Mustafa Özver

Mustafa Özver

Bindik bi alamete gedeyoz gıyamete

Rahmetli Cem Karaca sanki bugüne yazmış gibi: “Bindik bi alamete gidiyoruz kıyamete!” Evet, kulağa komik geliyor ama geçtiğimiz günlerde yaşadıklarımızı düşündüğümüzde bu cümle günümüzü özetliyor! Dünya sahnesinde son günlerde yaşananlar, ekonomi penceresinden baktığınızda küçük şoklardan büyük fırtınalara uzanan bir tablo çiziyor.

Gelin, odağımızı kaybetmeden merceğimizi ekonomiye odaklanalım; siyasetin karmaşasına girmeden ama gerçekleri de es geçmeden.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, yalnızca diplomatik kriz değil, aynı zamanda bizim için ekonomik bir beka uyarısı niteliğinde. “Milli güvenlik sadece askerî değil, ekonomik bağımsızlıkla da korumak zorundayız!”

Yazının Devamı

Yeni Şafak gazetesine reddiye

Yeni Şafak gazetesine reddiye

Geçtiğimiz günlerde Yeni Şafak’ta manşetten yayımlanan bir yazı dikkatimi çekti. Yazarı göremedim; o yüzden cevabım gazeteye ithafen oldu. Ekonomi öyle bir alan ki, iki hamle ile tak-tak diye çözüm üretmeye kalktığınızda bazen sorunu aksine daha da büyütürsünüz. Biz ekonomi arabasındayız; önerilen reçete “depoya biraz daha benzin ekleyelim” diyor. Fakat ya depo delikse ne olacak? Benzin eklemek kısa süreli bir ferahlık verir; ama motor yine teklemeye devam eder! İşte tam burayı anlamak gerek ilk başta.

Haberde Sayın Bakan Mehmet Şimşek sert biçimde eleştirilmiş. Doğrudur; uygulanan sıkı para politikası dar gelirliyi gerçekten çok zorladı. Sanki sadece dar gelirli odakta gibi. Ancak şunu teslim edelim: Sayın bakan enflasyonla mücadele yalnızca para politikasıyla yürütmek zorunda kaldı. Maliye, üretim, verimlilik ve kurumsal reform ayağı eksik. Üstelik bürokratik ve parti içi direnç azımsanacak gibi değil. Bu kadar kösteğe rağmen yine iyi performans sergiliyor enflasyon ile mücadelede.

Yazının Devamı

Ya Atatürk yaşasaydı ülkemiz şimdi nasıl bir yer olurdu?

Geçtiğimiz hafta “Ankara Ekonomi Gündemi” programımız için çekimlerini yapmak üzere dış ticaret uzmanı Suat ELİBÜYÜK ve Yeni Ankara gazetesinin sahibi Ali ÇETİN beyler ile studyomuzdaydık. Çekim için hazırlıklar sürerken ekonomi hakkında sohbet ediyorduk. Birçok sorunumuzu konuştuk. Sonra düşündük: ya bu sorunlar ile Atatürk’ün İzmir İktisat kongresinden beri hazırlanılsaydı nasıl olurdu. Veya Atatürk şu an yaşasaydı ülkemiz nasıl bir ülke olurdu?

Bu bir paralel evren sorusu değil. Bu, bugünkü döviz kuru, enflasyon, dış borç ve üretim açmazını anlamak için stratejik bir zihinsel egzersizdir. Çünkü onun yaklaşımı, yalnızca fabrika kurmak değil; ekonomik egemenliği kurumsallaştırmaktı.

Atatürk tarafında 1923 sonrası atılan adımların hiçbiri rastgele değildi. 1930’da kurulan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, para politikasını dış etkilerden arındırma iradesiydi. Aynı dönemde kurulan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü ve Etibank, yeraltı kaynaklarının millî kontrolünü hedefliyordu.

Yazının Devamı

Üstüne ketçap mayonez de olsun mu?

Geçtiğimiz hafta Merkez Bankası Başkanı Mehmet Karahan çıktı ve “Enflasyon düşecek, hatta yüzde 10’un altını görebiliriz” dedi. İnsan ister istemez soruyor: Güzel de… Nasıl? Hem faiz düşecek, hem büyüme artacak, hem dolar yerinde sayacak, hem cari açık kapanacak… Oldu! Üstüne ketçap mayonez de olsun mu? Ekonomi matematik ister. Oturduğun yerden her şeyi istemekle olmuyor.

Bir ülkenin enflasyonunu kalıcı biçimde düşürmek istiyorsanız, önce dış dengesini düzeltmeniz gerekir. Türkiye uzun yıllardır cari açık veren bir ekonomi. En büyük ithalat kalemi ise enerji: petrol ve doğal gaz.

Enerjiyi kısmak mı?

Yazının Devamı

Dünya dönüyor

Bir sabah uyanıyorsunuz; altın bir günde çok sert düşmüş. Allahım Allahım, Sosyal medya yangın yeri: “Altın bitti!”. Arkadaşlar dünya dönüyor. Fiziki manada demiyorum, ekonomik anlamda “dünya dönüyor”, kutuplar değişiyor. Aynı gün merkez bankaları 60 ton daha altın almış. Burada biraz düşünmek lazım gelmiyor mu? Birileri panik halindeyken birileri neden bu kadar sakin? Hazırsanız başlayalım. Ünlemli bir girişti, farkındayım… Ama dünya ekonomisi artık ünlemsiz anlatılamıyor!

30 Ocakta ABD’de kritik bir gelişme yaşandı. ABD başkanı Donald Trump, Fed başkanlığı için Kevin Warsh’ı aday gösterdi. Wall Street onu şahin olması ile tanıyor, yani enflasyonla sert mücadele eden, faizi kolay kolay indirmeyen birisi. Elbette piyasalar da bu habere tepkisiz kalmadı. Yüksek faiz ve kredi bulma imkanlarının son bulması korkusu ile nakite kaçış beklenen en doğal sonuç.

Piyasalar enstrüman bazında ise;

Yazının Devamı

Köpüksüz bir haftaya merhaba

Haftaya başlarken çayımızı-kahvemizi alıp grafiklere bakıyoruz… Fiyat ekranlarında yeşiller, kırmızılar, oklar yukarı, oklar aşağı. Bir tarafta servet hayali suya düşenler, bir tarafta “iyi ki dün almadım” şükrü! Finansal piyasalarda hızlı koşan atın neyi seyrek düşer bilemem ama ayağı kesin takılıp bir yerde düşer. İşte borsa tam olarak böyle bir alan: sabrı ödüllendirir, aceleyi cezalandırır. Geçtiğimiz aylarda bazı uyarılarımız olmuştu, ümidimdir ki inşallah dinleyen taraftasınızdır da piyasadaki kandırmacalara kanmamışsınızdır. Piyasa kimseye küsmez ama sabırsızı da affetmez! Şimdi gelin, geçen haftanın bize ne anlattığına sakince bakalım.

Bizi dinleyenler için kazancı garanti edemem ama büyük kayıplardan kaçtık. Bitcoin için 70 bin dolar altını işaret etmiştik ve nitekim fiyat 60 bin doların da altını bile gördü. Bu bir çöküş değil, bir düzeltmedir.

Finans literatürü burada nettir: Hiçbir varlık doğrusal yükselmez veya düşmez. Piyasalar her zaman zigzag çizer.

Yazının Devamı

Küresel ekonomik sistem çöküyor – 3

Enflasyon niye var? Paranın arkasında bir ara altın vardı sanki, ne oldu da altın gitti ve herkes kabul etti bunu… Şaka gibi, değil mi? Ama burada gerçekten bir şaka vardır ki güldürmez, anamızı ağlatır! İşte bu yazı dizisinin üçüncü halkasında, sizlere yavaş yavaş perdesini açtığım o büyük cümleyi artık saklamadan konuşacağız: Sistem neden çatırdıyor, neden onarımla değil dönüşümle karşı karşıya? Bu bir felaket tellallığı değil; tarihten, iktisattan ve bugünün verilerinden süzülen serinkanlı bir hesaplaşma.

Küresel ticaretin bugünkü mimarisi, sanıldığı gibi modern bir icat değildir. Kökleri, İngiltere merkezli olarak Avrupa burjuvazisinin güç kazandığı erken modern döneme uzanır. Altının bizzat para olduğu çağlardan, altına dayalı paraya; oradan da itibara dayalı kağıt paraya geçiş, teknik bir yenilikten çok siyasal ve ticari bir zorunluluktu.

1453’te Osmanlı devletinin İstanbul’u fethetmesi ve Yavuz Sultan Selim döneminde ana ticaret yollarının kontrol altına alınması, Avrupa’yı yeni arayışlara itti. Güvensiz ticari yollar, yüksek maliyetler ve siyasi baskılar; tüccarları farklı yollardan ve altınlarını taşımadan ticaret yapma yolları bulmaya zorladı. Böylece emanet altın karşılığı verilen senetler dolaşıma girdi. Yahudi iş insanları burada Avrupa'daki ülkelerde yayılmış olan kuyumcu ve bankalar olarak sistemin ana omurgasında yer aldı. Zamanla senet, altının önüne geçti ve aslında altına dayalı kağıt paralara dönüşmüş oldu.

Yazının Devamı

Küresel ekonomik sistem çöküyor - 2

Ayın biri gelmiş sabah telefonunuz titriyor… Bakıyorsunuz ekranda yeşil bankanın simgesi ve altında bir mesaj: “Faiz geliriniz hesabınıza yatmıştır.”

Birçok insan ister istemez gülümsüyor. Hesap coşmuş, rakam artmış, insanlar el ele tutuşmuş, hayat bayram olmuş; dış dünya ise hala yerinde duruyor sanıyoruz. O mesaj aslında “tebrikler” değil, “uyumaya devam et saf kardeşim” bildirimi olabilir mi? Neden mi? Cevabını beraber konuşalım. Bugün küresel ekonomik sistemi başka bir açıdan, daha sakin ama daha derin bir yerden ele alalım. Maksat kimseyi korkutmak değil; uyandırmak.

Paranın hikayesini de anlatacağım ancak şimdilik şunları bilelim: 1971’de ABD Başkanı Nixon, altın karşılığı dolar verme sistemini yani altın gişelerini kapattığında dünya sessizce yeni bir çağa geçti.

Yazının Devamı

Küresel ekonomik sistem çöküyor - 1

Kıymetli okurlarım, bugün cebimizdeki paranın ötesinde, ekranların ardındaki sessiz kandırmacayı konuşalım. Telefonunuzdaki borsa uygulamasını açın ve gümüşün fiyatına bakın. Baktınız mı? Tamam şimdi o ekranı geriye sakince kapatın çünkü az önce devasa bir illüzyona şahitlik ettiniz. Eğer ekrandaki o rakamın gümüşün gerçek değeri olduğunu düşünüyorsanız, size “satılık kelepir bir köprümüz var” diyebilirim :D Şaka bir yana, şu an küresel piyasalarda tarihin gördüğü en büyük finansal tiyatrolardan biri sergileniyor. Bir yanda sanayinin dev iştahı, diğer yanda ise bilgisayar tuşlarıyla üretilen hayali varlıklar... Şimdi gümüş yani "Şeytanın Metali"nin gizemli dünyasına, hakikatin izinde bir keşfe çıkalım ve küresel ekonomik sistemin çöküşünü kendi gözlerimiz ile görelim.

Gümüşü yıllarca "fakirin altını" olarak gördük; eskiden düğünlerde altın takamayanın sığınağıydı. Ancak son yıllarda ve 2000’lerden sonra paradigma tamamen değişti. Gümüş artık sadece bir süs eşyası değil, stratejik bir endüstriyel ham maddedir. Bilimsel bir gerçekle konuşalım: Elektriği dünyada en iyi ileten metal gümüştür. Bugün güneş panellerinden elektrikli araçlara, 5G baz istasyonlarından yapay zeka çiplerine kadar gümüşsüz bir gelecek inşa etmek imkansızdır. Altın takım elbiseli bir ağır abi gibi sakindir; ancak gümüş, piyasanın bipolar bozukluğu olan çılgın çocuğudur. Gümüş, geleceğin teknolojisine mecburi bir ortaklık payıdır. Bu metal bir telefonun içine girer, bir balistik füzenin çipine yerleşir ve orada yok olur. Geri dönüşümü maliyetli, arzı ise kısıtlıdır. Meksika ve Peru’daki madenlerde üretim zirve noktasını çoktan geçti. Talep patlıyor, arz azalıyor; peki fiyat neden hala yerinde sayıyor?

İşte zurnanın zırt dediği yer burası: Piyasada iki tür gümüş vardır. Biri elinizde tuttuğunuz fiziksel normal gümüş, diğeri ise türev piyasalarda işlem gören "kağıt gümüş". Veriler asıl problemi gösteriyor; borsada işlem gören her bir ons gerçek gümüşe karşılık, yaklaşık 200 ons kadar hayali kağıt gümüş satıldığı tahmin ediliyor. Dev yatırım bankaları, fiyat ne zaman teknik olarak yukarı kırılsa, milyarlarca dolarlık sanal kontratlarla fiyatı aşağı baskılıyorlar. Amaç belki iyi niyetli şekilde global sanayicilerin ham maddeyi ucuza alması sağlamak ve enflasyon beklentisinin düşük görünmesidir. Ancak gerçek gümüş isteyen olursa ne olacak ya?. Şu an ekranda size gösterilen rakam gümüşün gerçek değeri değil, finansal sistemin sunduğu bir illüzyondur. JP Morgan’ın kasalarından Çin’in devasa stoklarına kadar uzanan bu tabloda, bir gün fiziksel teslimat istendiğinde "short squeeze" (açığa satış sıkışması) yaşanacak ve baskılanan yay büyük bir şiddetle fırlayacaktır. Ne demek bu? Türev senetlerine fiziki gümüş karşılık yok demek, bunu siz ben yapsak dolandırıcılıktan içeri alırlar ama bu sadece bir kriz veya sıkışma olacak.

Yazının Devamı

Bilgisayar fiyatları uçacak

​Bilgisayar fiyatları neden durduk yere “kanatlandı” biliyor musunuz? Maalesef mesele komik değil ama olay bence trajikomik… Büyük teknoloji şirketlerinin hepsi bir yapay zekanın peşinden koşturuyorlar. Çünkü işin ucunda ciddi bir ekonomik yön değiştirme var! Yapay zekâ çağının kapısı ardına kadar açıldı; fakat bu kapıdan içeri giren rüzgâr, dar gelirli için serin bir esinti değil, tam anlamıyla bir kasırga oldu. Şimdi gelin, bu fiyat dalgasının arkasındaki iktisadi gerçeği sakin ama net biçimde konuşalım.

​Yapay zekâ yatırımları, son iki yılda küresel sermayenin adeta mıknatısı hâline geldi. Büyük teknoloji firmaları, sınırlı olan üretim kapasitesini tüketici elektroniğinden çekip veri merkezlerine, büyük dil modellerine ve yapay zekâ sunucularına yönlendirdi. Burada kritik nokta şu: Kaynak sınırlı, talep sınırsız. RAM, SSD, yüksek bellekli ekran kartları… Hiçbiri artık “kullanıcı” için değil, hepsi “model eğiten” için üretiliyor. Yapay zekâ büyürken, bireysel kullanıcıya ayrılan pay küçülüyor. Bu durum klasik bir arz kaymasıdır. Arz, tüketiciden çekilince fiyatın ne yapacağı iktisat kitaplarında yazılıdır: Yükselir.

​Pandemi dönemini hatırlayalım. Çip krizi sadece bilgisayarı değil, otomobilden beyaz eşyaya kadar her şeyi pahalılaştırmıştı. Bugün tablo benzer ama sebep farklı. Bu kez kriz “üretilemediği” için değil, başka yere tahsis edildiği için yaşanıyor. Son birkaç ayda RAM ve SSD bellek fiyatlarının 3-4 kat artması tesadüf değil. Yapay zekâ modelleri için yüksek kapasiteli ve hızlı bellek olmazsa olmaz. Para, zaman ve üretim bandı bu alana kayınca, bireysel kullanıcı ikinci plana itildi. Bugün RAM pahalıysa, sebebi oyun değil; AI. Burada bir de açgözlülük gerçeği var. Yapay zekâ etrafında dönen para, firmaların iştahını kabartıyor. Kârın yüksek olduğu yere yönelmek, şirketler için rasyonel; fakat toplum için her zaman adil sonuçlar doğurmuyor.

Yazının Devamı

Ortalık karışabilir vaziyet alın

Değerli okurlar, bugün biraz "vaziyet alma" vaktidir. Dünya siyaseti ve ekonomisi öyle bir hal aldı ki, sanki birisi küresel dengenin terazisinin kefesini kırmış da sistem artık yalpalamaya başlamış gibi. Örneğin Trump'ın adeta delirmiş gibi Venezuela operasyonu sonrası şimdi de İran’ı açıkça tehdit ediyor. (İran'daki rejim iyi veya kötü demiyorum ancak ABD müdahalesi elbette iyi niyetli olmaz, olsa da hiçbir şeyi düzeltmez.) Küresel risk haritası kıpkırmızı bir renge bürünmüşken, bizlerin de kendi kalemizde önlem alması şart. Gelin, kafa karışıklığını giderelim ve ufuktaki fırtınaya karşı nasıl bir pozisyon almamız gerektiğini masaya yatıralım.

Ekonomi yönetiminin aldığı son karar ile gümrük vergisi tarifesindeki 30 Euro sınırı tamamen kaldırıldı. Bu durum, "Alt tarafı bir telefon kılıfı alıyorum" ya da "Yurt dışından ucuz bir kulaklık getirtiyorum" diyen binlerce vatandaşımız için bir devrin kapandığı anlamına geliyor. Artık en küçük aksesuar için bile çok daha yüksek bedeller ödemek zorunda kalacağız gibi. Bu hamle, teorik olarak cari açığı dizginlemek için mantıklı bir adım gibi görünse de bireysel alıcının "ucuza mal bulma" özgürlüğünü elinden alıyor. Bireysel ithalatın kapısı kapandı, ucuz alışveriş dönemi tarih oldu! Şirketler için zaten böyle bir sınır yoktu ama vatandaşın cebine dokunan asıl mesele burada yatıyor.

Yurt dışından bireysel alımların zorlaşmasıyla beraber, talep doğal olarak iç piyasaya yönelecek. Peki, iç piyasadaki aktörlerimiz bu talebi karşılamaya ne kadar hazır? Daha doğrusu, "etik ve dürüst" ticaret yapmaya ne kadar niyetli? İç piyasa talebe doyacak ama dürüst esnaf bulmak samanlıkta iğne aramak gibi olacak! Korkarım ki, dürüstlük karnesi yerlerde sürünen bazı piyasa oyuncuları, bu durumu fahiş fiyatlar uygulamak için bir fırsat olarak görecektir. Eğer denetimler sıkılaşmazsa, telefon kılıfından şarj kablosuna kadar her şeyin fiyatında enflasyonist bir patlama yaşanabilir. Öte yandan, bu durum yerli üreticiler için muazzam bir rekabet avantajı sunuyor. Bu fırsatı etik değerlerle harmanlayıp üretim kapasitesini artıran kazanır; ancak sadece fiyat etiketini değiştiren, uzun vadede kendi sonunu hazırlar.

Yazının Devamı

Türkiye’de borcun imkansızlığı

Türkiye’de borç için aklıma gelen şarkı sözleri: “Sen imkânsızsın, sensizlik imkânsız.” Ayın başı veya ortası bir gün maaşınız banka hesabınıza yatar, keyfiniz yerine gelir. Akşamına bakarsınız ki maaş geri sıfırlanmış, siz hâlâ yerinizdesiniz. Şaşa kalıyorsunuz, nasıl bir anda kayboldu geriye diye. Borcunuza istinaden alınmış hepsi. Leyla ile Mecnun dizisinden bir kesit hatırlayalım, olabildiğince neşelenelim; ekip para bulmak için kafa yorarlar. İçlerinden biri “Banka soyalım” der. Fikir elbette beğenilmeyince bir diğeri “Kredi çekelim, banka bizi soysun” der. Şu anki faiz oranı ile aslında kredi çekerseniz soyulmaktan beter olabilirsiniz. Var olan borçları kapatalım da diyor olabilirsiniz. İnsanların büyük bir kısmı kapatamıyor. Çalışıyorsunuz ama ilerleyemiyorsunuz; yoruluyorsunuz ama hafifleyemiyorsunuz. Hatta bazen daha çok çalıştıkça daha çok borçlandığınızı fark ediyorsunuz ama refahınız artmıyor. Sorun bizde mi, yoksa görünmeyen ama herkesi içine çeken bir bataklık düzende mi? Karadelik gibi, borç almadan yaşayamıyoruz. Alınca zaten hiç yaşayamıyorsunuz. Ev, araba almak için kredi şart diyor dar gelirli. Ekonomimizde borç, misafir değil; ev sahibi oldu. Sizin ev sahipliğiniz azalsa da.

Dünyada ve Türkiye’de borç, artık geçici bir finansman aracı olmaktan çıktı; ekonomik sistemin ana taşıyıcısı hâline geldi. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri, taksitli alışverişler ilk bakışta hayatı kolaylaştırdı. Tüketim arttı, piyasalar canlandı. Alışveriş çılgınlığı sardı herkesi. Ancak gelirler aynı hızda artmayınca borç, gelirin tamamlayıcısı değil, yerine geçen bir yapı oldu. İnsanlar para kazanmak için değil, borcu çevirmek için çalışır hâle geldi. Yeni borçlar eski borçları kapatıyor; zincir kopmuyor. Bu noktada borcun ödenmesi değil, sürdürülmesi beklenen bir sisteme girilmiş oluyor. Çünkü sistemdeki borç biterse tüketim yavaşlıyor, çarklar duruyor.

Bu döngü sadece bireylerde değil. Şirketler büyümek için, ayakta kalmak için, bazen sadece nefes almak için borçlanıyor. Borçlanma artık ihtiyaç olmasa dahi finansal bir alışkanlık ve hatta dudak tiryakiliği gibi oldu. Küçük işletmeler kâr etmeyi değil, ayı kurtarmayı hedefliyor. Devlet cephesinde ise tablo daha ağır. Altyapı, sağlık, eğitim, sosyal destekler ciddi harcamalar gerektiriyor. Gelir yetmeyince borç devreye giriyor. Borç arttıkça faiz yükü büyüyor; bütçenin önemli kısmı borcun borcunun… borcunun faizinin faizinin… faizine gidiyor. Bu da yeni borcu zorunlu kılıyor. Şaka değil, gerçek bu. Ya Hu, nereye gidiyor bu düzen? Ortaya tam anlamıyla finansal bir sonsuz döngü çıkıyor. Kimin kime ne kadar borcu var, iyice görülemez ve ödenemez hâle geldi.

Yazının Devamı

Trump mı Trust mı?

Bilmeyenler için söyleyeyim, “Trust” kelimesi İngilizce güven manasına geliyor. Peki sormak lazım: ABD’ye veya Trump’a güvenilir mi? Trump hükümeti, Venezuela’da Maduro’ya karşı operasyon yaptı. Askerî olarak nefes kesen ve büyük bir operasyondu. Trump, ABD medyasında bunu büyük bir başarı olarak duyurdu. Ancak ekonomik açıdan bir sorgulayalım. ABD’nin ekonomik gücü nereden geliyor? Ekonomi böyle olaylı sahneleri pek sevmez. Ekonomi daha çok şunu sorar: “Hukuk nerede?” İşte mesele tam da bu soruda.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun, eşiyle birlikte bir operasyonla alınıp New York’a götürülmesi, ABD iç siyasetinde özellikle Trump yanlısı medya tarafından büyük bir zafer gibi sunuldu. Askerî açıdan bakıldığında, çok kısa sürede sonuç alınan, teknik olarak başarılı bir operasyon. Ancak ekonomi ve siyaset, askerî başarıya her zaman alkış tutmaz. Çünkü burada Birleşmiş Milletler kanunlarına göre açık bir uluslararası hukuk ihlali var. Egemen bir ülkeye yapılan bu müdahale, “Trump fırsat bulursa yarın aynısı bana yapılır mı?” sorusunu tüm devletlerin ve şirketlerin zihnine düşürüyor.

Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’ın sıkça dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” sözü, tam da bu noktada çok önemli. Zira ABD, sanki kendini diğer dördünden de büyük görme refleksiyle hareket ediyor gibi. Bu refleks kısa vadede propaganda malzemesi üretir; uzun vadede ise güveni sarsar. Ekonomi için en pahalı kayıp da işte tam da budur.

Yazının Devamı

Eee dünün aynısı

Ben bu satırları 1 Ocak’ta yazıyorum; siz muhtemelen 2 Ocak’ta okuyorsunuz. Takvim yaprağı değişti, yıl 2026 oldu. Kim bilir, belki bu yıl için bazı planlarınız vardır: yeni bir iş, yeni bir araba, bir diploma, bir seyahat ya da bırakılacak bir alışkanlık… Başarılı olanlardan iseniz sizi tenzih ederim ama her yıl aynı niyetler, aynı cümleler. Şaşırtıcı olan şu ki, planlar yeni ama sonuçlar hep aynı. Eğer planlara uymazsanız 1 Ocak’ın 31 Aralık’tan farklı bir yanı yok. Elbette çok söylenecek var ama ekonomi özelinde konuşalım. Ekonomide de tablo farklı değil. Takvim değişiyor, rakamlar değişiyor, ama davranışlar pek değişmiyor. Kısacası: dün neyse bugün de o. Eee, dünün aynısı.

Türkiye’de ve dünyada ekonomik şikâyet listesi uzun: enflasyon, faiz, kira, eğitim, geçim... Ancak asıl soru şu: Üzerimize düşeni yapıyor muyuz? Cevap net: HAYIR. Devlet, hükümet, şirketler, sivil toplum kuruluşları, hane halkı… Bunlardan kim gerçekten üzerine düşeni yapabiliyor? Enflasyonun artmasından şikâyet ediyoruz ama fiyatları artıran da zaten yine biziz. Üç harfli veya diğer marketlerde raflarda yüksek etiketler karşısında homurdanıyor, sonra ilk fırsatta veya ilk bahanede kendi sattığımız mal ve hizmete koşa koşa zam yapıyoruz. Boykot çağrıları yapılıyor; en güçlü tüketici tepkisi olmasına rağmen, toplumsal karşılığı çok zayıf kalıyor. Çünkü herkesin bireysel çıkarları, ortak aklın ve ortak çıkarların önüne geçiyor. Oysa ekonomi sadece alım-satımdan ibaret değildir; ahlak, liyakat ve toplumsal bilinç olmadan fiyatlar düşmez, güven de asla tesis edilemez.

Faiz meselesi de borçlanmanız ile doğrudan ilişkili. Ne kadar çok borçlanırsanız faizler o kadar artmaya meyilli olur. Şöyle bir örnekle yakınlaştırayım; asgari ücretle maaş alan biri bin tl olan borcunu mu kolay öder yoksa 100 bin tl olan borcunu mu? Elbette az olan borcunu kolay öder ve risk düşük olur. Risk düşükse de faiz düşük olur elbette. Veya siz bir asgari ücretle maaş alan birine borç verecek olsanız, sadece bin tl olan borcu olan birine mi tekrar borç vermekten çekinirsiniz yoksa 100 bin tl borcu olan birine mi? Borcunuz düşük olursa tekrar borçlanmak için geniş bir manevra alanınız olur. İstediğiniz zaman borç bulmakta zorlanmayacağınız güvenli bir alanda olursunuz.

Yazının Devamı

Yeni yıla girdik de eve giremedik

Öncelikle Hristiyan vatandaşlarımızın ve Hristiyan dünyasının 25 Aralık Noel bayramında mutluluk ve huzur dolu bir bayram geçirdiklerini umuyorum ve diliyorum. Bugün Noel babanın bile şaşırıp kalacağı bir duruma parmak basacağız. Artık bacasından girilebilecek evimiz yok veya olsada bacalar artık tütmüyor. Biraz açalım.

Yeni yıla girdik sayılır ama pek çoğumuz kapıdan içeri girerken “evim” diyebileceği bir kapının anahtarını cebinde taşıyamadı. Takvim değişti, umutlar tazelendi; fakat konut meselesi yerinde saymadı, aksine biraz daha ağırlaştı. Eskiden yeni yıl için “bu yıl ev alırım” umudu taşınırken şimdi umutlar daha mütevazı; “kira çok artmasın yeter.” Şaka bir yana, bu tablo bir tesadüf değil. Arkasında rakamlar, politikalar ve uzun yıllara yayılan küresel bir hikâye var. Bu yazıda açık bir dille, ev meselesinin ekonomide nereye oturduğunu birlikte irdeleyelim.

Türkiye’de ev sahipliği oranı son beş yılda belirgin biçimde düştü. Bu gerileme tek başına faiz politikasının sonucu değil; ancak kısa vadede konut ve kira fiyatlarını adeta sıçratan ana unsur, düşük faizli kredi dönemleri oldu. 2019’dan itibaren konut fiyatları dolar bazında bile yaklaşık 2–2,5 kat arttı. Bunun nedeni basit bir ekonomik refleks: Faiz düşükse, sermaye mevduatta durmaz. Yatırımcı, getiri arar; konut, borsa, altın ve döviz bu dönemde aynı anda yükseldi. Aramızda borsayla ya da dövizle hiç işi olmayanlar olabilir; fakat neredeyse herkesin yolu ya kira bedeliyle ya da ev fiyatıyla kesişti. Kiracıysanız işiniz gerçekten zor, Allah yardımcınız olsun. Ev almayı düşünenler için ise zaman faktörü artık çok daha kritik.

Yazının Devamı

Bütçeye baka kaldık

Öncelikle mübarek üç aylara girişimizi müjdeleyen Regaib kandilinizi tebrik ederim ve yaratandan bu gecenin hatrına dünyalık ve ahiretlik işlerimizi düzeltmesini diliyorum. Şimdi gelelim konumuza.

Bütçe denilen şey, aslında yöneticilerin niyetlerinin aynasıdır. O aynaya baktığınızda sadece rakamları değil, niyetleri, öncelikleri ve ertelenen gerçekleri de görürsünüz. TBMM’den geçen yeni bütçe kanunu da tam olarak böyle bir etki bıraktı: Uzun uzun baktık, ama ne yazık ki gördüklerimiz iç açıcı olmadı, adeta fiyasko. Hani bazen bir vitrine bakarsınız, beğendiğiniz şeyi her ne ise alayım dersiniz ama fiyat etiketi sizi susturur ya; işte bu bütçe de biraz öyle. Şaka gibi: Rakamlar büyüyor ama faize gidiyor refaha gitmiyor.

2026 yılı bütçesi, 2025’e göre yaklaşık yüzde 28 oranında artırıldı. Kâğıt üzerinde ciddi bir artış gibi duruyor. Ancak bu artışın, enflasyonun ve yeni yılda yapılacak maaş zamlarının bir ön haberi olduğunu görmek zor değil. Nitekim bu yazıyı kaleme alırken asgari ücret 28 bin 75 TL olarak açıklandı; bu da önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 28’lik bir artış anlamına geliyor. Yani bütçe, adeta göz kırparak “zamlar bu civarda olacak” dedi. Memur maaşları için de benzer bir artış ihtimali masada. Ne var ki maaş artışlarını belirleyen süreçler artık şeffaflıktan uzak; sendikalar ya davet edilmiyor ya da davet edilseler bile sürece etkilerinin sınırlı olduğu bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Yazının Devamı

Haftaya aynadan kendimize bakış

Yeni yıla sayılı günler kala piyasalar bize bazı sinyalleri önceden veriyor. Küçük ama önemli bir çıkarım ile başlayalım: Piyasa, geç kalıp kaçırdığınız fırsatları tekrar tekrar sunar ama ihmali sevmez. Bizim uyarılarımız da tam bu noktada zaten anlam kazanıyor. Artık yeni yıla girerken yatırımlarımızı denetlemenin, kazanç ve kayıplarımızı soğukkanlılıkla tartmanın zamanı geldi. Muhasebe defterlerimizi bir açalım.

2025 yılının muhasebesini yaparken şunu dürüstçe baştan kabul edelim: Çoğu ekonomik öngörü beklediğimiz gibi oldu, bazıları da olmadı. Bu çok doğal. Ben de dahil hiçbir ekonomist “her şeyi bilen bir kahin” değildir. Bizim görevimiz size kusursuz sonuçlar vaad etmek değil; bir harita sunmaktır. O haritayı nasıl okuyacağınız, hangi yoldan gideceğiniz ise tamamen sizin yatırımcı karakterinize ve risk algınıza bağlıdır. Bir araba satın aldığınızda da üretici size “kaza yapmayacaksın” garantisi veremez elbette; sadece sağlam bir direksiyon, emniyet kemeri ve fren sistemi sunar. Muhasebelerimizde de durum aynıdır.

Sosyal medyada görmüştüm, bir öğrenci okuldaki öğretmeninin “Risk nedir?” sorusuna cevaben sadece “Risk budur.” yazarak cevap vermişti. Risk sözlük anlamıyla beklenenin dışındaki istenmeyenlerin ihtimalleridir. Risk almak veya alabilmek her zaman iyi bir şey değildir. Bizim yatırımcılarımız riski seviyorlar ancak riskin ne olduğunu maalesef bilmiyorlar. Bu nedenle ilk önce bazı tanımları ve kendini bilmek önemlidir. Yatırımlara bakışımız da ekonomi dünyasında “tek sepete bütün yumurtaları koymak” olmamalıdır. Örneğin yüz bin liranız varsa, bunu tek bir varlığa bağlamak son derece risklidir. Bunun yerine biraz nakit, biraz emtia, biraz döviz, biraz hisse senedi… Az az ama bilinçli. Üstelik bu dağılımın da kendi içinde bölünmesi gerekir: Emtia deyince sadece altın değil; bir miktar gümüş, kakao, Brent petrol gibi araçlar da düşünülebilir. Risk asla sıfır olmaz; fakat bu yöntemle batma ihtimaliniz neredeyse imkânsız hale gelir. Şu günlerde yeni yıla girerken piyasaların bu muhasebeyi çoktan yapmaya başladığını görüyoruz, doğru da yapıyorlar, yeni yıl aynı zamanda yeni bir bilinmezlik demektir.

Yazının Devamı

Görünmeyen fabrika: Yazılım ekonomisi

Sabah bir kalkıyoruz; telefonumuz bildirimler almış biz gece uyurken, bankaya giriyoruz iki tıklama ile transfer yapıyoruz, e-devlet’ten vergi borçlarımızı kontrol ediyoruz, markette aldığımız ürünler sadece barkod okutarak fiyatını alıyoruz . Hepsi tıkır tıkır çalışıyor. Ama ortada apaçık dumanı tüten bir baca, dönen bir çark yok gibi geliyor, değil mi? Belki de bu yüzden yazılımın ekonomi içindeki değeri bizde tam anlaşılamıyor. Somut üretimi pek seviyoruz; beton, makine, kamyon…

Ama asıl denklem bugün ekonominin en stratejik fabrikası, görünmeyen bu kod satırları. Gelin, bu sessiz gücün ekonomide neden hak ettiği yerde olmadığını birlikte düşünelim.

Türkiye, insan kaynağı bakımından yazılım dünyasında hiç de geride değil. Hatta küresel ölçekte ciddi bir yazılımcı ihtiyacını karşılayabilecek potansiyele sahibiz ve yurtdışında yazılım alanında büyük işlere imza atan pek çok Türk var. Buna rağmen ülke içindeki yazılım şirketlerimizin çoğu küçük kalıyor, ölçeklenemiyor ya da potansiyeline ulaşamadan batıyor. Bu bir çelişki. Sorun yalnızca girişimcide veya mühendiste değil. Asıl mesele, yazılımın ekonomide stratejik bir sektör olarak ele alınmaması. Devlet destekleri çoğu zaman sadece teknopark kirası, vergi istisnası gibi dar alanlara sıkışıyor. Oysa yazılım, bütün reel sektörün omurgasıdır; tek başına değil, zincirleme etkiyle büyür.

Yazının Devamı

Haftaya bakış: Bedava ile nasıl rekabet edersin?

Geçtiğimiz hafta, teknoloji ve ekonomi dünyasında gözlerimizi faltaşı gibi açan gelişmeler yaşandı. Özellikle bir konu var ki, adeta hepimizin hep cüzdanını hem de bilgisayarını yakından ilgilendiriyor. Hatırlarsanız, bir önceki haftalarda ABD teknoloji borsası Nasdaq'ın zirvedeki riskleri konusunda birkaç uyarımız olmuştu... İşte o uyarılar maalesef gerçekleşti ve borsa, geçtiğimiz haftayı büyük kayıplarla kapattı.

Peki, bu kayıpların ve piyasadaki çalkantının tam merkezinde ne var? Elbette, şimdilerde adını en sık duyduğumuz o büyülü kelime: Yapay Zekâ (YZ). YZ, büyük bir atılım, devrimsel bir yenilik olarak görülüyor, bunda şüphe yok. Ancak bir yatırımcı için asıl sihir, bu teknolojinin para kazanıp kazanmadığında gizlidir. Unutmayalım ki, şirketlerin nihai amacı kâr etmektir. İşte bu noktada, bir balon sorunsalı ile karşı karşıya olabiliriz.

Yapay zekâ alanı, şu anda dev bir maraton koşulan bir arena gibi. OpenAI ChatGPT’den Google Gemini ve Google Banana’ya, Meta Llama’dan DeepSeek gibi diğer birçok model ve şirket bu yarışta yer alıyor. Hepsi, tarihin en büyük teknoloji rekabetlerinden birini yaşıyor. Ama burada gözden kaçmaması gereken çok temel bir ekonomik gerçek var: Rekabet şiddetli, ancak kazanç henüz ortada yok; hatta çoğu şirket zarar yazıyor.

Yazının Devamı

Ve faiz düşer

Değerli okuyucular, finans piyasalarını yakından takip edenler için son birkaç gün önemli gelişmelere imza atıldığını görmüşsünüzdür. Beklediğimiz gibi faiz indiriminin ilki geldi. Aslında yılbaşından evvel geleceğini zaten tahmin etmiştik, fakat bu hamlenin hemen arkasındaki ince detay, birçoklarının dikkatinden kaçmış olabilir. Şaşırtıcı olan şu ki, bu önemli kararın açıklanması için adeta okyanus ötesinden bir işaret bekleniyordu. Evet, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), ABD Federal Rezerv Bankası (Fed) faizi indirdikten hemen birkaç gün içinde aynı yola girdi. Bu zamanlama, yazı boyunca inceleyeceğimiz büyük stratejinin sadece bir başlangıcı ve hikaye daha yeni başlıyor.

Ekonominin yazılı olmayan yasalarında, her mevsimin kendine has bir ritmi vardır. İşte bu bağlamda, kış mevsimi tam faiz indirimi için en uygun zamandır diyebiliriz. Bu sadece bir tesadüf değil, hükümetin de yapması gereken hemlelerdendir. Çünkü ekonomi doğal bir yavaşlama içindeyken faiz indirmek isteyen hükümet bu fırsatı kullanmalıydı ve öngördüğümüz gibi de yaptı. Peki, Fed'in beklenmesi neden bu kadar kritikti? Akademik literatürde "sermaye kaçışı" olarak bilinen riskin önlenmesi açısından, burada asıl amaç, sıcak para için farklı bir lokasyona kaçmasını önlemektir. Küresel faizler düşerken yerel faizleri indirmek, gelişmekte olan piyasalar için uluslararası yatırımcıların iştahını açık tutan doğru bir dengeleme hamlesidir. İşte bu yüzden, hükümet bu noktada doğru olan yöntemi kullanmaktadır ve bu ilk adımlar, yeni yılın zeminini hazırlıyor.

Emin olun ki bu faiz indirimi, bir süredir adeta kış uykusuna yatmış olan durgun fiyatları hareketlendirecektir. Ancak hemen panik yapmaya gerek yok; uzman bir gözle bakıldığında, önceki kur krizleri gibi olmasını beklemeyin. Daha önceki plansız ve ani faiz hamlelerinin aksine, bu defaki süreç daha kontrollü ve tedbirli elbette. Şu anki tablo, ani bir sıçrama yerine, fiyatlarda yavaş bir kıpırdanmaya neden olabilir. Piyasaların en hassas olduğu iki alan olan konut ve araç piyasalarına gelince... Faizlerin düşüş trendine girmesi ile konut ve araç almak için en uygun vakit artık geçmeye başladığını söylemeliyim. Ekonomik bir rüzgar eserken, gemisini limana yanaştırmak isteyenler için, alım yapacaksanız daha fazla gecikmeyin.

Yazının Devamı

Haftaya Bakış: Film gibi ekonomi

Haftaya ilginç bir haberle başlıyoruz: Hatırlayın çocukluğunuzu: bugs bunny, daffy duck, saftirik elmer ve nice çizgi film ve çizgi dizi yapımcı şirket warner bros satıldı. Dünyaca ünlü bir dizi-film kütüphanesi, çocukluğumun çizgi filmlerini yapan şirket, bir akşam ansızın “satılık” ilan ediliyor ve ertesi gün dev bir şirket klaketi kestik yapıp alıyor. Gündemde tam da böyle bir gelişme var.

Netflix, Warner Bros. Discovery (WBD)’yi yaklaşık 82,7 milyar dolar değer üzerinden satın alma antlaşması ile gündemde. Bu dev adım, sadece medya dünyasını değil küresel finans piyasalarını, yatırımcı algısını, hatta emek piyasasını bile sarsabilecek nitelikte. Öyleyse, bu hafta ekonomi sahnesinde neler oluyor, birlikte bakalım.

Netflix–Warner birleşmesi, piyasada fırtına etkisi yarattı: Netflix hisseleri satış baskısına uğradı. Bu tür yüksek bedelli satın almalar, şirketin borcunu artırabilir, bu nedenle yatırım açısından “temkinli bakmak” yerinde.

Yazının Devamı

Kombinin gazını açarken

Havalar iyiden iyiye soğudu, kış kapıya dayandı. Hepimizin evinde o malum gergin bekleyiş başladı: Isınma meselesi. Kombinin derecesini yükseltirken veya sobanın kapağını açarken elimiz titriyor desek yeridir. Hatta bazen faturayı görünce ısınmak yerine stresten terlediğimiz bile oluyor, değil mi? İşin şakası bir yana, ay sonunda cebimizden çıkan o paralar sadece birer rakam değil; aslında küresel bir satranç oyununun, bizim hanelerimize yansıyan küçük birer sonucudur. Gelin, bu kış ısınırken aslında neyin bedelini ödediğimize ve arka planda dönen o büyük dolaplara hep birlikte, uzman bir gözlükle bakalım.

Hayat sevince güzel şarkısında olduğu gibi dünyayı döndüren şeyin sevgi olmasını çok isterdik ama maalesef modern dünyayı döndüren asıl güç enerji. Bugün Arap Baharı dediğimiz o büyük toplumsal olayları, sadece halkların özgürlük talebi zannetmek biraz saflık olur. Irak'taki bitmek bilmeyen kargaşa, Suriye'de yaşanan yönetim krizleri ve iç savaş; hepsinin temelinde enerji piyasasına hakim olma arzusu yatar. Bir dönem ABD'nin "demokrasi götürüyorum" diyerek girdiği coğrafyalara bakarsanız, tesadüf bu ya, hepsinin petrol veya doğalgaz zengini olduğunu görürsünüz. Tıpkı şimdi Venezuela üzerinde oynanan oyunlar gibi. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olduğu için, oradaki siyasi çalkantılar asla sadece "iç mesele" değildir. Yani küresel güçler, enerji vanasını kimin tutacağı konusunda bilek güreşi yaparken, faturayı maalesef hem o ülkelerin masum halkları hem de bizim gibi enerji ithalatçısı ülkelerin vatandaşları ödüyor.

Ülkemiz bu devasa enerji okyanusunun tam ortasında, adeta bir köprü gibi duruyor. Jeopolitik önemimiz, sadece kıtaları birbirine bağlamamızdan değil, enerji yollarının tam kalbinde olmamızdan kaynaklanıyor. Ek olarak da son yıllarda Karadeniz'de bulunan doğalgaz rezervleri ve Doğu Anadolu'daki petrol aramaları, işte bu yüzden hayati önem taşıyor. Enerjide dışa bağımlılığımızı kırmak, sadece cebimizi değil, ticari ve siyasal bağımsızlığımızı da korumak demek. Akdeniz'de ise sular sadece rüzgardan dalgalanmıyor; Kıbrıs adası, etrafındaki kıta sahanlığı haklarımız için bir kale niteliğinde. Diğer yandan İsrail'in Gazze şeridinde uyguladığı soykırımın bir diğer, az konuşulan sebebi de Gazze kıyılarındaki zengin doğalgaz yataklarına hakim olma arzusudur. Yani mesele sadece toprak değil, o toprağın altındaki ve kıyısındaki servettir.

Yazının Devamı

Haftaya bakış: Aralığa giriş

Bu hafta bilgisayarımı açtım, portföyüme baktım… Dedim ki: “Acaba Bist değil de, gümüş mü, yoksa altın mı, Nasdaq mı bana tebessüm edecek?” Tabii sonra baktım ki bazı şeyler gerçekten tebessüm etmeye değermiş. Buyurun, birlikte bakalım.

BIST 100 endeksi, 10 bin puan altına düşmediği gibi 11 bin puan seviyesini test etmesine rağmen orada kalıcı olamadı, hafta boyunca dalgalı seyir izleyip, sonunda neredeyse hiç değişmeden ( yüzde 0,22 düşüşle) kapattı. Ancak bu “genel durgunluk”, her hisseyi aynı şekilde etkilemedi. Özellikle bankacılık sektörü ve özel olarak da Halkbank (HALKB) hissesi yüzde 20,91 ile haftanın en çok kazandıranı oldu. Bu tablo, banka sektöründe bir “ferahlama sinyali” gibi görünüyor, ama sadece bankacılık için değil tüm ekonomi için bir ferahlamaya işaret edebilir. Faiz indirimi için bir alan açılabilir. Keza faiz indirimi için kış mevsimini işaret etmiştim daha önceden de.

Bu yılın parlayan yıldızı belli: Gümüş. Gümüş, yılbaşından beri yaklaşık 2 katına çıkan fiyatı ile değerli metaller arasında lider konumda. Gümüş konusunda uyarılarımızı dinleyen ve yatırımını gümüşte tutanları hem tebrik etmek gerek. Diğer tarafta ise biraz temkin var: Kripto Varlıklar hâlâ durgun; “balina” adı verilen büyük yatırımcıların çoğu bu trenden çoktan indi. Eğer kriptoda yatırımınız var ve çıkmak için fırsat arıyorsanız 90-100 bin dolar sevilerini göreceği kısımda geriye kalan büyük yatırımcıların çıkma ihtimalini yüksek görüyorum.

Yazının Devamı

Ekonomiye tersten bakış

Günlük hayatta her şeye hep düz bakmaya alışığız. Gelir-giderlerimiz, market etiketi, maaş bordrosu, kira kontratı… Ne görüyorsak onu düz gerçek sanıyoruz. Ama her şey öyle düz hesap değil. En mantıklı gibi görünen her çözümün ucunda çoğu zaman başka bir düğüm gizli. Bugün biraz da bu gizli düğümlere bakacağız; hem hafif bir tebessümle hem de sağlam bir muhakeme ile.

Ekonomi her şeyden önce bir denge işidir. Ancak bu denge sadece “gözle görülen” ile kurulmaz; arkadaki dinamikleri anlamadan verilen her karar ve yapılan her yorum, tıpkı yamuk (ve hatta kırık) bir cetvelle ölçüm yapmaya benzer. Mesela çok konuşulan “vatandaşlık maaşı.” Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Oysa bilimsel temelden bakınca, böyle bir uygulama geniş çaplı enflasyonun kapısını aralar. Çünkü maaşı sadece siz almayacaksınız; kasap da alacak, manav da, bakkal da… Paranın değeri gözünde küçülen herkes, sattığı ürüne “Biraz daha zam yapayım” der. Denge kayar, fiyatlar koşar. Yatarız kalkarız hop ordayız: HİPERENFLASYON. Başka bir açıdan aynı şey market fiyatlarında da geçerli: Bir ürünün pahalı olup olmadığını market çalışanına sorarak öğrenemezsiniz; asıl bilgi, rakiplerde ve tüketici yorumlarında saklıdır. Çünkü kimse ürününü kötülemez.

Bu tersten bakış her yerde ihtiyacımız var aslında. Pazardan bir örnek verelim. “Bize gelişi şu kadar lira” cümlesi yıllarca kulağımıza kazındı. Oysa hem öyle değildir, hem de ticarette maliyet tek başına fiyatın kaderi değildir. Hatta kimi zaman ürünler zararına bile satılır; çünkü elde bekletmenin getirdiği stok maliyeti, asıl yükü oluşturur. Pandemide petrolün negatif fiyatlanması buna tarihî bir örnektir. Alana üstüne para verilen bir emtia… Çünkü depolama maliyeti, ürünün kendisinden pahalıydı ve herkes gerekirse üstüne para bile veririm dedi. Elbette bu pazarcılar için geçerli değil. Ancak yıllar evvel bir pazarcıdan aynı şekilde “bana gelişi 10 lira” dediği ürünü ablam daha ucuza almıştı. Eve gelince fark ettik nasıl yani dedik. Cevap basit yalan söylemek dilimize yuva yapmıştı. İşini dürüstçe yapan pazarcılar elbette varlar ve hepsine minnettar olmalıyız ama çürük elmalar da var elbette.

Yazının Devamı