2. Cumhuriyet

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Tüm Yazıları

Yeni Anayasacılığın eski rüyası

Türkiye yeniden “yeni anayasa” tartışmalarının eşiğinde.
Siyaset sahnesine hâkim olan dil, tanıdık bir tını taşıyor: “Barış”, “kardeşlik”, “uzlaşı”, “sivil anayasa”…
Fakat bu kelimeler gerçekten bir yenilenmeyi mi anlatıyor, yoksa 1990’lardan bu yana farklı dönemlerde gündeme gelen bir siyasal tahayyülün güncellenmiş hâli mi?

Asıl soruyu baştan sormak gerekiyor: Yeni anayasa nedir, anayasa değişikliğinden farkı ne olmalıdır?
Bir anayasa değişikliği, mevcut düzenin sınırları içinde yapılan uyarlamalardır; kimi maddelerin yumuşatılması, çağın gereklerine göre yeniden düzenlenmesidir.
Oysa “yeni anayasa” bambaşka bir iddiayı taşır: Bir toplumun kendisini yeniden tanımlama iradesi, siyasal meşruiyetin kaynağını ve sınırlarını baştan belirleme sürecidir.
Bu nedenle her “yeni anayasa” çağrısı, yalnızca teknik bir reform değil, bir kurucu irade beyanıdır.
Türkiye’de bugün asıl tartışılması gereken de budur:
Gerçekten yeni bir toplumsal mutabakat mı doğuyor, yoksa mevcut güç dengeleri “yenilik” söylemiyle mi tazeleniyor?

1990’larda “İkinci Cumhuriyetçiler” olarak anılan bazı liberal çevreler, devletin katı, merkezî ve güvenlikçi yapısına karşı “sivil”, “çoğulcu” ve “özgürlükçü” bir cumhuriyet anlayışını savunmuşlardı.
Bu fikir, dönemin siyasal atmosferinde önemli bir yenilenme arzusunu temsil ediyordu.
Ancak zamanla bu düşünce, bir demokratikleşme talebinden çok, devletin yapısal biçimini dönüştürmeye yönelik bir proje haline geldi.

Sol çevrelerin mesafeli duruşu da bu söylemi daha çok liberal–merkez sağ bir çizgide konumlandırdı.
Cumhuriyetin “fazla ulusalcı” ya da “fazla laik” bulunduğu yönündeki eleştiriler, o dönemde “yeni bir rejim arayışı”nın zeminini hazırladı.

2000’li yıllarda AK Parti iktidarı bu entelektüel mirası kısmen devraldı.
“Yeni Türkiye”, “ileri demokrasi”, “barış süreci” ve “sivil anayasa” gibi kavramlar, o dönemin özgürlük ve çoğulculuk taleplerini siyasal bir dilin parçası haline getirdi.
Fakat zaman içinde bu süreç, beklendiği gibi kurumsal bir çoğulculuk üretmek yerine, yeni bir merkezîleşme eğilimi doğurdu.
2010 referandumu bu açıdan bir dönüm noktasıydı: “Yetmez ama evet” diyenler, ikinci bir cumhuriyetin kurulduğuna inanıyordu; oysa sonuç, özgürlük alanlarını genişletmekten çok, yeni bir güç yoğunlaşması yarattı.

Bugün “barış ve kardeşlik” söylemleri yeniden gündemde.
Siyaset, toplumsal gerilimleri yumuşatacak bir uzlaşı dili arıyor.
Ancak bu kavramların, bazen adalet arayışını gölgede bırakan bir uyum çağrısına dönüştüğü de görülüyor.
Barış, geçmişle yüzleşmeden; kardeşlik, eşitlik temelinden kopuk biçimde ele alındığında, toplumsal huzurdan çok sessizlik üretebilir.
Kürt meselesinden ifade özgürlüğüne kadar pek çok başlıkta kullanılan “kapsayıcılık” söylemi, kimi zaman samimi bir çözüm arayışını, kimi zamansa politik meşruiyet arayışını örtüyor.

KONDA’nın 2024 verilerine göre, toplumun yalnızca yüzde 29’u “mevcut iktidarın adil bir anayasa yapabileceğine” inanıyor.
“Barış süreci” kavramına güvenenlerin oranı da son on yılda yüzde 60’ta yüzde 20’nin altına düşmüş durumda.
Bu tablo, toplumun artık “yeni” sözcüğüne eskisi kadar kolay ikna olmadığını gösteriyor.
Çünkü her “yenilik” çağrısının sonunda, çoğu zaman benzer güç ilişkilerinin korunduğu görülüyor.

Bu noktada asıl mesele, “yeni”nin kim tarafından, kimin adına ve hangi değerler üzerine kurulacağıdır.
Eğer “yeni anayasa” etnik kimlikler, inanç grupları ya da bölgesel aidiyetler üzerinden bir haklar manzumesi kurmayı hedefliyorsa, bu yalnızca parçalanmış bir yurttaşlık duygusuna yol açabilir.
Cumhuriyetin yenilenmesi, bu parçaları ayrı ayrı onarmaktan çok, onları ortak bir siyasal zeminde eşitlemek anlamına gelir.

Sorun, kimliklerin tanınıp tanınmamasından ziyade, herkesin eşit yurttaş olarak güven duyacağı bir sistemin inşasıdır.

Bugün dile getirilen “yeni anayasa” çağrısı, eğer Cumhuriyetin yenilenmesini değil, onu biçimsel olarak dönüştürmeyi hedefliyorsa, toplumsal karşılığı sınırlı kalacaktır.
Devleti demokratikleştirmenin yolu, kimlikler üzerinden yeni bir siyasal formül kurmaktan çok, hukuk ve adalet mekanizmalarını eşit yurttaşlık temelinde güçlendirmekten geçiyor.
Bu, 1990’larda “İkinci Cumhuriyet” söyleminin yaşadığı temel çelişkinin de ötesine geçmek demektir: Cumhuriyetin krizini, onun evrensel yurttaşlık ilkesini zayıflatarak değil, onu derinleştirerek çözmek.

Cumhuriyetin gerçek yenilenmesi, etnik ya da mezhepsel temsillerin ötesinde, hukukun eşitliği ilkesini yeniden tesis etmekle mümkündür.
Yeni bir anayasa elbette gereklidir; ancak bu, kurucu ilkelerin yerine geçecek bir “yeni rejim” değil, onları daha adil bir çerçeveye taşıyacak bir anayasal yenileme olmalıdır.
Gerçek sivil anayasa, devletin kimlikler karşısında tarafsız olduğu, yurttaşın devletle ilişkisinin sadakat değil, hak temelli olduğu bir düzendir.

Cumhuriyetin yeniden inşasından korkmamalıyız; fakat bunu yaparken onun temel ilkelerini inkâr etmemeliyiz.
Çünkü Cumhuriyet, belli bir grubun değil, bu topraklarda yaşayan herkesin ortak siyasal sözleşmesidir.
Yenilenmesi gerekebilir, ama bu yenilenme yıkım üzerinden değil; daha adil, daha hesap verebilir ve daha özgür bir gelecek tasarımı üzerinden gerçekleşmelidir.

Bugün asıl ihtiyaç, “ikinci” ya da “yeni” cumhuriyetler değil;
eşit yurttaşlık fikrini yeniden canlandıran bir Cumhuriyet.
Bu eşitlik, yalnızca ırk, etnik köken ya da kimlikler arasında değil; hukuk önünde, gelir dağılımında, eğitimde, kamusal hizmetlere erişimde eşitliği kapsayan bütüncül bir adalet anlayışına dayanmalıdır.
Gerçek yurttaşlık, soy veya aidiyetle değil; herkesin aynı adalet terazisinde tartıldığı, emeğin ve hakkın korunduğu bir düzende mümkündür.
Barışın adaletle, kardeşliğin hukukla, anayasanın özgürlükle buluştuğu bir zemin…
Gerçek yenilik ancak orada başlar.