Artan vergi, artan kira mı demek?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Tüm Yazıları

Maliye’nin hedefi net: kayıt dışı kira gelirlerini azaltmak, bütçeye ek gelir sağlamak.
2025 yılı için konut kira gelirinde istisna tutarı 47.000 TL olarak belirlenmişti.
Ancak Meclis’e sunulan yeni kanun teklifiyle bu muafiyetin tamamen kaldırılması, yalnızca emekli ve dul-yetim aylığı alanlara sınırlı bir istisna bırakılması öngörülüyor.
Yani milyonlarca küçük ev sahibi için yeni bir vergi yükü kapıda.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın analizine göre, istisna kalkarsa yaklaşık 1,5 milyon ev sahibi etkilenecek.
Bu kesim için toplam 22 milyar TL ek vergi yükü oluşacak.
Kaba hesapla, her bir ev sahibi ortalama 15 bin TL daha fazla vergi ödeyecek.

Kâğıt üzerinde, vergi adaleti açısından anlamlı bir adım gibi görünüyor.
Fakat piyasa dinamikleri bambaşka bir tabloya işaret ediyor:
Ev sahibi bu yükü gerçekten kendi gelirinden mi karşılayacak, yoksa kiraya mı yansıtacak?

TÜİK’e göre Türkiye genelinde kira artışı son bir yılda %65 civarında.
Ancak ENAG ve özel piyasa raporları (Endeksa, Sahibinden, Emlakjet) bu artışın özellikle büyük şehirlerde %100’ü geçtiğini söylüyor.
Bu fark yalnızca istatistiksel bir nüans değil; politikaların hangi veriye dayanarak oluşturulduğunu sorgulatan bir mesele.

Eğer TÜİK verisine göre artış %65 ise, neden Ankara’da kiralar son bir yılda ikiye katlandı?
İstanbul’da 10 bin liralık kiralar neden 20 binlere çıktı?

Verilerle gerçeklik arasındaki fark büyüdükçe, adaletli vergi belirlemek de güçleşiyor.
Çünkü kira artışını “%65” varsayan bir devlet, aslında gerçek piyasa yükünü görmezden geliyor.
Bu durumda vergi artışı, zaten aşırı yüksek kiraları daha da yukarı taşıyacak bir tetikleyici hâline gelebilir.

Türkiye’de ortalama maaş artışları son iki yılda %40–45 bandında kaldı.
Oysa kira artışları aynı dönemde %100’ün üzerinde.
Yani gelirle gider arasındaki makas her geçen ay biraz daha açılıyor.
Bölgesel fark da cabası: İstanbul’daki bir öğretmen ile Malatya’daki bir öğretmen aynı maaşı alıyor, ama birinin kirası diğerinin iki katı.

Bu tablo, şu basit ama yakıcı soruyu beraberinde getiriyor:

Gelir farkları ortadan kalkmadan, tek tip bir kira vergisi adil olabilir mi?

Büyük şehirlerde kiraların hane gelirine oranı %40–45’e ulaşmış durumda.
TÜİK ortalaması ise %28.

Devlet vergi politikasını bu ortalama üzerinden belirlediğinde, aslında yükün coğrafi adaletsizliğini derinleştirmiş oluyor.

Küçük birikimiyle tek evini kiraya veren, genellikle emekli ya da orta gelir grubuna ait kişiler için bu vergi artışı azımsanacak türden değil.

Birçok ev sahibi, “Kiradan kalanla zaten bir şey kazanmıyorum, vergiyi ödeyemem” diyor.
Bu durumda seçenek belli: ya vergiyi kiraya yansıtacak ya da kayıtdışına kayacak.

Devletin hedefi kayıt dışılığı azaltmak ama yüksek oranlı vergi artışı, tam tersi etki yaratabilir.

Peki devlet bu riski göze alıyor mu?
Kayıt dışılığı azaltmak için getirilen vergi, kayıt dışı piyasayı büyütürse ne olacak?

BARINMA HAKKI MI, BÜTÇE AÇIĞI MI?

Bir başka açıdan bakıldığında, bu düzenleme sadece mali değil, toplumsal bir mesele.
Çünkü barınma hakkı, artık Türkiye’de ekonomik değil, varoluşsal bir sorun hâline geldi.
Kiralar maaşların yarısına dayanmışken, üstüne vergi kaynaklı artışlar eklenecek olursa bu yalnızca “piyasa ayarı” değil, sosyal barışı ilgilendiren bir yük olur.

Vergi artışı bütçeye 22 milyar TL kazandırabilir, ama sosyal dengelere ne kaybettirir?
Ekonomik düzenlemelerin toplumsal huzura maliyeti ölçülüyor mu?

Kira krizinin büyümesi, büyük şehirlerde sınıfsal kutuplaşmayı da görünür kılıyor.
Üst gelir grubuna hitap eden sitelerde boş daireler artarken, orta gelirli çalışanlar merkezin dışına, hatta şehir dışına itilmek zorunda kalıyor.
Böylece vergiden beklenen gelir artışı, başka alanlarda gizli sosyal maliyetler olarak geri dönüyor.

VERGİYİ ADİL PAYLAŞTIRMAK MÜMKÜN MÜ?

Türkiye’nin vergi sistemi uzun süredir dolaylı vergilere dayanıyor.
Yani harcayan herkes ödüyor, kazanan az ödüyor.
Şimdi kira gelirleri üzerinden doğrudan bir vergilendirme hedefleniyor.
Bu yönüyle doğru bir adım olabilir; ama kimin ne kadar kazandığını dikkate almayan bir vergi adaleti güçlendirmez, zedeler.

Bu noktada şu öneri-sorular anlam kazanıyor:

Tek evi kirada olan küçük mülk sahibi ile beş dairesi olandan aynı oranda vergi almak adil mi?

Kiracılara yönelik bir gelir desteği ya da “kira indirimi” vergiden mahsup edilemez mi?

Bölgesel gelir farkları gözetilmeden yapılan bir düzenleme, büyük şehirlerde barınma krizini derinleştirmez mi?

Ve en önemlisi: Devlet vergiyle gelirini artırabilir, ama yaşam maliyetini artırmadan bunu nasıl başarabilir?

Devletin kira gelirinden daha fazla vergi alması elbette anlaşılabilir bir hedef.
Ancak bu hedefin ekonomik akılla olduğu kadar toplumsal duyarlılıkla da yürütülmesi gerekir.
Kira piyasasında dengeleri korumadan yapılacak her vergi artışı, enflasyon zincirine yeni bir halka eklemekten başka bir işe yaramayabilir.

Vergi adaletinin sağlanmadığı yerde, barınma hakkı kırılganlaşır;
Barınma hakkı kırılganlaştığında ise toplumsal barış sarsılır.

Bugün sorulması gereken asıl soru belki de şu:
Devlet, gerçekten ev sahibinden mi vergi alıyor, yoksa farkında olmadan kiracının yaşam alanından mı? Kira vergisindeki artış yalnızca Maliye’nin değil, toplumun da meselesi.
Eğer bu vergi artışı kiralara yansır ve kiracının yükünü artırırsa, o zaman “ekonomik düzenleme” değil, sosyal adalet testiyle karşı karşıyayız. Ve bu testin sonucu, sadece kasayı değil, huzuru da belirleyecek.