Mutluluklar mutlu olmayan bana...
Eski albümlere bakarken ya da büyüklerimizin "Bizim zamanımızda..." diye başlayan cümlelerini dinlerken içimize oturan o amansız yumruyu hepimiz tanıyoruz artık. Geçmiş kuşağın sıradan, doğal ve olması gerektiği gibi yaşadığı ne varsa, bugün birer lüks tüketim malzemesine dönüştü.
Oysa "Biz aslında Türk gençleri olarak her şeyi hak ediyoruz." Mutlu olmayı, nefes almayı, kaygısızca bir kafede oturup yarını düşünmeden kahve içmeyi... En çok da genç olmayı hak ediyoruz. Ama bugün, koca bir nesil elinden alınmış geleceğinin yasını tutuyor.
Bir insanın en temel içgüdüsüdür yuva kurmak, aidiyet hissetmek, sevdiğinin gözünün içine bakıp korkusuzca bir gelecek planı yapabilmek. "Yaşamak belki de sevdiğin birinin yanında onunla mutlu bir yuva kurmaktı." Eskiler bunu büyük ekonomik buhranların, devasa krizlerin gölgesinde bile bir şekilde başardılar. Evlendiler, çocuk sahibi oldular, mütevazı da olsa huzurlu bir çatı altı kurabildiler. Biz ise sadece izliyoruz. Çünkü bugün, bırakın ev kurmayı, kirayı denkleştirmek bile kahramanca bir mücadele gerektiriyor.
Sistemin bize sunduğu acımasız bir ironi var: Ay sonunu getiremeyen, faturalar arasında boğulan, market raflarına bakarken iç geçiren bir gençliğe "Pozitif ol, anı yaşa, mutlu ol" deniyor. Hayır, "Bizim elimizden bu hayalleri aldılar, evet bizim hayallerimizi çaldılar." Rakamların, enflasyonun ve geçim derdinin altında ezilen sadece cüzdanlarımız değil; duygularımız, aşklarımız ve insanlığımız oldu.
En acısı da sevginin, o en saf ve yalın duygunun bile ekonomik bir parametreye dönüşmüş olması. Eskiden bir buket çiçekle, içten bir gülüşle örülen bağlar, şimdilerde acımasız bir gerçekle yüzleşiyor: "İşte bu devirde sevgi para etmedi." Bir akşam yemeğinin, sinema biletinin ya da yan yana içilecek iki bardak çayın hesabını yaparken, aşkı hangi ara doyasıya yaşayacaktık? Para her şeyi kirletti ve ne yazık ki bizi aşktan da, gelecekten de soğuttu.
"Kaldım tek başıma..."Şehirler büyüdü, binalar yükseldi ama içimizdeki o yalnızlık hissi hiç olmadığı kadar derinleşti. Sokaklar kalabalık, caddeler ışıl ışıl ama "Yaşamak isteyene, nefes bile yok bu şehirde." Betonların arasında sıkışan sadece bedenlerimiz değil, umutlarımız.
Gitgide içine kapanan, hayal kurmaktan korkan, evliliği ve yuvayı ulaşılamaz bir ütopya olarak gören bir gençlik portresi var karşımızda. Büyüklerimizin o şanslı, o huzurlu dönemlerine bakıp "Kıskanıyorum desem yeridir" itirafını yapmak, bu kuşağın boynunun borcu oldu.
Yastığa başımızı koyduğumuzda tavana dikilen gözler hep aynı şeyi söylüyor... Kelimeler yetmiyor yaşanan bu sessiz tükenişe.
Neyse, "Mutluluklar mutlu olmayan bana..." ve tüm bu zorluğa rağmen direnen, hayal kurmaktan korkmayan Türk gençliğine...