İdris Avcı

İdris Avcı

O defterde bir şey fark ettim…

Bazı şeyler vardır; değeri yeni alındığında değil, yıllar geçtikten sonra anlaşılır.

Geçen gün, tozlu bir çekmecenin içinde eski bir defter buldum. Sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmış… Ama içindeki yazılar hâlâ dimdik ayakta duruyordu.

O defter, bir zamanlar büyük hayaller kuran birinin sessiz tanığıydı. Belki bir öğrenci, belki bir çırak, belki de hayata yeni atılan bir genç… Satır aralarında umut vardı, telaş vardı, biraz da korku.

Yazının Devamı

Bir çay, üç hayat ve aynı soru: Biz ne zaman bu hale geldik?

Sabahın erken saatiydi.

Henüz şehir tam uyanmamıştı ama o küçük çay ocağı açıktı. İçeride eski bir çay ocağı, duvarda solmuş bir takvim, masada yarım kalmış bir sohbetin izleri…

Ali Usta her zamanki gibi ilk çayı koydu. Kapıdan içeri giren ilk müşteri Mehmet oldu.

Yazının Devamı

Yaşamak mı, yaşadığını göstermek mi? Nispet çağında iç huzuru bulmak

Hiç fırtınalı bir günde denize baktınız mı? Suyun yüzeyi hırçındır, dalgalar birbirini döver, köpükler havada uçuşur. Ama biraz derine, metrelerce aşağıya indiğinizde bambaşka bir dünya vardır: Muazzam bir sessizlik, ağır bir sükûnet ve kendi ritminde akan bir hayat.

İnsan ruhu da tıpkı o deniz gibidir. Dışarıdan bakıldığında gündelik koşturmacalar, telaşlar, anlık öfkeler ve dipleri görünmeyen heveslerle doludur. Oysa derine indiğimizde, altında yatan tek bir ortak arayışımız vardır: Anlaşılmak ve kabul görmek.

Peki, hepimiz aynı şeyi arıyorken neden bu kadar farklı kıyılara vuruyoruz?

Yazının Devamı

Bir gün herkes aynı yere baktı, kimse gökyüzünü görmedi

Sabahın erken saatleri.

Şehrin üzerinde gri bir gökyüzü vardı.

Yağmur yağacak gibiydi ama henüz tek damla düşmemişti.

Yazının Devamı

Aynı sokak, farklı insanlar: Mahalle hayatı nasıl değişti?

Bir zamanlar mahalle denildiğinde akla sadece evlerin yan yana sıralandığı bir yer gelmezdi. Mahalle; bir düzenin, bir alışkanlığın, bir hayat biçiminin adıydı. Aynı sokaktan geçen insanların birbirini tanıdığı, sabah selamının eksik olmadığı, akşam ışıkları yanarken kapıların yarı açık kaldığı bir yaşam kültürüydü.

Bugün ise aynı sokaklarda yürüyen insanlar var ama çoğu birbirine yabancı. Aynı apartmanda yıllarca yaşayanlar bile bazen sadece kapı numarasından ibaret kalıyor. Oysa eskiden bir apartman, sadece beton bir yapı değil; içinde hikâyeler biriktiren küçük bir dünyaydı.

Mahalle kültürünün en güçlü yanı “tanıdıklık hissi”ydi. İnsanlar birbirini sadece yüzünden değil, sesinden, yürüyüşünden, hatta kapı açılışından bile tanırdı. Bir çocuğun sokağa çıkması, tüm mahallenin gözünün üzerinde olması demekti. Bu bir baskı değil, bir sahiplenme duygusuydu. Çünkü o çocuk sadece bir ailenin değil, mahallenin çocuğuydu.

Yazının Devamı

Kira yükü artıyor: Maaşlar evi değil sadece kirayı karşılıyor

Son yılların en yakıcı gündem maddelerinden biri, hiç kuşkusuz konut piyasasında yaşanan akılalmaz fiyat artışları. Bir zamanlar orta sınıfın en temel güvencesi, emekliliğin garantisi ve aile kurmanın ilk şartı sayılan "başını sokacak bir ev sahibi olmak", bugün geniş kesimler için ulaşılması imkânsız bir hayale dönüştü. Şehirler devasa şantiyelere, gökyüzüne uzanan rezidanslara ev sahipliği yaparken; o binaların gölgesinde yaşayan milyonlarca insan barınma krizinin ortasında yaşam mücadelesi veriyor.

Mesele sadece konut satış fiyatlarının astronomik seviyelere ulaşması değil. Asıl kriz, kiralık ev piyasasında yaşanan ve toplumsal huzuru etkileyecek boyutlara varan tırmanışta yatıyor. Maaşının yarıdan fazlasını, hatta bazen tamamını sadece başını soktuğu bir eve vermek zorunda kalan çalışanlar, her kira döneminde yeni bir tahliye ya da fahiş zam korkusuyla yüzleşiyor. Mahkeme salonları ev sahibi-kiracı davalarıyla dolup taşarken, komşuluk ilişkilerinin yerini hukuki ihtilaflar ve gerginlikler alıyor.

Bu derin ekonomik dönüşümün yarattığı sosyolojik tahribatı birkaç ana başlıkta özetlemek mümkün:

Yazının Devamı

Modern çağın hastalığı: Her şeye yetişirken hayatı nasıl kaçırıyoruz?

Sabah alarm çalıyor. Gözümüzü açar açmaz telefona bakıyoruz.

Kaç mesaj geldi? Kim ne paylaşmış? Dünyada ne olmuş? Ekonomi ne durumda?

Kim ne söylemiş? Hangi haber gündeme düşmüş?

Yazının Devamı

En çok kaybettiğimiz şey birbirimize tahammül

Bir toplumun gücünü ölçmek için sadece büyük projelere, kalabalık meydanlara ya da yüksek sesli tartışmalara bakılmaz. Asıl ölçü, insanların birbirine ne kadar tahammül edebildiğidir. Çünkü birlikte yaşamak, sadece aynı coğrafyayı paylaşmak değil; aynı zamanda farklılıklarla yan yana durabilme becerisidir.

Bugün dönüp baktığımızda en büyük kaybımızın tam da burada olduğunu görüyoruz.

Eskiden farklı olmak bu kadar zor değildi. Aynı mahallede farklı düşünceler, farklı hayatlar yan yana yaşayabiliyordu. İnsanlar anlaşamayabilir ama yine de selamlaşırdı. Tartışma olurdu ama düşmanlık doğmazdı. Aynı sokakta yaşayan insanlar, bayramda birbirinin kapısını çalar, cenazede omuz omuza dururdu. Fikir ayrılıkları, ilişkileri tamamen koparan bir unsur değildi.

Yazının Devamı

Bir şehir sessizce değişiyor… Kırıkkale’de kaybettiğimiz şey aslında ne?

Bazı şehirler vardır…

İnsan oradan ayrıldığında bile şehrin sesi kulağından gitmez.

Bir sokakta akşamüstü oynayan çocukların sesi…

Yazının Devamı

Görünmez bir yarışın yorgunları: Kendi zamanında yaşayabilmek

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sokağa adım attığınızda, etrafınızdaki insanların yüz ifadelerine hiç dikkatlice baktınız mı? Otobüs duraklarında bekleyenlerin, trafikte sıkışıp kalanların ya da bir çay ocağında dalgınca bardağı çevirenlerin gözlerinde ortak, tanıdık bir gölge var: Yetişilemeyen bir şeylerin endişeli telaşı. Sanki görünmez bir hakem düdüğünü çalmış, herkes aynı anda aynı bitiş çizgisine doğru koşmaya başlamış gibi bir hal içindeyiz. Peki ama biz hangi ara, kimin belirlediği bir kulvarda yarıştığımızı bilmeden bu kadar yorulduk?

Günümüz insanının sırtındaki en ağır yük, şüphesiz ki toplumun kurguladığı o acımasız takvimdir.

Bize daha çocukluktan itibaren kuralları örtülü bir hayat haritası sunuluyor: Yirmili yaşların başında okul bitmeli, yirmi beşinde meslek sahibi olunmalı, otuzuna basmadan evlilik ve düzen kurulmalı, kırkında ise hayatın tüm ekonomik ve sosyal garantileri elde edilmiş olmalı... Birisi oturmuş, insan ömrünü bir fabrika üretim bandı gibi aşamalara bölmüş ve herkesin aynı hızda, aynı kalıptan çıkarak bu aşamaları tamamlamasını beklemiş. Oysa ne parmak izlerimiz aynı bu dünyada ne de ruhumuzun olgunlaşma mevsimleri.

Yazının Devamı

Gündelik hayatta unuttuğumuz zarafet ve nezaket

"Eskiden bir tebessüm sadaka, bir 'eyvallah' teşekkür, bir 'kusura bakma' ise kalplerdeki kırgınlığı silen en zarif silgiydi. Şimdiyse gündelik ilişkilerimizde kabalığı 'özgüven', inceliği ise 'zafiyet' sanan garip bir yanılgının içinde sürükleniyoruz."

Günün herhangi bir saatinde, kalabalık bir caddede yürürken ya da bir otobüs durağında beklerken insanların yüz ifadelerine ve birbirleriyle kurdukları diyaloglara hiç dikkat ettiniz mi?

Mümkün olan en sert bakışlar, en tahammülsüz ses tonları ve sanki her an bir çatışmaya girmeye hazır gibi duran gergin beden dilleri... Birinin kazara omzuna dokunduğunuzda yükselen o sert bakışlar, asansörde karşılaşılan komşuya çok görülen bir "günaydın", kasada ödeme yaparken yüzüne bile bakılmayan çalışana esirgenen bir "kolay gelsin"...

Yazının Devamı

Rakamların ötesindeki ekonomi: Enflasyonun açtığı derin çatlaklar

Ekonomi denince akla ilk olarak istatistikler, faiz oranları, döviz kurları ve büyüme grafiklerindeki iniş çıkışlar gelir. Ekrana yansıyan yeşil veya kırmızı oklar, uzmanların teknik terimlerle yaptığı karmaşık analizler meseleyi sanki sadece finansal bir denklemiş gibi gösterir. Oysa ekonomi, en yalın tanımıyla insanların birbiriyle kurduğu güven ilişkisi, emeğin hak ettiği değeri bulması ve geleceğe güvenle bakabilme yetisidir.

Bugün yaşadığımız ekonomik sıkıntıların en yıpratıcı boyutu, cüzdanlarımızdaki hafiflemeden ziyade toplumsal ahlak, çalışma arzusu ve insani ilişkiler üzerinde bıraktığı tahribattır. Fiyat istikrarsızlığı, sadece matbaada basılan paranın değerini düşürmez; zamanla sözün, emeğin ve nitelikli üretimin de değerini eritir.

Enflasyonist bir ortamda karşılaştığımız asıl tehlike, fiyattaki artıştan ziyade bir şeyin kaça satılması gerektiğine dair zihinsel pusulamızı kaybetmemizdir.

Yazının Devamı

Ustalık kültürü nasıl yok oldu?

Geçen gün mahallede ahşap tamircisinin dükkanına uğradım. Yaşlı usta, elindeki eski bir sandalyenin zımparasını yaparken parmaklarının ucuyla ahşabın dokusunu hissediyor, adeta onunla konuşuyordu. "Usta" dedim, "Yanında hiç genç görmüyorum, bir çırak almadın mı?"

Usta acı acı güldü, elindeki zımparayı bıraktı: "Oğlum, kimse artık yıllarca bir şeyin tozunu yutmak istemiyor. Herkes ilk günden usta olmak, hemen çok kazanmak istiyor. Sabır bitti, çıraklık bitti; dolayısıyla ustalık da bitti."

Ustanın o dükkânda söylediği bu cümleler, sadece kaybolan bir zanaatın değil, toplumca kaybettiğimiz nitelik, emek ve sabır ahlakının ağıtıydı.

Yazının Devamı

Diploma çılgınlığı ve boş kalan atölyeler: Biz neyi, kimi yetiştiriyoruz?

Bugün evinizin bir su borusu patlasa, aracınızın motoru arıza yapsa ya da özenle yaptırmak istediğiniz bir ahşap kütüphane için iyi bir marangoza ihtiyaç duysanız neyle karşılaşırsınız? Günlerce süren arayışlar, bulunamayan ustalar, "haftaya ancak gelirim" diyen yoğun takvimler ve yüksek maliyetler...

Bir tarafta işini hakkıyla yapacak zanaatkar ve usta bulmakta yaşanan bu derin kriz; diğer tarafta ise elinde üniversite diplomasıyla kafelerde oturan, iş bulamayan ve geleceğe kaygıyla bakan yüz binlerce genç. Sırf bu yaman çelişki bile, toplum olarak son yıllarda nerede hata yaptığımızı gözler önüne seriyor.

Herkes masa başında toplumsal bir illüzyon

Yazının Devamı

Gündem değil, geçim derdi: Sessiz çoğunluğun hikâyesi

Türkiye’de gündem hiç boş kalmıyor. Bir gün siyaset, ertesi gün ekonomi, sonra başka bir tartışma… Başlıklar değişiyor ama insanların hayatındaki temel sorun pek değişmiyor: geçim derdi. Televizyon ekranlarında hararetli tartışmalar sürerken, sokakta hayat çok daha sade ama çok daha gerçek bir mücadeleyle akıyor.

Sabah erken saatlerde işe gitmek için yola çıkan bir işçi, akşam eve döndüğünde cebinde ne kaldığını hesaplıyor. Pazara çıkan bir emekli, fileyi nasıl dolduracağını düşünüyor. Gençler ise gelecek planı yapmaktan çok, bugünü nasıl idare edeceğini çözmeye çalışıyor. Gündem yukarıda hızlı değişiyor ama aşağıda hayat aynı ağırlıkla devam ediyor.

Son yıllarda en çok duyduğumuz kelimelerden biri “zam.” Elektrikten suya, gıdadan kiraya kadar hemen her alanda yaşanan artışlar, insanların günlük yaşamını doğrudan etkiliyor. Ancak mesele sadece fiyatların yükselmesi değil. Asıl sorun, gelirlerin aynı hızda artmaması. Bu dengesizlik, toplumun geniş kesimlerini sessiz ama derin bir baskı altına alıyor.

Yazının Devamı

Mevsimleri en son ne zaman hissettik?

Son zamanlarda kafanızı kaldırıp gökyüzüne, bir ağacın yaprağına ya da toprağın o yağmur sonrası yayılan kokusuna ne kadar vakit ayırdınız? Sokağa çıktığımızda, caddelerdeki o amansız koşturmacanın ortasında zihnimiz hep aynı yere kilitlenmiş durumda: Bir sonraki randevuya yetişmek, faturaları denkleştirmek, en şık semtlerdeki yüksek binaların gölgesinde kendimize yer açmak... Modern dünya bize öyle devasa şehirler, öyle parıltılı caddeler inşa etti ki, ayaklarımızın altındaki o canlı, bizi besleyen toprağı tamamen unuttuk.

Bizler artık mevsimleri takvim yapraklarından ya da vitrinlerdeki kıyafet değişimlerinden takip eden "beton taşralıları" hâline geldik. Peki, o parıltılı cam kulelerin içinde, doğanın o dürüst ve kadim ritmini nerede düşürdük?

Asfaltın Üzerindeki Sahte İhtişam

Yazının Devamı

Çok şey biliyoruz, hiçbir şeyi hissetmiyoruz

Son zamanlarda dikkatinizi çekti mi? Etrafımızdaki herkes, her konuda dünyanın en bilgini edasıyla konuşuyor. Kahve masalarından sokak röportajlarına, meclislerden en şık semtlerdeki lüks restoranların masalarına kadar her yerde kesintisiz bir fikir beyan etme yarışı var. Ekonomi, siyaset, tarih, sosyoloji, uluslararası ilişkiler... Kimsenin "Bilmiyorum, bu benim alanım değil" dediğini duyamazsınız. Herkesin cebinde, her kilidi açacağını sandığı hazır cümleler, parıltılı kalıplar var.

Peki, bu kadar çok şey bilinen, bu kadar çok konuşulan bir dünyada, neden niyetler bu kadar sığ, neden adalet bu kadar cılız ve neden insan insana bu kadar yabancı?

Çünkü modern dünya bize bir şeyi feci şekilde yutturdu: Bilgi sahibi olmayı, bilge olmakla karıştırdık. Her şeyi ezbere biliyoruz ama hiçbir şeyin ruhuna, derinliğine ve o harbi gerçeğine dokunamıyoruz. Entelektüel birer obez haline geldik; durmadan tüketiyoruz ama hiçbirini hazmedemiyoruz.

Yazının Devamı

Yaşamayı hangi yaşa erteledik?

İnsanoğlunun uydurduğu en büyük, en konforlu ve en tehlikeli yalan nedir, bilir misiniz? "Hallederiz, daha zamanı var."

Sokağa çıkıp kime dokunsanız, kiminle derin bir muhabbete girişseniz hep aynı geleceğe kaçış hikayesini dinlersiniz. Herkes bugününü feda edip, yarın tam olarak nerede ve nasıl olacağını bilmediği bir "mutluluk adasına" ulaşmaya çalışıyor. Okul bitsin yaşarım, işe gireyim rahatlarım, şu borçlar kapansın nefes alırım, ev-araba alayım dönüp arkama bakarım... Liste uzayıp gidiyor. Ancak kimse farkında değil: Biz hayatı yaşanacak bir tecrübe olarak değil, sürekli ileriye fırlatılan bir takvim yaprağı gibi tüketiyoruz. Yarınların üzerine öyle büyük ipotekler koyuyoruz ki, bugünün elindeki o harbi ve temiz saatleri görmezden geliyoruz.

Peki, durup nefes almayı, gökyüzüne bakmayı ve salt "yaşamayı" hangi yaşa erteledik?

Yazının Devamı

Mutluluklar mutlu olmayan bana...

Eski albümlere bakarken ya da büyüklerimizin "Bizim zamanımızda..." diye başlayan cümlelerini dinlerken içimize oturan o amansız yumruyu hepimiz tanıyoruz artık. Geçmiş kuşağın sıradan, doğal ve olması gerektiği gibi yaşadığı ne varsa, bugün birer lüks tüketim malzemesine dönüştü.

Oysa "Biz aslında Türk gençleri olarak her şeyi hak ediyoruz." Mutlu olmayı, nefes almayı, kaygısızca bir kafede oturup yarını düşünmeden kahve içmeyi... En çok da genç olmayı hak ediyoruz. Ama bugün, koca bir nesil elinden alınmış geleceğinin yasını tutuyor.

Bir insanın en temel içgüdüsüdür yuva kurmak, aidiyet hissetmek, sevdiğinin gözünün içine bakıp korkusuzca bir gelecek planı yapabilmek. "Yaşamak belki de sevdiğin birinin yanında onunla mutlu bir yuva kurmaktı." Eskiler bunu büyük ekonomik buhranların, devasa krizlerin gölgesinde bile bir şekilde başardılar. Evlendiler, çocuk sahibi oldular, mütevazı da olsa huzurlu bir çatı altı kurabildiler. Biz ise sadece izliyoruz. Çünkü bugün, bırakın ev kurmayı, kirayı denkleştirmek bile kahramanca bir mücadele gerektiriyor.

Yazının Devamı

En büyük sorunumuz geçim mi, alışmak mı?

Sokakta kime sorsanız aynı cevabı veriyor:

"Hayat pahalı." Market pahalı.

Kira pahalı. Faturalar pahalı. Ulaşım pahalı.

Yazının Devamı

Sahipsiz göçler: Mevsimlik işçilerin yol hikayesi

Siyaset meydanlarında büyük laflar edilir, bütçe kanunları oylanır, kalkınma paketleri açıklanır... Biz yukarıda kimin neyi paylaştığını, hangi makama kimin oturduğunu tartışırken; her bahar ayıyla birlikte Anadolu’nun kılcal damarlarından sökün eden, sessiz ve devasa bir göç başlar. Bu göçün ne valizleri fiyakalıdır ne de rotası tatil beldeleridir. Onlar, arkalarında bıraktıkları evlerinin kapısını kilitleyip, bir kamyon kasasına ya da eski bir minibüse istiflenerek yollara düşen mevsimlik tarım işçileridir.

Gündem dediğimiz o tek sesli koro onları görmezden gelse de bu ülkenin sofrasındaki her lokmada onların parmak izi, yuttukları tozun kokusu vardır.

Gittikleri yerler, şehirlerin parlak ışıklarının uzağındaki tarlaların kıyılarıdır. Yağmur yağdığında çamura kesen, güneşte kavrulan naylon çadırlar, aylarca onlara yuva olur. Elektriğin, temiz suyun ve en temel insani ihtiyaçların lüks sayıldığı o derme çatma yerleşkelerde bir hayat filizlenir. Çukurova’da pamuk, Karadeniz’de fındık, Ege’de domates, İç Anadolu’da şeker pancarı... Memleketin neresinde topraktan bir zenginlik fışkırıyorsa, bilin ki orada bu sessiz ordunun ayak izleri vardır.

Yazının Devamı

Asansörde kalan ülke

Geçen gün bir binanın asansöründe kaldım. Sadece birkaç dakikalıktı. Ama bana saatler gibi geldi.

İlk başta sakin kaldım. Sonra telefonumu çıkardım. Çekmiyordu. Düğmelere bastım.

Yanıt yok. Kapıyı zorladım. Açılmadı. Bir süre sonra içeride garip bir duygu oluştu.

Yazının Devamı

Unuttuğumuz gerçek gündem: Toprağın küskünlüğü

Her sabah uyandığımızda zihnimizi aynı yorucu döngüyle dolduruyoruz: Döviz kurları, siyasi atışmalar, sınır ötesindeki gerilimler ve bitmek bilmeyen ekonomik spekülasyonlar... Tüm bu gürültünün içinde, ayaklarımızın hemen altındaki sessiz çığlığı duymayı unutuyoruz. Oysa asıl gündem ne meclis koridorlarında ne de uluslararası zirvelerde belirleniyor. Asıl gündem, çatlayan topraklarda, kurumaya yüz tutmuş nehir yataklarında ve pazar tezgahlarındaki etiketlerde yazılıyor.

Toprak bize küsüyor ve biz bu küskünlüğü ancak soframızdaki tabak eksildiğinde fark ediyoruz.

Bugün semt pazarına çıktığınızda bir domatesin, bir bağ maydanozun veya bir kilo soğanın fiyatına bakıp iç geçiriyorsanız, sorunun sadece enflasyon veya lojistik maliyetleri olduğunu düşünmek kolaya kaçmaktır. O etiketin arkasında çok daha derin, çok daha yapısal bir kırılma yatıyor.

Yazının Devamı

Ambalajlı hayatlar, nefessiz ruhlar

​Kırıkkale’nin en güney ucuna, bozkırın sessizliğinin iyice koyulaştığı o tenha tepelere, Çelebi’ye doğru ilerlediğinizde rüzgârın sesi değişir. Burası, modern şehirlerin o parıltılı cam binalarının, devasa alışveriş merkezlerinin ve her köşe başını tutan ışıklı tabelaların tamamen uzağında, zamanın adeta yönünü şaşırdığı bir coğrafyadır. Yol kenarında uzanan tarlaların bittiği yerde, insanı kendine çeken o eski köy evleri başlar.

​Bu evler, beton mikserlerinin gürültüsüyle değil; toprağın, suyun ve samanın bir araya gelip güneşte demlenmesiyle inşa edilmiş o kadim kerpiç evlerdir.

​Geçtiğimiz günlerde, o sessiz mahallelerden birinde, duvarları sıvasız duran eski bir kerpiç evin gölgesine sığındım. Dışarıda bozkırın o kavurucu Haziran güneşi her yeri yakıp kavuruyordu. Cebimdeki telefon, şehirdeki o bitmek bilmeyen işlerin, dijital onayların ve suni gündemlerin stresiyle titreyip duruyordu.

Yazının Devamı