İdris Avcı

İdris Avcı

"Beni çok severdiniz"

Mahallede herkesin bildiği biriydi o. Ne çok konuşurdu ne de dikkat çekmek için çabalardı. Sabah erken saatlerde dükkânını açar, akşam olunca sessizce kapatırdı. Gelenle ilgilenir, gideni uğurlardı. Hepsi bu.

İnsanlar onu tanırdı ama aslında tanımazdı.

Bir gün dükkân açılmadı.

Yazının Devamı

Öyle yaşa ki, vuslatın bayram olsun

Yollar her zaman bir yere çıkmaz... Eski bir mezarlığın duvarına yaslanmış, elindeki bastonu toprağa vura vura yürüyen birini gördüm. Durdu ve bana baktı: "Evlat," dedi, "İnsan dünyayı sırtında taşımaya çalışıyor, oysa dünya sadece ayaklarının altındaki bir tozdur."

Bizler biriktirmeyi "yaşamak" sanıyoruz. Daha çok eşya, daha çok tanınmak, daha çok güç... Ama hayat, biriktirdiklerin değil, vazgeçebildiklerindir. İnanç tam da burada başlar: Eksilerek çoğalmak.

Allah, insana her şeyi verir ama bir şeyi hep saklar: Huzur. O huzur, ancak elindekini bir emanet gibi tuttuğunda gelir. Bir çiçeği koparmadan koklamak, bir canı incitmeden sevmek ve bir sözü kalbi kırmadan söylemek... İnanç budur; ibadet sadece seccadede değil, hayatın her anındaki o ince adalettedir.

Yazının Devamı

Geleceğin en büyük lüksü: Neden artık gerçek ustalar yetişmiyor?

Zanaatkarlık ve ustalık kültürü, modern dünyanın hızına direnebilecek mi? İşte geçmişin birikimi ile geleceğin teknolojisi arasındaki o ince çizgi ve detaylar.

Geçtiğimiz günlerde, şehrin gürültüsünden uzak, eski sanayi sitelerinden birinde ufak bir dükkânın önünde durdum. İçeride, yaşı yetmişi devirmiş bir ustanın, 1970'lerden kalma bir motor bloğunun başında, adeta bir cerrah titizliğiyle çalıştığını gördüm. Yanına yaklaştığımda, bilgisayarlı arıza tespit cihazlarının bulamadığı o ince "tıkırtıyı", sadece parmak uçlarıyla hissederek teşhis ediyordu. İşte o an sormadan edemedim: Zanaatkarlık ve ustalık kültürü, sadece bir geçmiş zaman masalı mı, yoksa geleceğin en büyük lüksü mü?

Günümüzde her şeyin "kullan-at" mantığına büründüğü, bozulan bir parçanın tamir edilmek yerine doğrudan yenisiyle değiştirildiği bir çağdayız. Ancak bu hız tutkusu, beraberinde büyük bir boşluk getiriyor. Bir fotoğraf karesini düşünün; deklanşöre basmak herkesin yapabileceği bir eylemdir. Fakat o kareye ruhu veren, ışığın açısını, gölgenin derinliğini ve o anın hikâyesini bilen bir gözün ustalığıdır. Teknik bilgi her yerden edinilebilir ama "görgü" ve "tecrübe", dijital bir veri tabanından indirilemiyor.

Yazının Devamı

Flu karelerde saklı hayat: Mükemmelliğin ötesinde yaşamak

Geçenlerde eski bir fotoğrafçının dükkânında, deklanşöre yanlışlıkla basılmış onlarca flu fotoğrafın sergilendiği küçük bir köşe gördüm. Net bir yüz yok, manzara belirsiz; sadece hızla akıp giden bir ışık hüzmesi ve ne olduğu anlaşılmayan bir gölge...

Fotoğrafçıya neden bunları sakladığını sorduğumda, "İnsanlar sadece gülümsedikleri anları biriktirir ama asıl hayat bu karelerin arasındaki o görünmez boşluklarda yaşanır" dedi.

Bu cümle, bir insanın mantık süzgecinden geçemeyecek kadar şiirsel ama bir insanın ruhunu etkileyecek kadar gerçekti.

Yazının Devamı

Rayların üzerindeki Bozkır şiiri

Gecenin en karanlık vaktinde, bozkırın ortasında bir ışık hüzmesi görürsünüz bazen. Tekdüze bir tıkırtı eşliğinde usulca kıvrılan o demir yığınları, aslında içinden geçtiği coğrafyanın nabzıdır. Cam kenarına başını yaslamış, karanlıkta sadece kendi aksini izleyen o yorgun yolcular için Anadolu tren garları, sadece birer durak değil; zamanın kısa süreliğine nefes aldığı soluklanma noktalarıdır. Ve bu uzun yolculukların en sessiz, en vakur tanıklarından biri de kırk üç ilin yollarını birbirine düğümleyen Kırıkkale’dir.

Kırıkkale garında geceleri sarı, cılız bir ışık yanar. O ışık, etraftaki sonsuz bozkır karanlığına karşı verilmiş mütevazı bir direniş gibidir.

Bir şehri şehir yapan şey, sokaklarının genişliği değil, sesleridir. Kırıkkale’nin kendine has o ağırbaşlı hüznü, şehrin üzerine çöken MKE (Makina ve Kimya Endüstrisi) fabrikalarının devasa bacalarından yükselen dumanlarla başlar. Sabaha karşı işçilerin mesai saatine yetişmesi, gardan kalkan bir yük treninin tiz ıslığıyla birbirine karışır. Bu, topraktan ve emekten yoğrulmuş, çelik kokan bir bozkır senfonisidir. Cam kenarındaki yolcu bu sesi duyduğunda, aslında tanımadığı binlerce işçinin alın teriyle, evine ekmek götüren kasketli adamların suskunluğuyla göz göze gelir.

Yazının Devamı

Kızılırmak’ın sessizliği ve Kırıkkale’nin unuttuğu su

Kızılırmak kıyısında durduğunuzda ilk fark ettiğiniz şey suyun sesi değil, sessizliğidir. Türkiye’nin en uzun nehri olmasına rağmen, bazı noktalarında neredeyse fısıltı gibi akar. Kırıkkale çevresinde de bu sessizlik, sadece doğanın değil, insanın da bıraktığı bir iz gibi hissedilir.

Bir zamanlar bu suyun çevresi daha canlıydı. Köylüler hayvanlarını sulamaya getirir, çocuklar yaz sıcağında serinlemek için kıyıya koşardı. Şimdi ise kıyılar daha boş, daha mesafeli. Su var ama etrafındaki hayat eski ritminde değil. Bu değişim, sadece iklimin değil, yaşam alışkanlıklarının da değiştiğini gösteriyor.

Şehrin büyümesiyle birlikte suya bakış da değişti. Artık Kızılırmak, günlük hayatın bir parçası olmaktan çok, uzaktan görülen bir manzara hâline geldi. Oysa suyun geçtiği yerler, bir şehrin hafızasını en iyi tutan alanlardır. Çünkü suyun aktığı yerde insanlar da iz bırakır.

Yazının Devamı