Mevsimleri en son ne zaman hissettik?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Son zamanlarda kafanızı kaldırıp gökyüzüne, bir ağacın yaprağına ya da toprağın o yağmur sonrası yayılan kokusuna ne kadar vakit ayırdınız? Sokağa çıktığımızda, caddelerdeki o amansız koşturmacanın ortasında zihnimiz hep aynı yere kilitlenmiş durumda: Bir sonraki randevuya yetişmek, faturaları denkleştirmek, en şık semtlerdeki yüksek binaların gölgesinde kendimize yer açmak... Modern dünya bize öyle devasa şehirler, öyle parıltılı caddeler inşa etti ki, ayaklarımızın altındaki o canlı, bizi besleyen toprağı tamamen unuttuk.

Bizler artık mevsimleri takvim yapraklarından ya da vitrinlerdeki kıyafet değişimlerinden takip eden "beton taşralıları" hâline geldik. Peki, o parıltılı cam kulelerin içinde, doğanın o dürüst ve kadim ritmini nerede düşürdük?

Asfaltın Üzerindeki Sahte İhtişam

Bugün büyük şehirlerin en lüks caddelerinde yürüyoruz. Altımızda son model araçlar, üzerimizde jilet gibi takımlar, ceplerimizde en yüksek unvanların yazılı olduğu kartvizitler... Her şey o kadar steril, o kadar kusursuz ki. Evimizden çıkıp otoparka iniyor, oradan iş yerimize geçiyor ve günü gökyüzünü bile tam görmeyen pencerelerin arkasında tamamlıyoruz. Doğa, modern insan için artık sadece hafta sonları gidilen yapay parklardan ya da tatil beldelerindeki parlatılmış plajlardan ibaret.

Ancak bu sahte konforun arkasında devasa bir ruh yorgunluğu saklanıyor. Çünkü insan, topraktan kopup betona gömüldükçe içindeki o harbi huzuru da kaybediyor. Mevsimlerin geçişini hissetmeyen, bir tohumun çatlayıp filizlenmesindeki o muazzam sabrı görmeyen insan ruhu, zamanla hırçınlaşıyor, sabırsızlaşıyor ve bencilce bir tüketim çılgınlığına sürükleniyor. Fiyatı olan her konforlu alanı satın alabiliyoruz belki; ama değeri olan o tabiatın sessizliğini, toprağın o dertsiz güvenini hiçbir parayla hayatımıza katamıyoruz. Şehir büyüdükçe, insan küçülüyor; binalar yükseldikçe, ruhlar zemin katın karanlığına sıkışıyor.

Sokağın ve Toprağın Ayrılmaz Kardeşliği

Bizler o plazaların, klimalı odaların yapay serinliğinde bu yabancılaşmayı yaşarken; hayatın asıl ritmi, yani sokak ve yerel kültür, doğayla olan o kopmaz bağını hâlâ korumaya çalışıyor. Anadolu’nun eski mahallelerinde, küçük şehirlerin çarşılarında zaman hâlâ güneşin doğuşuna ve batışına göre akar. Orada sokağın terazisi, doğanın bereketiyle tartılır.

Geçenlerde küçük bir ilçenin pazar yerinde, elleri toprağın rengini almış, yüzündeki her çizgi bir kış ayazının hatırasını taşıyan yaşlı bir köylü amcayla oturdum. Önündeki tezgâhta kendi bahçesinden topladığı üç beş kilo meyve vardı. Paranın, piyasanın, o amansız geçim derdinin ortasındaydı belki ama oturuşunda, topraktan aldığı o sarsılmaz dirayet öyle net okunuyordu ki... Ona büyük şehirlerin o devasa marketlerinden, insanların o her şeyi hızla tüketme hırsından bahsettim. Tezgâhındaki topraklı ellerini gösterdi ve şöyle dedi: "Oğul, toprağa sırtını dönen insan, aç kalmasa bile susuz kalır. Toprak yalan söylemez. Sen ona ne verirsen, sana onu misliyle verir. Ama bugünün insanı betona tohum ekiyor, sonra da huzur biçmeyi bekliyor. Öyle şey olmaz."

İşte sokağın, o kaypaklık bilmeyen harbi damarının bize fısıldadığı bilgelik budur. O usta, hayatın başarısını cüzdanın kalınlığıyla değil, toprağın dürüstlüğüne sadık kalarak, helalinden üreterek ölçüyordu. Sabah bismillah diyerek tarlasına, dükkânına giden insanın o ahlaki asaleti, modern çağın tüm o bencil kariyer planlarını altüst edecek kadar güçlü bir duruştur.

Köklerin Çağrısı: Taşranın Yalansız Rüzgârı

Büyük şehirlerin o bitmek bilmeyen gürültüsü, caddelerdeki korna sesleri aslında insanın kendi doğasından kaçışının uğultusudur. İnsanlar o gürültünün içinde, betona hapsettikleri o saf ve temiz taraflarını duymak istemiyorlar. Sürekli daha fazlasını biriktirerek içlerindeki o devasa aidiyetsizliği örtmeye çalışıyorlar.

İşte bu yüzden, ruhunun sıkıştığını, nefesinin daraldığını hisseden herkesin yolu eninde sonunda doğduğu topraklara, taşranın o hesapsız samimiyetine düşer. İnsan, üzerine sinen o modern şehrin kirli yapaylığını, ancak çocukluğunun geçtiği o dürüst sokakların rüzgârıyla, memleket toprağının sıcaklığıyla temizleyebileceğini bilir. Bayramlarda, tatillerde yollara dökülen o milyonlarca insan sadece coğrafi bir yer değiştirme yapmıyor; hepsi unvanlarını, zırhlarını otoyol gişelerinde bırakıp, salt kendi adıyla, kendi çıplak ayaklarıyla basabileceği o dürüst toprağın güvenine sığınmaya gidiyor. Annesinin ellerindeki o dertsiz kokuyu içine çekip, doğanın o yalansız parçası olduğunu yeniden hatırlamak istiyor.

Betonları Kırıp Toprağa Dokunma Vakti

Hayat, sadece yüksek katlı binaların arasında, paranın ve gösterişin peşinde harcanacak kadar ucuz ve uzun bir serüven değildir. Ömür perdesi kapandığında, arkamızdan ne kadar lüks dairelerde oturduğumuz değil; bu dünyada ne kadar dürüst yaşadığımız, kimin gölgesinde serinlediğimiz ve arkamızda nasıl bir insanlık mirası bıraktığımız konuşulacak.

Gelin, bugün o amansız koşturmacanın ortasında bir anlığına duralım. Ayaklarımızı o suni zeminlerden çekip, toprağın dürüst sıcaklığına değdirelim. Karşımızdaki insanı ceketinin markasıyla, oturduğu semtin lüksüyle değil; doğaya, hayata ve emeğe duyduğu hürmetle tartalım. Fiyatların dünyasından sıyrılıp değerlerin dünyasına; yani sokağın o temiz, yalan bilmeyen, alın terini baş tacı eden havasına geri dönelim. Aynaya baktığımızda gördüğümüz o modern şehirli maskesini indirip, altındaki o hesapsız, toprağına bağlı harbi insana sarılalım. Çünkü insan, ancak betona değil, toprağa ve onun dürüst ritmine döndüğü gün gerçekten nefes almaya başlar.