İnanç Uysal

İnanç Uysal

Ne pahasına?

Küresel siyaset, uzun zamandır bu kadar yüksek gerilimli ama aynı zamanda bu kadar muğlak bir döneme girmemişti. Bir yanda Kanada ve ABD arasında “yük paylaşımı” tartışmaları, diğer yanda İspanya başta olmak üzere Avrupa’nın İsrailpolitikalarına mesafe koyma arayışı… Buna Çin ve Rusya gibi aktörlerin İran ile kurduğu stratejik yakınlığı da eklediğimizde ortaya çıkan tablo, klasik ittifak sistemlerinin çözülmeye başladığı yeni bir jeopolitik iklimi işaret ediyor.

Ancak bu tabloyu asıl dikkat çekici kılan şey, sahadaki gerçeklik ile siyasal söylem arasındaki derin uçurumdur. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi liderler, her gelişmeyi “kazanım” olarak sunarken; aynı anda dünya ekonomisi dalgalanıyor, enerji fiyatları oynaklaşıyor, ticaret yolları güvensizleşiyor. Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Gerçekten kazanılan bir şey var mı, yoksa sadece kayıplar farklı biçimlerde mi dağıtılıyor?

Bugün yaşananları klasik bir askeri çatışma çerçevesinde okumak yetersiz kalır. Bu, daha çok katmanlı bir güç mücadelesidir ve önemli bir boyutu da ekonomik cephedir. Küresel piyasaların sürekli dalgalanması tesadüf değildir. Aksine bu dalgalanma, belirsizliğin kendisinin bir araç haline geldiğini düşündürmektedir. Çünkü belirsizlik, büyük finansal aktörler için hem risk hem fırsat üretir. Birileri bu dalgalar arasında yönünü kaybederken, bir başkası tam da o dalgaların üzerinde servetini büyütür.

Yazının Devamı

Yeni eksen eski refleks

YENİ EKSEN ESKİ REFLEKS

Devlet Bahçeli’nin son dönemde yaptığı açıklamalar, yalnızca bir dış politika tartışması değil; aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel yönelimlerinin yeniden sorgulandığı bir eşik anlamına geliyor. Milliyetçi Hareket Partisi kadrolarından gelen mesajlar ve özellikle İlyas Topsakal’ın Cumhur İttifakı’nın geleceğini küresel eksen tercihine bağlayan çıkışı, bu tartışmanın artık teorik olmaktan çıktığını gösteriyor.

Uzun yıllar boyunca MHP, Türkiye’de “NATO’cu” olmakla itham edildi. Bu ithamın dayanağı açıktı: Soğuk Savaş boyunca güçlü bir anti-komünist söylem, Sovyet karşıtlığı ve Batı blokuyla örtüşen bir güvenlik dili. Ancak bu okuma, baştan itibaren eksikti. Çünkü MHP’nin Batı ile kurduğu ilişki ideolojik bir bağlılıktan ziyade, dönemin tehdit algısına verilen bir cevaptı.

Yazının Devamı

Kriz zamanlarında dilin refleksi

İstanbul’da, İsrail Başkonsolosluğu’nun daha önce faaliyet gösterdiği ve güvenlik tedbirlerinin sürdüğü bilinen bir noktaya yönelik silahlı saldırı girişimi, yalnızca bir güvenlik hadisesi olarak değil; aynı zamanda devletin kriz iletişimi, refleks hızı ve kamuoyuna bilgi sunma biçimi açısından da dikkatle incelenmesi gereken bir örnek sundu.

Olayın hemen ardından İçişleri Bakanı’nın yaptığı ilk açıklama, klasik “bilgilendirme metni” olmanın ötesinde, kullanılan dil ve tercih edilen içerik itibarıyla belirli bir stratejik aklın izlerini taşıyordu. Açıklamada, üç saldırganın güvenlik güçleriyle çatışmaya girdikten sonra etkisiz hale getirildiği, iki polisin hafif yaralandığı ve saldırganların kimliklerine dair bazı ilk bulguların elde edildiği ifade edildi. Bu, teknik olarak hızlı ve yeterli bir ilk çerçeve sunuyordu. Ancak asıl dikkat çekici olan, neyin söylendiğinden çok neyin özellikle söylenmediğiydi.

İlk olarak, saldırının gerçekleştiği noktanın “İsrail Konsolosluğu” olarak doğrudan adlandırılmaması önemli bir tercih olarak öne çıktı. Zira söz konusu binada uzun süredir aktif diplomatik faaliyet bulunmadığı biliniyor. Bu durum, olayın uluslararası yankı üretme potansiyelini doğrudan etkileyebilecek bir detaydır. Açıklamada bu bilginin özellikle öne çıkarılmaması, bir yandan teknik doğruluğu korurken diğer yandan olayın “uluslararası kriz” çerçevesine taşınmasını da sınırlayan bir etki doğurmuştur. Bu, kriz iletişiminde sıkça başvurulan bir yöntemdir: gerçeği saklamadan, fakat gerçeğin hangi boyutunun öne çıkarılacağına dikkat ederek konuşmak.

Yazının Devamı

Sınırsız talepler, sınırlı gerçekler: Çözüm süreçlerinin kırılgan mantığı

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde “çözüm süreci” başlığı altında yürütülen girişimler, yalnızca güvenlik politikalarının değil, aynı zamanda siyasal aklın sınandığı dönemler olarak kayda geçti. Bu süreçlerin en kritik özelliği, tarafların beklentileri ile devletin kapasitesi arasındaki dengenin ne ölçüde kurulabildiği meselesidir. Tam da bu noktada iktisadın en temel tanımlarından biri, sürecin doğasını anlamak açısından çarpıcı bir analoji sunar: sınırsız ihtiyaçlar karşısında sınırlı kaynaklar.

Bu tanım, yalnızca ekonomik bir çerçeve sunmaz; aynı zamanda siyasal müzakere süreçlerinin doğasını anlamak için de güçlü bir kavramsal araçtır. Çünkü her müzakere, tarafların talepleri ile sistemin taşıyabileceği kapasite arasında bir denge kurma çabasıdır. Eğer talepler bu kapasitenin ötesine geçerse, müzakere zemini genişlemez; aksine kırılgan hale gelir.

İlk çözüm süreci (2013–2015), başlangıçta toplumsal umut üretmiş olsa da kısa süre içinde bu dengenin bozulmasıyla kırılgan bir yapıya evrildi. Sürecin ilerleyen safhalarında PKK’nın şehir yapılanması üzerinden geliştirdiği strateji, özellikle “hendek olayları” olarak anılan dönemle birlikte açık bir meydan okumaya dönüştü. Güneydoğu’daki birçok yerleşim yerinde kazılan hendekler, ilan edilen sözde özyönetim alanları ve silahlı çatışmalar, çözüm sürecinin ruhuna doğrudan aykırı bir tablo ortaya koydu.

Yazının Devamı

Dijital zamanlama

ABD Başkanı Donald Trump hakkında neredeyse eş zamanlı biçimde iki farklı haberin dolaşıma girmesi —bir yanda “hastaneye kaldırıldı” iddiası, diğer yanda onun adına atılmış sert bir mesaj— modern siyaset ile enformasyon yönetiminin nasıl iç içe geçtiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak okunabilir. Bu tür durumlar, yalnızca bir liderin sağlık durumuna ilişkin spekülasyon üretmekle kalmaz; aynı zamanda güç, kontrol ve süreklilik algısının nasıl inşa edildiğine dair daha geniş bir tartışmayı da tetikler.

Bu çerçevede meseleye yalnızca güncel bir gelişme olarak değil, tarihsel süreklilik içinde bakmak daha sağlıklı olacaktır.

Yazının Devamı

Öngörü sorunu mu?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel son açıklamasında oldukça ağır ve iddialı bir çerçeve çiziyor. “Sandık tehlikededir” diyor. Daha da ileri gidiyor: Yerel seçimde sandığın “zapt edildiğini”, genel seçimde ise “uygun atmosfer olursa konulacağını, olmazsa ondan da vazgeçilebileceğini” ifade ediyor. Hatta Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin dış destekle değiştirilmeye çalışıldığını savunuyor.

Bu cümleler sıradan bir muhalefet eleştirisi değildir. Bu, doğrudan rejimin ve seçim mekanizmasının tehdit altında olduğu iddiasıdır. O halde sorulması gereken ilk soru şudur:

Eğer sandık gerçekten tehlikedeyse, bu tehlike ne zaman başladı? Bugün mü fark edildi? Yoksa zaten biliniyor muydu?

Yazının Devamı

Dünya o kadar da değişmedi

1956 sonbaharında dünya, eski imparatorluk refleksleri ile yeni uluslararası düzen arasındaki gerilimin en çarpıcı örneklerinden birine tanıklık etti. Süveyş Krizi, yüzeyde bir kanal meselesiydi; gerçekte ise güç, meşruiyet ve değişen dünya dengeleri üzerine bir hesaplaşma. Gamal Abdel Nasser’in Süveyş Kanalı’nı millîleştirme kararı, İngiltere ve Fransa için kabul edilemezdi. Yanlarına İsrail’i alarak askeri bir müdahaleye giriştiler. Planları askeri açıdan kusursuz sayılabilirdi; fakat siyaseten büyük bir körlük içeriyordu.

Çünkü dünya değişmişti. Müdahale, beklenen desteği bulmadı. ABD ve Sovyetler Birliği gibi iki süper güç, nadir görülen bir biçimde aynı noktada buluşarak bu operasyona karşı çıktı. Birleşmiş Milletler devreye girdi, uluslararası kamuoyu baskısı arttı ve sonuçta İngiltere geri adım atmak zorunda kaldı. Süveyş’te kaybedilen yalnızca bir kanal değildi; askeri gücün tek başına yeterli olduğu bir çağın da sonuydu.

Bugün, benzer bir tarihsel yankıyı Hürmüz Boğazı etrafında duyuyoruz. Ancak bu kez mesele bir kriz değil, fiilen süren bir savaş. ABD ve İsrail ile İran arasında tırmanan çatışma, artık hava saldırıları ve karşılıklı misillemelerin ötesine geçmiş durumda. Ve şimdi, Washington’dan gelen açıklamalar, savaşın bir sonraki aşamasına işaret ediyor: kara harekâtı ihtimali ve Hürmüz Boğazı üzerinden kurulan sert baskı.

Yazının Devamı

50 artı 1. kişi için

Türkiye’de son yıllarda belirginleşen siyasal yapı, yüzeyde istikrar vaadiyle şekillense de derinlerde farklı türden bir daralmayı beraberinde getiriyor. Yüzde 50 artı 1 oy zorunluluğu, teorik olarak geniş toplumsal uzlaşmayı teşvik eden bir mekanizma gibi görünse de pratikte siyasal alanı iki büyük ittifak etrafında sıkıştıran bir işlev görmektedir. Bu sıkışma, yalnızca partilerin hareket alanını daraltmakla kalmamakta; seçmenin düşünme, değerlendirme ve tercih üretme biçimlerini de dönüştüren bir iklim yaratmaktadır.

Bu sistemin en dikkat çekici sonuçlarından biri, irili ufaklı tüm siyasi aktörlerin “kilit” hale gelmesidir. Küçük partiler, oy oranlarından bağımsız olarak büyük ittifakların vazgeçilmez parçalarına dönüşürken, bu durum ilk bakışta çoğulculuğun güçlenmesi gibi algılanabilir. Ancak gerçekte yaşanan, bağımsız siyasal hatların erimesidir. Çünkü bu partiler, varlıklarını sürdürebilmek adına büyük bloklardan birine eklemlenmek zorunda kalmakta; böylece özgün politikalar üretmek yerine ittifakın genel yönelimine uyum sağlamaya mecbur bırakılmaktadır.

Bu zorunlu hizalanma, siyasetin temsil kabiliyetini de zayıflatmaktadır. İki ittifak arasında kendisini tam anlamıyla ifade edemeyen geniş bir seçmen kitlesi ortaya çıkmakta; bu kitle çoğu zaman bir tercihten ziyade bir mecburiyet üzerinden oy kullanmaktadır. Siyaset, “neyi desteklediğin” sorusundan çok “neyi engellemek istediğin” sorusuna indirgenmekte; bu da demokratik tercihin niteliğini aşındırmaktadır.

Yazının Devamı

Küresel siyasetin Deli Dumrul’u: ABD’nin "geçsen de geçmesen de öde" politikası

Deli Dumrul hikâyesi, Türk anlatı geleneğinde sadece bir kahramanlık veya fantastik anlatı değil; aynı zamanda güç, kibir, zulüm ve nihayetinde yüzleşme üzerine kurulmuş derin bir ahlaki alegoridir. Hikâyenin merkezinde yer alan Dumrul, kuru bir çayın üzerine köprü kurar. Bu köprüden geçenlerden ücret alması anlaşılabilir bir zorbalık gibi görünür; fakat asıl dikkat çekici olan, geçmeyenlerden de “neden geçmedin?” diye hesap sormasıdır. Hatta şiddet uygulatarak daha fazlasını zorla almasıdır. Yani mesele artık bir hizmetin karşılığı değildir. Mesele, gücün kendisini dayatmasıdır.

Bugünün dünyasında, özellikle ABD’nin son dönemdeki dış politika reflekslerine bakıldığında, bu “Deli Dumrul mantığı” ile kurulan benzetme sadece edebi bir oyun değil; aynı zamanda oldukça isabetli bir politik okuma imkânı sunuyor.

ABD uzun yıllardır uluslararası sistemde “köprüyü kuran” güç gibi hareket etti. Güvenlik şemsiyesi sunduğunu iddia etti, ittifaklar kurdu, askeri üsler yerleştirdi. Bu sistem içinde yer alan ülkelerden çeşitli bedeller aldı: askeri harcamalar, silah alımları, siyasi hizalanma… Yani köprüden geçenlerden “geçiş ücreti” tahsil edildi. Bu, NATO gibi yapılar içinde bile dolaylı ya da doğrudan hissedildi.

Yazının Devamı

Trump, İsrail ve İran denklemi: Türkiye için fırsat penceresi mi, risk mi?

Ortadoğu’da dengeler bir kez daha hızla yer değiştiriyor. Dün kesin gibi görünen ittifaklar bugün sorgulanıyor, “olmaz” denilen temaslar bir anda mümkün hâle geliyor. Donald Trump’ın İran’la yeniden masaya oturma sinyalleri vermesi ve hatta Hürmüz Boğazı’nın kontrolüne dair yaptığı dikkat çekici vurgular, bu değişimin en çarpıcı işaretlerinden biri. Peki bu gerçekten bir stratejik açılım mı, yoksa sahada sıkışmanın diplomatik dile tercümesi mi?

Şu soruyla başlamak gerekiyor: ABD ve İsrail, gerçekten yalnızlaşıyor mu?

İsrail’in sahadaki agresif tutumu ve ABD’nin koşulsuz desteği, başlangıçta güçlü bir blok görüntüsü oluşturdu. Ancak zaman ilerledikçe bu blokun askeri kapasitesinden çok siyasi maliyeti görünür hâle geldi. Avrupa’da artan kamuoyu baskısı, Arap dünyasında kontrollü mesafe, küresel güneyde ise açık bir rahatsızlık söz konusu. ABD’nin klasik müttefiklerinin önemli bir kısmı, doğrudan askeri angajman konusunda son derece isteksiz. Bu da Washington’un “tek başına liderlik” kapasitesini tartışmalı hâle getiriyor.

Yazının Devamı

Yakın tarih okumaları

Parça parça bakıldığında birbirinden kopuk gibi duran gelişmeler, yan yana konulduğunda rahatsız edici bir bütünlük hissi veriyor. Üstelik bu bütünlük, yalnızca geçmişi anlamaya değil, yakın geleceğe dair ciddi riskleri öngörmeye de imkân tanıyor. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndan başlayan, “ikiz yasalar” ile devam eden, Irak’ın parçalanmasıyla bölgesel bir boyut kazanan ve Türkiye’de açılım süreçleriyle iç siyasete taşınan bu hat, bugün yeniden ve daha kritik bir eşikte karşımıza çıkıyor.

Meseleyi salt “demokratikleşme adımları” olarak okumak, en iyi ihtimalle safdillik; daha kötüsü ise bilinçli bir görmezden gelme olur. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın Türkiye’de tartışmaya açtığı konu, basit bir idari reform değildi. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi söylemi, etnik ve bölgesel taleplerin kurumsal karşılık bulabileceği bir alan oluşturdu. Bu, özellikle Türkiye gibi çok katmanlı toplumsal yapıya sahip ülkelerde teknik değil, doğrudan politik bir meseledir. Ardından gelen “ikiz yasalar” ile bu zemin uluslararası hukukla da desteklendi. Artık içeride tartışılan bir konu, dış referanslarla güçlendirilmiş bir talep hâline geldi.

Tam bu dönemde Irak’ın işgali ve fiilen bölünmesi yaşandı. Bu gelişmeyi sadece bir ülkenin parçalanması olarak görmek, büyük resmi ıskalamak olur. Irak’ın kuzeyinde ortaya çıkan yapı, bölge için bir model olarak sunuldu. Daha da önemlisi, bu modelin sürdürülebilirliği, çevre ülkelerde benzer tartışmaların canlı tutulmasına bağlıydı. “Mezopotamya projesi” olarak ifade edilen çerçeve, ulus-devletlerin katı sınırlarının esnetildiği, kimlik temelli siyasal organizasyonların teşvik edildiği bir düzeni işaret ediyordu. Bu düzenin doğası gereği kırılgan olması ise dış müdahaleyi kolaylaştıran bir unsur olarak öne çıkıyordu.

Yazının Devamı

“İran’cı” suçlaması

Ortadoğu’nun bu keskin fay hatlarında tartışma çoğu zaman basitleştirilerek yürütülüyor: Ya İran’dan yanasın ya da karşısında. Oysa asıl mesele bu kadar indirgenebilir mi? Bir pozisyon alış, ille de bir devleti sahiplenmek zorunda mıdır? Yoksa bazı durumlarda “kime karşı durduğun” en az “kimin yanında durduğun” kadar belirleyici midir?

Bugün Türkiye’de ekranlarda ve köşe yazılarında sıkça rastlanan bir eğilim var: İsrail ve ABD politikalarına yönelik eleştiriyi doğrudan “İrancılık” etiketiyle yaftalamak. Bu refleks, düşünsel tembelliğin mi sonucu, yoksa bilinçli bir çerçeveleme mi? Daha açık soralım: İsrail’e karşı çıkmak neden otomatik olarak İran’a destek vermek anlamına gelsin?

Eğer bu mantık silsilesini kabul edersek, karşıt bir önerme de aynı derecede geçerli olmaz mı? O halde “ne çok İrancı varmış” diyenlere karşı “ne çok Siyonist varmış” demek de aynı ölçüde indirgemeci ve sorunlu değil midir? Peki o zaman neden biri makul, diğeri aşırı bulunuyor?

Yazının Devamı

Algıların savaşı

Ortadoğu’da savaşın gürültüsü büyürken dünya kamuoyu çok katmanlı bir bilgi akışıyla karşı karşıya. Cephede füzeler konuşuyor, sosyal medyada görüntüler dolaşıyor, siyasetçiler sert açıklamalar yapıyor. Fakat bütün bu gürültünün içinde en önemli soru hâlâ cevabını arıyor: Bu savaş gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa bölgesel dengeleri yeniden kurma girişiminin tehlikeli bir aşaması mı?

Son günlerde sosyal medyada hızla yayılan iddialardan biri İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun öldüğü yönündeydi. Bu söylentiler kısa sürede uluslararası gündeme taşındı. Netanyahu daha sonra yayımladığı bir video ile hayatta olduğunu göstererek iddiaları reddetti. Ancak modern savaşın doğası gereği bu görüntülerin bile gerçekliği üzerine tartışmalar başladı. Çünkü artık savaş sadece cephede değil, bilgi alanında da veriliyor. Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler, manipüle edilmiş videolar ve propaganda amaçlı içerikler kamuoyunun gerçek ile kurgu arasındaki sınırı ayırt etmesini giderek zorlaştırıyor.

Dolayısıyla bugün izlediğimiz savaş sadece füze saldırılarından ibaret değil. Aynı zamanda büyük bir algı savaşı.

Yazının Devamı

Tarihte bugün

15 Mart 1942…

İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günleri. Türkiye savaşın tam ortasında, fakat cephelerin dışında kalmaya çalışıyor. Dönemin yöneticileri büyük bir baskı altında. Avrupa yanıyor, Akdeniz kaynıyor, Balkanlar işgal altında. Türkiye ise ince bir ip üzerinde yürür gibi denge politikası izliyor.

Tam da böyle bir atmosferde, küçük bir Ege kasabası olan Milas beklenmedik bir saldırıya sahne olur.

Yazının Devamı

Kulislerden Modellere

Ankara’da bayram sonrası için konuşulan kabine değişikliği kulisleri aslında ilk bakışta sıradan bir “revizyon” gibi görünüyor. Ancak kulis bilgileri biraz dikkatle incelendiğinde, bunun yalnızca birkaç bakanın değişmesiyle sınırlı bir düzenleme olmayabileceği anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun süredir üzerinde çalıştığı söylenen bu hazırlığın, hem devlet yönetiminde yeni bir organizasyon hem de siyasette yeni bir döneme hazırlık niteliği taşıdığı konuşuluyor.

Ankara’da anlatılanlara göre değişim birkaç başlıkta gerçekleşebilir: Cumhurbaşkanı yardımcılığı sayısının artırılması, bazı bakanlıkların bölünmesi, yeni bir Afet Bakanlığı kurulması, valiler ve emniyet müdürleri kararnamesiyle bürokrasinin yeniden düzenlenmesi ve ardından parti yönetiminde değişiklikler.

Bu tabloya sadece “kabine revizyonu” olarak bakmak, aslında resmin tamamını görmemek anlamına geliyor.

Yazının Devamı

Hatırladınız mı? gölgede kalan bir savaş sürüyor

Şubat ayında başlayan Afganistan–Pakistan savaşı bugün neredeyse kimsenin gündeminde değil. Oysa aynı günlerde başlayan başka bir savaş, dünyanın bütün dikkatini üzerine çekmiş durumda: İran’ın hedef alındığı ve arkasında Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in bulunduğu çatışma. İlginç olan şu: Aynı coğrafyada, aynı dönemde iki savaş yaşanıyor; fakat kamuoyunun ilgisi yalnızca birine yöneliyor.

Şubat ayında başlayan ve doğrudan iki Müslüman ülkeyi karşı karşıya getiren Afganistan ile Pakistan arasındaki savaş neden bu kadar hızlı unutuldu? Türkiye’de sosyal medyaya bakıldığında, bu savaşın neredeyse hiç konuşulmadığını görmek mümkün. Oysa aynı kullanıcılar, İran merkezli çatışmayı günlerdir tartışıyor. Bu ilgi farkı yalnızca jeopolitik önemle açıklanabilir mi, yoksa başka psikolojik ve ideolojik filtreler mi devreye giriyor?

Daha da ilginci, İran’a yönelik saldırılar konuşulurken Türkiye’de bazı popüler isimlerin “mezhep farkı” gerekçesiyle tarafsız kalmayı önerdiğini görmek mümkün. Bu yaklaşım dikkat çekici bir soruyu beraberinde getiriyor: Mezhep farklılığı gerçekten siyasi tutumların belirleyicisi hâline mi geldi?

Yazının Devamı

Gündüz kuşağı mı Öcalan mı?

Bazen bir cümlenin tartışılmaya değer tarafı kullanılan kelimeler değil, kurduğu öncelik sıralamasıdır. Çünkü bazı sözler doğrudan bir hüküm vermekten çok, toplumsal bir yaraya işaret eden sert bir uyarı niteliği taşır.

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Kavlak’ın bir sahur programında söylediği bir cümle tam da böyle bir tartışmayı çağırıyor. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu ekranlarında yapılan programda Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Ahmet Kavlak, televizyon yayıncılığı ve toplumsal ahlak üzerine konuşurken şu ifadeyi kullandı:

“Ben olsam Abdullah Öcalan’dan önce gündüz kuşağı programlarıyla toplumun ahlakını bozanları asarım.”

Yazının Devamı

Maymun Punch ve 168 kız çocuğu

İnsanlık bazen tuhaf bir aynaya bakıyor.

“Zaferin resmini kanatlı çizerler. Oysa, toz toprakla kanla örülmüş ağır ve yaralı ayakları var zaferin.”

İlya Ehrenburg’un Paris Düşerken kitabından son derece çarpıcı, bir o kadar da gerçek cümlesini bir hatırlatma olarak koyalım yazının başına.

Yazının Devamı

Sporda bile çifte standart

2022’nin Şubat sonunda Avrupa sporunun yönü bir gecede değişti. UEFA ve FIFA, Rusya’yı tüm organizasyonlardan men etti. Gerekçe; Ukrayna’ya yönelik askeri müdahale, güvenlik riski ve turnuvaların sürdürülebilirliğinin ortadan kalkmasıydı. Avrupa, “bu şartlarda spor yapılamaz” dedi.

Bugün ise aynı Avrupa spor kamuoyunda başka bir soru dolaşıyor: Rusya örneği ortadayken, İsrail neden men edilmiyor? Üstelik kulüpleri önemli maçlarını kendi ülkelerinde oynayamıyorken? Eğer ölçüt güvenlik ve olağanüstü koşullarsa, burada neden farklı bir uygulama var?

Bu soruyu yalnızca futbol üzerinden değil, basketbol üzerinden de sormak gerekiyor. Çünkü mesele artık sadece UEFA organizasyonları değil; Avrupa basketbolunun kalbi sayılan EuroLeague de tartışmanın merkezinde.

Yazının Devamı

İran!

Ortadoğu’da her yeni bombardıman dalgası, bize aynı soruyu yeniden sordurmuyor mu: Bir ülkenin yönetimini cezalandırma iddiasıyla bir başka ülkenin okulunu, hastanesini, altyapısını vurmak hangi “özgürleştirme” teorisinin parçasıdır? Eğer mesele gerçekten İran’daki rejimin kendi halkına yönelik uygulamalarıysa, bu sorun F-bilmem kaçların kanatları altında mı çözülecektir? Bir halkın kaderini tayin hakkı, başka bir devletin füze menzilinin içine mi hapsedilmiştir?

İran bugün hedef tahtasına konulmuş durumda. Fakat dün aynı söylemle yerle bir edilen Irak değil miydi? “Kitle imha silahları” yalanıyla başlatılan işgalin, geriye ne bıraktığını hatırlamak için hafızamızı çok zorlamamız gerekmiyor. Bir devlet çöktü, toplum parçalandı, mezhep fay hatları derinleşti, milyonlarca insan yerinden edildi. Peki o büyük yıkımın sonunda daha demokratik, daha müreffeh, daha barışçıl bir Irak mı doğdu?

Benzer bir tabloyu Suriye’de görmedik mi? On beş yılı aşkın bir süredir vekâlet savaşlarının, silahlı grupların, dış müdahalelerin, yaptırımların kıskacında kalan bir ülke… Harabeye dönmüş şehirler, kayıp bir nesil, dünyanın dört bir yanına savrulmuş milyonlarca insan. Şimdi aynı çevreler, aynı retorikle İran’a dönmüş durumda. Sahi, gerçekten özgürlük mü ihraç ediliyor, yoksa istikrarsızlık mı?

Yazının Devamı

Komisyon gerek ve şart mıydı

Ortada yasal dayanağı tartışmalı bir “süreç komisyonu” varsa ve bu komisyonun üreteceği kararlar yalnızca “tavsiye” niteliği taşıyorsa, şu soruyu sormak gerekmez mi: Bağlayıcılığı olmayan bir mekanizma neden bu kadar merkezi bir rol üstlenir?

Eğer mesele gerçekten hukuksa, bunun yolu zaten açıktı. Türkiye’nin hem Anayasa’ya hem de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyma yükümlülüğü var. Bunun için yeni bir siyasi sahne kurmaya ihtiyaç var mıydı? İktidar isterse, mevcut kararları uygulayarak bir adım atamaz mıydı? Ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan anayasal yetkilerini kullanarak açık bir siyasi sorumluluk üstlenemez miydi?

Bunların hiçbiri tercih edilmedi. Onun yerine hukuki bağlayıcılığı olmayan ama siyasi anlamı oldukça yüksek bir komisyon formülü devreye sokuldu. Bu tercih bize ne anlatıyor?

Yazının Devamı

İRAN’dan yayılan his

Ortadoğu’da son yılların en gürültülü ama aynı zamanda en sisli başlıklarından biri, İsrail ile İran arasında yaşanan ve bazı çevrelerin “12 gün savaşı” diye andığı gerilim. Resmî açıklamalar, karşılıklı propaganda ve kontrollü sızıntılar arasında gerçeğin nerede başladığını, nerede bittiğini kestirmek kolay değil. Fakat kulislerde dolaşan bazı değerlendirmeler, görünen tablonun arkasında daha karmaşık bir hikâye olabileceğini düşündürüyor.

Önce şu sorudan başlayalım: Gerçekten kim kazandı?

Dışarıdan bakıldığında İsrail’in askeri kapasitesi ve teknoloji üstünlüğü üzerinden kurulan bir anlatı var. Ancak diplomasi kulislerinde ve güvenlik çevrelerinde farklı şeyler fısıldanıyor. Bu görüşe göre, çatışmanın ilk günlerinde İsrail tarafında ciddi altyapı ve güvenlik hasarları oluştu. Fakat bunların önemli bir kısmı dünya kamuoyuna tam yansımadı.

Yazının Devamı

Bir pazar yazısı: İtirazın ritmi

Dünyanın en çok dinlenen pop yıldızlarından birinin İngilizce söylemediğini düşünün. Üstelik sadece müzik yapmıyor; siyasete bulaşıyor, kültürel kodlarla oynuyor, erkeklik kalıplarını bozuyor, ülkesindeki yöneticilere açıkça meydan okuyor. Böyle bir profil uzun süre pop endüstrisinin kaldırabileceği bir şey değildi. Ama çağ değişti.

Bugün küresel popun en büyük figürlerinden biri olan Bad Bunny, aslında tam olarak bir pop yıldızı gibi davranmayan bir pop yıldızı. Hatta belki de onu büyüten şey bu: uyumsuzluk.

Popüler kültür çoğu zaman itaat üretir. Büyük şirketlerin milyarlar yatırdığı bir yıldızın risk alması istenmez. Çünkü risk piyasayı ürkütür. O yüzden pop müzik tarihinde çok sayıda yıldız vardır ama çok azı gerçekten itiraz eder.

Yazının Devamı

Barış ama kiminle hangi şartla?

Yazının üslubu size bazı serbest çağrışımlar yaptırabilir. Ancak bu sadece okuyucunun çağrışımıdır. Yazanın kastı değildir…

Her şeyden önce şu soruyu sormak gerekiyor: Devletin resmî raporunda, silahlı bir örgütün feshi ve silah bırakması sürecinin ana eksen olarak konumlandırılması, o örgütü fiilen müzakerenin merkezine yerleştirmek anlamına gelmez mi? Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir mücadele ettiği PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan, doğrudan adı anılsın ya da anılmasın, sürecin belirleyici aktörü gibi sunulduğunda; bu, siyasetin meşru zeminini daraltan bir sonuç üretmez mi?

Elbette silah bırakma çağrısı önemlidir. Ancak mesele sadece “silah bırakma” başlığına indirgenirse, şu soru ortaya çıkıyor: Türkiye Cumhuriyeti devleti, silahlı bir yapının kararına bağlı bir reform takvimi mi öngörmektedir? Yani demokratikleşme adımları, terör örgütünün atacağı adıma endekslenmiş bir pazarlık zemini mi oluşturuyor? Eğer öyleyse, bu yaklaşım demokratik siyaseti güçlendirir mi, yoksa silahlı aktörleri dolaylı biçimde teşvik eden bir model mi üretir?

Yazının Devamı