Yaşamayı hangi yaşa erteledik?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

İnsanoğlunun uydurduğu en büyük, en konforlu ve en tehlikeli yalan nedir, bilir misiniz? "Hallederiz, daha zamanı var."

Sokağa çıkıp kime dokunsanız, kiminle derin bir muhabbete girişseniz hep aynı geleceğe kaçış hikayesini dinlersiniz. Herkes bugününü feda edip, yarın tam olarak nerede ve nasıl olacağını bilmediği bir "mutluluk adasına" ulaşmaya çalışıyor. Okul bitsin yaşarım, işe gireyim rahatlarım, şu borçlar kapansın nefes alırım, ev-araba alayım dönüp arkama bakarım... Liste uzayıp gidiyor. Ancak kimse farkında değil: Biz hayatı yaşanacak bir tecrübe olarak değil, sürekli ileriye fırlatılan bir takvim yaprağı gibi tüketiyoruz. Yarınların üzerine öyle büyük ipotekler koyuyoruz ki, bugünün elindeki o harbi ve temiz saatleri görmezden geliyoruz.

Peki, durup nefes almayı, gökyüzüne bakmayı ve salt "yaşamayı" hangi yaşa erteledik?

HIZ ÇAĞININ SABIRSIZ YOLCULARI

İçinden geçtiğimiz bu dönem, her şeyi bir çırpıda tüketmemizi emrediyor bize. Her şey çok hızlı olmak zorunda. Caddelerdeki arabaların süratinden, önümüzdeki yemeğin servis edilme dakikasına, yürüdüğümüz yoldan aldığımız kararlara kadar her şeye bir "hız" mührü vurulmuş. Bu amansız ritim, insanın ruhunu da sabırsız hale getirdi. Bir çiçeğin açmasını, bir dostun derdini uzun uzun anlatmasını, bir çayın demlenmesini bekleyecek tahammülümüz kalmadı.

En şık, en lüks mekanlarda yan yana oturan insanlara bakın. Önlerindeki masalar donatılmış, kıyafetler jilet gibi, imkanlar en üst seviyede... Fakat gözlerdeki o telaşlı bakış hiç değişmiyor. Herkes physically (fiziken) orada ama zihnen bir sonraki iş toplantısında, bir sonraki ödemede ya da bir sonraki kariyer basamağında. Anı yaşamak, o anın tadını çıkarmak bir lüks değil, modern insan için adeta bir imkansızlığa dönüştü. Paranın satın alabildiği o yüksek konfor, ne yazık ki zamanın akıp gidişindeki o hüzünlü gerçeği örtmeye yetmiyor. Zamanı satın alamıyorsunuz; sadece içinde daha konforlu koşturacağınız geniş koridorlar inşa ediyorsunuz.

SOKAĞIN SAKİN BİLGELİĞİ VE GEÇMEYEN SAATLER

Biz büyük şehirlerin o insanı yutan girdabında bu hız tuzağına düşmüşken; hayatın, zamanın ve emeğin hakkını vererek yaşayan bambaşka bir damar var bu topraklarda. Sokağın, çarşının, eski mahallelerin sakin bilgeliği.

Geçenlerde bir Anadolu kasabasının eski çarşısından geçtim. Bir dükkanın önünde, asırlık bir çınarın gölgesinde oturan yaşlı bir usta gördüm. Önünde tamir edilmeyi bekleyen eski bir saat vardı. Mercekle o küçücük çarkların içine bakıyor, acele etmeden, dünyanın o dışarıdaki gürültüsüne tamamen kulaklarını kapatmış bir şekilde sabırla işini yapıyordu. Yanına oturup selam verdim. "Usta, işin zor, zaman alıyor" dedim. Yüzüme baktı, o her çizgisi bir ömür dersi olan gözleriyle gülümsedi: "Oğul," dedi, "Zamanı kovalamayı bırakırsan, zaman sana hizmet etmeye başlar. Modern insan saate bakarak yaşıyor, biz ise zamana bakarak."

İşte sokağın, o helal rızkının peşinde koşan eski toprak insanın bize öğrettiği en büyük ders budur. Onlar, biriktirdikleri paraların miktarıyla değil, o güne sığdırdıkları dürüst hikayelerin, ettikleri samimi sohbetlerin ve komşularıyla paylaştıkları bir bardak çayın huzuruyla ölçerler ömrü. Bir esnafın sabah bismillah diyerek dükkanını açıp, nasibini sabırla beklemesindeki o ahlaki asalet, bugünün tüm o panik halindeki kariyer planlarını yerle bir edecek kadar güçlüdür.

KÖKLERDEN UZAKLAŞTIKÇA BÜYÜYEN YALNIZLIK

Büyük şehirlerin o amansız gürültüsü, insanların birbirini ezerek yürüdüğü caddeler aslında büyük bir kaçışın sahnesidir. İnsanlar o gürültünün içinde kendi iç seslerini, kaybettikleri gençliklerini duymak istemiyorlar. Çünkü durdukları an, aslında ne kadar yalnız olduklarını ve o parıltılı hayatların içinde ne kadar büyük bir aidiyetsizlik yaşadıklarını görecekler.

Bu yüzden içimizde hep o eski, dertsiz günlerin, doğduğumuz memleketin, taşranın o hesapsız sokaklarının özlemi sızlar. Bayramlarda, tatillerde yollara dökülen o devasa kalabalıkların asıl rotası haritalar değildir; o insanların hepsi erteledikleri hayatları, çocukluklarındaki o yalansız ve güvenli dünyayı aramaya gidiyorlar. Bir annenin elini öpüp, onun dualarında saklı olan o dürüst huzuru yeniden içine çekmek istiyorlar. Çünkü insan bilir ki, giydiği en pahalı takım elbise bile, memleket toprağının o samimi sıcaklığı kadar koruyamaz ruhunu.

BUGÜN AYNAYA BAKMA VAKTİ

Hayat, sürekli bir sonraki sahneye hazırlanacağımız bir genel prova değildir. Perde bir kez açılmıştır ve oyun şu an oynanmaktadır. Günün sonunda, ömür defteri kapandığında geriye dönüp baktığımızda elimizde kalan tek şey, ertelemeden, hakkını vererek, dürüstçe ve harbi bir şekilde yaşadığımız o temiz anlar olacak.

Gelin, bugün o amansız koşturmacanın ortasında bir anlığına duralım. Kolumuzdaki saatlere, cebimizdeki hesap makinelerine ve bizi esir alan o gelecek kaygılarına bir sınır çizelim. Yanımızdaki dosta "Nasılsın?" diye sorarken gözlerinin içine bakalım; işten, paradan, piyasadan bağımsız, salt onun kalbine dokunmak için dinleyelim. Fiyatların dünyasından sıyrılıp değerlerin dünyasına; yani sokağın o samimi, yalan bilmeyen, helal emeğe hürmet eden havasına geri dönelim. Yarın çok geç olabilir; çünkü hayat, sadece "bugün" dediğimiz o kıymetli hazinenin içinde gizlidir.