Stratejik gürültü mü?
Barış ve kardeşlik süreci yeniden Türkiye’nin siyasal gündemine sızarken, bu kez dikkat çeken unsur, iktidar partisinin dışından değil, tam içinden yükselen muhalif tınılar. Özellikle son yıllarda parti merkezine mesafe almış bazı eski AKP vekilleri ve yöneticileri, sürece ilişkin itirazlarını yüksek perdeden dillendiriyor.
Bu eleştiriler bir yere kadar normal kabul edilse de hala içeride olan ve partilerini her fırsatta savunan bazı başka isimlerden de böyle eleştiriler gelince sorular biraz daha analiz edilmeli diye düşünüyor insan. Eleştirilerin ortak paydası ise malum: “Neden Öcalan muhatap alınıyor? Neden bu muhataplık İmralı’ya gidilmesini gerektiriyor?” soruları. Fakat bu soruların kendisinden daha çarpıcı olan, soruların ne zaman ve nasıl sorulduğu.
Bu eski vekillerin çıkışları ilk başta spontane bir rahatsızlık gibi görünse de, siyaset pratiğinin bize öğrettiği bir şey varsa o da hiçbir açıklamanın yalnızca kendisi olmadığıdır. Hele ki açıklamayı yapan, parti içinden ancak karar mekanizmasından uzaklaşmış isimlerse… Bu nedenle bu tepkiler, ister istemez daha geniş bir çerçeveye yerleştirilmeyi hak ediyor: Gerçek bir huzursuzluk mu dile geliyor, yoksa süreç başlamadan toplumsal zemini test eden kontrollü bir gürültü mü üretiliyor?
Bu isimlerden bazıları , yıllarca parti politikalarını şekillendirmiş, belli dönemlerde tabanın diliyle merkezin söylemi arasında köprü işlevi görmüş kişiler. Bazıları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinden başka Türkiye için bir çıkar yol yok diyen isimler.
Bugün yaptıkları itirazların iki yönü var: Hem tabanın hassasiyetine hitap ediyor hem de partiye “geleneksel çizgiyi unutma” mesajı verme iddiası taşıyor. Fakat tam da bu ikili işlev, itirazların yalnızca kişisel kanaat değil, politik olarak işe yarar bir araç olabileceği ihtimalini güçlendiriyor.
Zira bu açıklamalar, aynı anda hem “biz bu adımı doğru bulmuyoruz” demeye yarıyor hem de iktidara “bakın süreç kolay değil, içeriden itirazlar var” deme esnekliği sunuyor. Bu durum, parti içi farklı damarlara alan açma kapasitesi açısından AKP için alışılmadık bir durum değil; tam tersine, uzun yıllardır siyasal manevra alanını genişleten bir pratik olarak öne çıkıyor.
Burada kritik soru şu: Bu eski vekiller gerçekten rahatsız mı, yoksa rahatsızlıklarının kendisi siyaseten işlevsel mi? Her iki ihtimal de masada. Zira karar alma merkezinin zaman içinde daraldığı, eski-yeni AKP’liler arasındaki etki farkının büyüdüğü bilinen bir gerçek. Bu kopukluk, doğal olarak bazı eski figürleri “konuşmaya” zorluyor olabilir. Konuşma ihtiyacı bile bazen politik bir mesajdır: “Hâlâ buradayız, bizi de hesaba katın.”
Fakat aynı anda şunu da unutmamak gerekir: Bu itirazlar, toplumun vereceği tepkiyi, sürecin potansiyel maliyetini ve siyasal dengelerde yaratacağı kırılmaları ölçmek için iktidarın işine yarayabilecek bir araç da olabilir. Türkiye siyasetinde bir sürecin maliyetini hesaplama aşaması, çoğu zaman tartışmanın kendisinden bağımsız değildir. Bazen yüksek perdeden dillendirilen itirazlar, iktidarın kendisini bağlamaktan çok, nabız yoklamasına yardımcı olur. “Acaba toplum nasıl reaksiyon veriyor?” sorusuna verilen yanıtlar, doğrudan açıklamalardan değil, bu itirazlar üzerinden yapılan tartışmaların tonundan toplanır.
AKP açısından bakıldığında, hem süreci başlatan hem de sürece içerden itiraz eden bir pozisyon oluşturmak, aslında her iki ihtimalde de kazançlı çıkma ihtimalini artırıyor. Eğer süreç ilerler ve bir sonuç üretirse, bu “liderlik cesareti” olarak pazarlanabilir. Eğer süreç tıkanır veya rafa kalkarsa, bu kez “ulusal hassasiyeti önceleme” söylemi devreye girer. Yani siyasi matematik açısından bakıldığında, sürecin hem lehinde hem aleyhinde görünen seslerin aynı çatı altında bulunması, iktidara çift yönlü bir manevra alanı sunuyor. Eski vekillerin itirazları da bu esnekliğin bir parçası haline gelebiliyor.
Üstelik bu itirazlara bugüne kadar parti yönetiminden doğrudan bir karşılık verilmemesi de dikkat çekici. İktidarın refleksi sanki şöyle işliyor: “Konuşun, biz izliyoruz.” Bu sessizlik, çoğu zaman kararsızlık değil, stratejik belirsizlik yaratma yöntemidir. Sessizlik, masa altında yapılan hesapların bitmediğinin, süreçle ilgili net bir çerçevenin kamuoyuna sunulmaya hazır olmadığının işaretidir.
Barış süreçleri Türkiye’de hiçbir zaman yalnızca güvenlik ya da demokrasi parantezi içinde değerlendirilmedi; aynı zamanda seçmen matematiği, uluslararası konjonktür ve iç siyasal rekabet dengeleriyle iç içe yürüdü. Bugün yaşanan tartışmalar da bu geleneksel döngünün parçası: Umut, belirsizlik, itiraz, maliyet hesabı ve uzun bir sessizlik. Eski vekillerin yükselttiği sesler, bu döngünün “itiraz” aşamasının kendisini görünür kılıyor.
Sonuçta itiraz edenlerin ne söylediğinden çok, bu itirazların neye hizmet ettiği daha önemli hale geliyor. Bu sesler gerçek bir huzursuzluğun yansıması olabilir; aynı anda süreç etrafındaki psikolojik iklimi yönetmek için de kullanılabilir. Belki ikisi birden. Belki hiçbiri. Ama kesin olan şu: Türkiye’de barış tartışmaları hiçbir zaman sade bir içerik tartışması değildir. Kim konuşuyor, neden şimdi konuşuyor, kimin adına konuşuyor soruları da tartışmanın ayrılmaz parçalarıdır.
Bugün eski AKP vekillerinin çıkışlarının yarattığı tablo da bunu doğruluyor: Süreç başlamış değil, ama sürecin zeminini ölçen provalar çoktan başladı. İtiraz edenler rolünü oynuyor, yönetenler rolünü oynuyor. Gerisi ise o her zamanki belirsiz politik matematik: Herkes ses çıkarıyor ama karar, yine en dar çevrede verilecek.