Sahipsiz göçler: Mevsimlik işçilerin yol hikayesi

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Siyaset meydanlarında büyük laflar edilir, bütçe kanunları oylanır, kalkınma paketleri açıklanır... Biz yukarıda kimin neyi paylaştığını, hangi makama kimin oturduğunu tartışırken; her bahar ayıyla birlikte Anadolu’nun kılcal damarlarından sökün eden, sessiz ve devasa bir göç başlar. Bu göçün ne valizleri fiyakalıdır ne de rotası tatil beldeleridir. Onlar, arkalarında bıraktıkları evlerinin kapısını kilitleyip, bir kamyon kasasına ya da eski bir minibüse istiflenerek yollara düşen mevsimlik tarım işçileridir.

Gündem dediğimiz o tek sesli koro onları görmezden gelse de bu ülkenin sofrasındaki her lokmada onların parmak izi, yuttukları tozun kokusu vardır.

ÇADIR KENTLERİN GÖRÜNMEZ ÖMÜRLERİ

Gittikleri yerler, şehirlerin parlak ışıklarının uzağındaki tarlaların kıyılarıdır. Yağmur yağdığında çamura kesen, güneşte kavrulan naylon çadırlar, aylarca onlara yuva olur. Elektriğin, temiz suyun ve en temel insani ihtiyaçların lüks sayıldığı o derme çatma yerleşkelerde bir hayat filizlenir. Çukurova’da pamuk, Karadeniz’de fındık, Ege’de domates, İç Anadolu’da şeker pancarı... Memleketin neresinde topraktan bir zenginlik fışkırıyorsa, bilin ki orada bu sessiz ordunun ayak izleri vardır.

Bu insanlar, göç ettikleri şehirlerin ne yerlisidir ne de yabancısı. Onlar, hasat zamanı ansızın beliren, iş bittiğinde ise arkalarında sadece boş konserve kutuları ve çiğnenmiş topraklar bırakarak kaybolan birer gölgedirler.

Sofranıza koyduğunuz fındığın, salatanıza doğradığınız domatesin arkasında kaç çocuğun yarım kalmış eğitim hayatı, kaç annenin çadır önündeki dumanlı ocağı saklıdır; bunu hiçbir market fişi yazmaz.

YARIM KALAN DEFTERLER, ERKEN BÜYÜYEN ÇOCUKLAR

Bu göçün en ağır faturasını ise çocuklar öder. Akranları şehirlerde okullarının son dönemecini dönerken, bu çocuklar Nisan ayında çantalarını toplamak, defterlerini yarım bırakmak zorunda kalırlar. Onların dersliği tarlalar, öğretmenleri ise hayatın ta kendisidir. Güneşin altında, yaşlarından büyük çuvalları taşırken büyürler.

Eğitimde fırsat eşitliğinden, parlak geleceklerden bahsettiğimiz o süslü panellerde bu çocukların adı geçmez. Oysa bir ülkenin gerçek kalitesi, en korumasız evladına sunduğu imkanla ölçülür. Geleceği tarladaki çamurun içinde kaybolan her çocuk, bu ülkenin yarınından koparılan birer tuğladır.

YOL KENARINDAKİ KAZALAR VE KISA ÖMÜRLÜ MANŞETLER

Mevsimlik işçiler, televizyon haberlerine genellikle sadece tek bir şekilde konu olurlar: Yol kenarında devrilen bir traktör römorku veya şarampole yuvarlanan bir minibüs haberiyle... O zaman birkaç saniyeliğine ekranlarda isimleri okunur, "X işçi hayatını kaybetti" denir ve hemen ardından bir sonraki magazin ya da siyaset haberine geçilir. O kazada devrilen sadece bir araç değildir; bir ailenin umudu, o yılın ekmek parası ve insanca yaşama gayretidir.

Onların canı, nakliye maliyetlerini düşürmek için üst üste istiflendikleri o güvensiz araçların kasalarında ucuzlatılır. Denetimlerin gevşekliği, aracıların insafı ve sistemin boşlukları arasında bu insanların hayatı her gün pamuk ipliğine bağlı olarak akıp gider.

VİCDANIN SINIRI TOPRAĞIN SINIRIDIR

Gerçek gündem, bu ülkenin tarımsal üretimini sırtlayan, bizi doyuran ama kendileri tam anlamıyla doyamayan bu insanların insanca yaşama hakkını teslim etmektir. Onları sadece hasat zamanı hatırlanan iş güçleri olarak görmek büyük bir vicdani körlüktür.

Çadırların altına insani yaşam koşulları taşınmadığı, çocukların ellerine pamuk çuvalı yerine kalem verilmediği ve yollardaki güvenlikleri tam anlamıyla sağlanmadığı sürece, tarımda attığımız hiçbir başarı nutku samimi olmayacaktır. Yüzümüzü, o naylon çadırların arasından gökyüzüne umutla bakmaya çalışan nasırlı ellere dönmek, bu topraklarda yaşayan herkesin ortak ödevidir.