Diploma çılgınlığı ve boş kalan atölyeler: Biz neyi, kimi yetiştiriyoruz?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Bugün evinizin bir su borusu patlasa, aracınızın motoru arıza yapsa ya da özenle yaptırmak istediğiniz bir ahşap kütüphane için iyi bir marangoza ihtiyaç duysanız neyle karşılaşırsınız? Günlerce süren arayışlar, bulunamayan ustalar, "haftaya ancak gelirim" diyen yoğun takvimler ve yüksek maliyetler...

Bir tarafta işini hakkıyla yapacak zanaatkar ve usta bulmakta yaşanan bu derin kriz; diğer tarafta ise elinde üniversite diplomasıyla kafelerde oturan, iş bulamayan ve geleceğe kaygıyla bakan yüz binlerce genç. Sırf bu yaman çelişki bile, toplum olarak son yıllarda nerede hata yaptığımızı gözler önüne seriyor.

Herkes masa başında toplumsal bir illüzyon

Yıllarca aileler, çocuklarına haklı bir koruma içgüdüsüyle hep aynı öğüdü verdi: "Oku, bir üniversite bitir, masa başı bir işin olsun, rahat et." Ancak bu haklı istek, zamanla toplumsal bir takıntıya ve yanılsamaya dönüştü. El emeğini, alın terini, zanaatı ve meslek öğrenmeyi neredeyse küçümseyen; başarının yegane ölçüsünü sadece bir üniversite diplomasına indirgeyen sakat bir bakış açısı gelişti.

Bugün geldiğimiz noktada, tabela üniversitelerinden alınan ve gerçek hayatta pratik bir karşılığı olmayan binlerce diplomamız var. Gençleri dört yıl boyunca amfilere doldurup, onlara gerçek dünyadan kopuk teorik bilgiler verdikten sonra "artık hazırsın" diyerek mezun ediyoruz. Oysa hayatın gerçekleri çok farklı. Hem gençlerin yıllarını ve umutlarını heba ediyoruz hem de sahanın, üretimin ve çarkların ihtiyaç duyduğu o can damarını kendi ellerimizle kesiyoruz.

"Ara" değil, "ana" eleman krizimiz

İş dünyasında yıllardır söylenen klişe bir söz vardır: "Ara eleman bulamıyoruz." Artık bu tanım bile yetersiz kalıyor; çünkü aranan kişiler "ara" değil, bizzat sistemin ayakta kalmasını sağlayan "ana" elemanlar.

  • Usta-çırak geleneğinin kırılması: Eskiden bir mesleğin ederi, kültürü ve ahlakı usta-çırak ilişkisiyle nesilden nesile aktarılırdı. Bugün atölyelerde, dükkanlarda bayrağı devralacak genç çıraklar yok. Yıllarını bir mesleğe vermiş ustalar, arkalarından bir nesil gelmediği için mesleklerinin kendileriyle birlikte yok olacağından dertli.
  • Sahte itibarlar: Toplum olarak mesleklerin "itibarını" masa başı ve unvan üzerinden tanımlayarak en büyük hatayı yaptık. İşini çok iyi yapan bir demir ustasının, yetenekli bir aşçının ya da bir tekstil modelistinin, sırf masa başında oturmadığı için "daha az başarılı" sayıldığı bir kültürde üretim nasıl ayakta kalabilir?
  • Ücret ve değer dengesi: Bugün iyi bir ustanın, zanaatkarın veya teknik uzmanın kazancı, pek çok masa başı çalışandan katbekat fazlayken; gençleri hala boş diplomaların peşinde koşturan bu sistem, baştan aşağı sorgulanmaya muhtaçtır.

Alın terine itibarı geri vermek

Bu tabloyu değiştirmek, sadece ekonomi yönetimiyle ilgili bir mesele değil; köklü bir zihniyet devrimidir. Mesleki ve teknik eğitimi, başarısız öğrencilerin "mecburen" gittiği bir seçenek olmaktan çıkarıp, en yetenekli gençlerin koşarak yöneldiği bir cazibe merkezi haline getirmek zorundayız.

  1. Mesleğe saygı: Bir insanın el emeğiyle, bilek gücüyle ve zanaatıyla üretmesinin ne kadar kutsal ve saygın olduğunu yeni nesillere yeniden anlatmalıyız.
  2. Gerçekçi yönlendirme: Her gencin üniversite okumak zorunda olmadığını; asıl başarının, kişinin yeteneğine uygun bir alanda "en iyi" olmayı başarmaktan geçtiğini kabullenmeliyiz.
  3. Eğitim ve üretim köprüsü: Okullar ile sahanın, teorik bilgi ile pratik becerinin arasındaki o kalın duvarları yıkıp, üreten bir gençlik yetiştirmeliyiz.

Çünkü unvanlar ve kağıt üzerindeki diplomalar bir toplumu bir yere kadar taşır. Bir ülkeyi asıl ayakta tutan; demire şekil veren, ahşaba hayat üfleyen, çarkları döndüren ve yaptığı işe ruhunu koyan o ustaların nasırlı elleridir. Zanaat kaybolursa, sadece meslekleri değil; geleceğimizi ve bağımsız üretme yeteneğimizi de kaybederiz.