Görünmez bir yarışın yorgunları: Kendi zamanında yaşayabilmek
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sokağa adım attığınızda, etrafınızdaki insanların yüz ifadelerine hiç dikkatlice baktınız mı? Otobüs duraklarında bekleyenlerin, trafikte sıkışıp kalanların ya da bir çay ocağında dalgınca bardağı çevirenlerin gözlerinde ortak, tanıdık bir gölge var: Yetişilemeyen bir şeylerin endişeli telaşı. Sanki görünmez bir hakem düdüğünü çalmış, herkes aynı anda aynı bitiş çizgisine doğru koşmaya başlamış gibi bir hal içindeyiz. Peki ama biz hangi ara, kimin belirlediği bir kulvarda yarıştığımızı bilmeden bu kadar yorulduk?
Günümüz insanının sırtındaki en ağır yük, şüphesiz ki toplumun kurguladığı o acımasız takvimdir.
Bize daha çocukluktan itibaren kuralları örtülü bir hayat haritası sunuluyor: Yirmili yaşların başında okul bitmeli, yirmi beşinde meslek sahibi olunmalı, otuzuna basmadan evlilik ve düzen kurulmalı, kırkında ise hayatın tüm ekonomik ve sosyal garantileri elde edilmiş olmalı... Birisi oturmuş, insan ömrünü bir fabrika üretim bandı gibi aşamalara bölmüş ve herkesin aynı hızda, aynı kalıptan çıkarak bu aşamaları tamamlamasını beklemiş. Oysa ne parmak izlerimiz aynı bu dünyada ne de ruhumuzun olgunlaşma mevsimleri.
Başkasının hayatına bakıp kendi gecikmişliğimize yanmak, modern çağın en büyük tuzağıdır. Akrabalarımızın, komşularımızın ya da emsallerimizin ulaştığı noktaları birer başarı göstergesi sanıp, kendi durduğumuz yeri bir eksiklik olarak görmek ruhumuzu içten içe kemiriyor. 30 yaşında yeni bir meslek öğrenmeye çalışan birinin utana sıkıla hareket etmesi, 40 yaşında hayallerinin peşinden gitmek isteyen birine "bu yaştan sonra olur mu" gözüyle bakılması ya da 20'li yaşlarında ne yöne gideceğini bilmediği için bocalayan bir gencin başarısız ilan edilmesi işte bu dar bakış açısının eseridir.
Doğaya baktığımızda bu aceleciliğin ne kadar yapay olduğunu hemen anlarız. Bir çınar ağacının kök salıp heybetle göğe yükselmesi onlarca yıl alır; buna karşılık bir kır çiçeği bir baharda açar ve ilk donla birlikte yok olur. Bambu tohumu toprağa ekildikten sonra yıllarca hiçbir yaşam belirtisi göstermez, ama vakti geldiğinde sadece birkaç ay içinde metrelerce boy atar. Şimdi soralım: Bambu, toprağın altında beklediği o yıllar boyunca "geç mi kalmıştır"? Yoksa kendi doğasının gerektirdiği o derin ve sessiz hazırlık dönemini mi yaşamaktadır?
Bizler de tıpkı o tohumlar gibi farklı zamanların, farklı hikayelerin insanlarıyız. Bir insanın 22 yaşında hayatının amacını bulması ne kadar doğalsa, 50 yaşında yeni bir tutkuyla hayata yeniden başlaması da o kadar doğaldır. Hayat, herkesin aynı anda başlayıp aynı bitiş çizgisinde buluştuğu bir maraton değildir; her insanın kendi kulvarında, kendi temposuyla yürüdüğü kişisel bir yolculuktur.
Bu bitmek bilmeyen yetişme telaşı, elimizdeki en kıymetli şeyi—şimdiyi—bizden çalıyor. Gelecekte varılacak bir durağa o kadar odaklanıyoruz ki, yol boyunca penceremizden geçen manzarayı, yol arkadaşımızın sesini, bastığımız toprağın sıcaklığını hiç hissedemiyoruz. "Şu işi bir halledeyim yaşayacağım", "Şu evi bir alayım rahatlayacağım", "Şu yaşa bir geleyim durulacağım" derken, hayat önümüzden akıp gidiyor ve biz sürekli bir erteleme halinin içinde yaşlanıyoruz.
Artık durup derin bir nefes almanın, kolumuzdaki o görünmez baskı saatini çıkarıp atmanın vakti gelmedi mi?
Eğer bugün hayal ettiğiniz yerde değilseniz, bu geç kaldığınız anlamına gelmez; sadece yolculuğunuzun farklı bir evresinde olduğunuzu gösterir. Kazanılan tecrübeler, çekilen acılar, bocaladığımız o karanlık dönemler bile bizi biz yapan, hikayemizi derinleştiren birer ilmektir. Başarı; bir yaşa, bir unvana ya da bir mülke sığıştırılamayacak kadar geniş bir kavramdır. Gerçek başarı, başkalarının kurduğu saatlere göre yaşamayı bırakıp, kendi içsel ritmini bulabilmek ve o ritimle barışık bir hayat sürebilmektir.
Bu yüzden omzunuzdaki o ağır beklenti paltosunu yavaşça yere bırakın. Kimseden geride değilsiniz, kimseden de önde değilsiniz. Sadece ve sadece kendi zamanınızdasınız. Ve bir insan kendi zamanının farkına vardığı an, dünyadaki hiçbir şeye geç kalmadığını da anlar.