Küresel siyaset, uzun zamandır bu kadar yüksek gerilimli ama aynı zamanda bu kadar muğlak bir döneme girmemişti. Bir yanda Kanada ve ABD arasında “yük paylaşımı” tartışmaları, diğer yanda İspanya başta olmak üzere Avrupa’nın İsrailpolitikalarına mesafe koyma arayışı… Buna Çin ve Rusya gibi aktörlerin İran ile kurduğu stratejik yakınlığı da eklediğimizde ortaya çıkan tablo, klasik ittifak sistemlerinin çözülmeye başladığı yeni bir jeopolitik iklimi işaret ediyor.
Ancak bu tabloyu asıl dikkat çekici kılan şey, sahadaki gerçeklik ile siyasal söylem arasındaki derin uçurumdur. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi liderler, her gelişmeyi “kazanım” olarak sunarken; aynı anda dünya ekonomisi dalgalanıyor, enerji fiyatları oynaklaşıyor, ticaret yolları güvensizleşiyor. Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Gerçekten kazanılan bir şey var mı, yoksa sadece kayıplar farklı biçimlerde mi dağıtılıyor?
Bugün yaşananları klasik bir askeri çatışma çerçevesinde okumak yetersiz kalır. Bu, daha çok katmanlı bir güç mücadelesidir ve önemli bir boyutu da ekonomik cephedir. Küresel piyasaların sürekli dalgalanması tesadüf değildir. Aksine bu dalgalanma, belirsizliğin kendisinin bir araç haline geldiğini düşündürmektedir. Çünkü belirsizlik, büyük finansal aktörler için hem risk hem fırsat üretir. Birileri bu dalgalar arasında yönünü kaybederken, bir başkası tam da o dalgaların üzerinde servetini büyütür.