Bir şehir sessizce değişiyor… Kırıkkale’de kaybettiğimiz şey aslında ne?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Bazı şehirler vardır…

İnsan oradan ayrıldığında bile şehrin sesi kulağından gitmez.

Bir sokakta akşamüstü oynayan çocukların sesi…

Mahalle bakkalının önünde tabureye oturmuş yaşlıların sohbeti…

Fırından çıkan ekmeğin kokusu…

Sabah erkenden işe giden insanların telaşı…

Bir düğünde bütün mahallenin aynı avluda toplanması…

Ve en önemlisi, birbirini tanıyan insanların “Nasılsın?” diye sorduğunda gerçekten cevabını merak etmesi…

Kırıkkale biraz böyle bir şehirdi.

Belki hâlâ öyle.

Ama artık bazı şeylerin değiştiğini hepimiz hissediyoruz.

Sadece yüksek binalar yükselmiyor.

Sadece yeni yollar açılmıyor.

Sadece eski dükkânların yerini yenileri almıyor.

Şehrin kendisi değişiyor.

Ve bazen insanın aklına şu soru geliyor:

Biz büyüyor muyuz, yoksa yavaş yavaş birbirimizi mi kaybediyoruz?

Çocukluğumuzu düşünelim.

Bir mahallenin sınırları bugünkü kadar geniş değildi belki.

Ama insanları birbirine çok daha yakındı.

Bir evde yemek pişmiyorsa komşu kapıyı çalardı.

“Bizde fazla yemek var, alın.”

Bir çocuk hastalandığında mahallede herkes duyardı.

Bir düğün olduğunda sadece gelin ve damadın ailesi değil, neredeyse bütün mahalle hazırlanırdı.

Bir cenaze olduğunda insanlar işini gücünü bırakıp giderdi.

Birinin başına bir iş geldiğinde “Bana ne?” denmezdi.

Çünkü insanlar birbirlerinin hayatına biraz olsun dokunurdu.

Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını bilmiyor.

Yan yana park eden iki otomobilin sahipleri birbirini tanımıyor.

Asansörde karşılaşan insanlar göz göze gelmekten kaçınıyor.

Herkesin telefonu var.

Ama birbirimize ayıracak birkaç dakikamız yok.

Belki de modern hayatın bize yaptığı en büyük şey bu:

Bizi birbirimize daha fazla bağladığını söylerken aslında birbirimizden uzaklaştırması.

Bana göre Kırıkkale’nin en büyük zenginliği hiçbir zaman binaları olmadı.

Ne caddeleri…

Ne alışveriş merkezleri…

Ne yeni yapılan parkları…

Ne de betonla büyüyen mahalleleri…

Kırıkkale’nin asıl zenginliği insanıydı.

Esnafıydı.

Mahalle kültürüydü.

Köyden şehre gelen insanın getirdiği geleneklerdi.

Düğünleriydi.

Bayramlarıydı.

Komşuluklarıydı.

Bir tabak yemeğin kapıdan kapıya dolaşmasıydı.

Bir çocuğun mahalledeki bütün büyüklerden çekinmesi ama aynı zamanda hepsinin onu koruyacağını bilmesiydi.

Bugün bunların bir kısmı hâlâ var.

Ama giderek azalıyor.

Ve korkarım ki biz bunun değerini ancak tamamen kaybettiğimizde anlayacağız.

Bunu düşünmek bile insanın içini burkuyor.

Bir gün çocuklarımız büyüyecek.

Onlara,

“Eskiden mahallede herkes birbirini tanırdı.”

diyeceğiz.

Belki şaşıracaklar.

“Gerçekten mi?”

diye soracaklar.

“Evet.”

“Nasıl yani?”

“Bir komşunun başına bir şey geldiğinde herkes yardım ederdi.”

“Niye?”

İşte bu soruya cevap vermek zor.

Çünkü bugün yardım etmek için bile bazen önce bir sosyal medya paylaşımı gerekiyor.

Bir sokakta yaşlı bir insan yalnız yaşıyor olabilir.

Yanındaki dairede ise her gün yüzlerce insan girip çıkıyor.

Ama kimse onun yalnız olduğunu bilmiyor.

Çünkü kapılarımız birbirine yakınlaştıkça hayatlarımız uzaklaştı.

Bir şehrin eski binalarını yıkabilirsiniz.

Yerine daha sağlamını yapabilirsiniz.

Eski yolları değiştirebilirsiniz.

Yeni caddeler açabilirsiniz.

Parkları yenileyebilirsiniz.

Ama bir şehrin hafızasını betonla yeniden inşa edemezsiniz.

Bir mahallede yıllarca yaşayan bakkalın hikâyesini yeni açılan markette bulamazsınız.

Yetmiş yaşındaki bir amcanın anlattığı eski Kırıkkale hikâyesini internetten okuyamazsınız.

Bir annenin düğün hazırlığında yaptığı geleneksel yemeğin tadını zincir restoranın menüsünde bulamazsınız.

Çünkü şehir sadece taş ve betondan oluşmaz.

Şehir, insanların birbirleriyle kurduğu bağdır.

Bir şehirde yaşlı insanlar varsa, o şehir aslında yürüyen bir arşive sahiptir.

Ama biz o arşivi dinlemiyoruz.

Oysa bir Kırıkkaleli yaşlıya oturup,

“Eskiden buralar nasıldı?”

diye sorsanız saatlerce konuşabilir.

Hangi mahallenin nasıl kurulduğunu anlatır.

Hangi dükkânın yıllarca açık kaldığını söyler.

Kimlerin hangi mesleği yaptığını hatırlar.

Hangi düğünde ne yaşandığını bilir.

Hangi kışın ne kadar sert geçtiğini anlatır.

Kimlerin şehre geldiğini, kimlerin gittiğini hatırlar.

Bugün Google’da bulamadığınız onlarca hikâye, belki de bir apartman dairesinde yaşayan 80 yaşındaki bir insanın hafızasında duruyor.

Ve biz o hikâyeleri kaydedemiyoruz.

Çünkü yaşlılarımız sustukça şehir biraz daha unutuyor.

Ekonomik kayıplar telafi edilir.

Yıkılan bina yeniden yapılır.

Bozulan yol yeniden asfaltlanır.

Kapanan dükkânın yerine yenisi açılır.

Ama unutulan bir hikâye geri gelmez.

Kaybolan bir gelenek bazen bir daha yaşatılmaz.

Çocukluğunda gördüğü bir düğün geleneğini anlatabilecek son kişi öldüğünde, o gelenek de onunla birlikte gider.

İşte bu yüzden şehirlerin sadece yollarını, binalarını ve nüfusunu değil, hafızasını da korumamız gerekiyor.

Bence bugün Kırıkkale olarak kendimize sormamız gereken en önemli soru bu.

Çocuklarımıza ne bırakacağız?

Yeni binalar mı?

Yeni yollar mı?

Daha büyük alışveriş merkezleri mi?

Daha fazla otomobil mi?

Yoksa hatırlayabilecekleri bir şehir mi?

Çünkü çocuklarımızın gelecekte hatırlayacağı şey sadece yaşadığı ev olmayacak.

Mahallesini hatırlayacak.

Okul yolunu hatırlayacak.

İlk arkadaşını hatırlayacak.

İlk bisikletini sürdüğü sokağı hatırlayacak.

Babasının götürdüğü parkı hatırlayacak.

Annesinin yaptığı yemeği hatırlayacak.

Dedesiyle yaptığı sohbeti hatırlayacak.

Ve yıllar sonra başka bir şehirde yaşarken,

“Kırıkkale’de bizim mahallede…”

diye başlayan cümleler kuracak.

İşte şehir dediğimiz şey tam olarak budur.


Bazen hayatı değiştirmek için büyük projelere ihtiyacımız yok.

Bir komşuya selam vermek yeter.

Mahalledeki yaşlı bir insanın kapısını çalmak yeter.

Çocuğumuzu parka götürüp telefonu birkaç saat kenara bırakmak yeter.

Bir esnaftan alışveriş yaparken iki dakika sohbet etmek yeter.

Büyüklerimizin anlattığı hikâyeleri kaydetmek yeter.

Anneannelerimizin, babaannelerimizin tariflerini yazmak yeter.

Eski fotoğrafları saklamak yeter.

Çünkü bunların her biri küçük gibi görünür.

Ama şehirlerin hafızası küçük şeylerin birikiminden oluşur.

Belki de hepimiz bu şehre biraz daha dikkatli bakmalıyız.

Her gün geçtiğimiz caddenin hikâyesini merak etmeliyiz.

Her gün önünden geçtiğimiz eski binanın geçmişini sormalıyız.

Mahallemizin adının nereden geldiğini öğrenmeliyiz.

Köylerimizin isimlerini araştırmalıyız.

Büyüklerimizin anlattıklarını dinlemeliyiz.

Çünkü bir şehri gerçekten tanımak için haritaya bakmak yetmez.

İnsanlarını tanımak gerekir.

Son söz

Kırıkkale değişiyor.

Bunu durduramayız.

Zaten durdurmamız da gerekmiyor.

Şehirler değişir.

İnsanlar değişir.

Mahalleler değişir.

Yeni nesiller gelir.

Yeni hayatlar kurulur.

Bunların hepsi hayatın doğal akışıdır.

Ama değişirken bir şeyi kaybetmemeliyiz:

Kendimizi.

Çünkü şehirlerin kaderini sadece belediye binalarında alınan kararlar belirlemez.

O şehrin insanlarının birbirine nasıl davrandığı da belirler.

Komşusuna selam veren insan…

Yaşlısının elini tutan genç…

Mahallesindeki çocuğu koruyan esnaf…

Düğününe komşusunu çağıran aile…

Cenazesinde saf tutan insan…

Köyünün hikâyesini anlatan dede…

Bunların tamamı şehrin gerçek mimarlarıdır.

Belki de bugün Kırıkkale'nin ihtiyacı daha fazla beton değil.

Biraz daha hatırlamak.

Biraz daha dinlemek.

Biraz daha selamlaşmak.

Biraz daha yan yana durmak.

Ve en önemlisi…

Birbirimize yeniden “Nasılsın?” diye sorduğumuzda, gerçekten cevabını beklemek.

Çünkü bir şehir, insanlarını kaybetmeye başladığında küçülür.

Ama insanlar birbirini yeniden bulduğunda…

Bir şehir yeniden büyümeye başlar.