Ustalık kültürü nasıl yok oldu?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Geçen gün mahallede ahşap tamircisinin dükkanına uğradım. Yaşlı usta, elindeki eski bir sandalyenin zımparasını yaparken parmaklarının ucuyla ahşabın dokusunu hissediyor, adeta onunla konuşuyordu. "Usta" dedim, "Yanında hiç genç görmüyorum, bir çırak almadın mı?"

Usta acı acı güldü, elindeki zımparayı bıraktı: "Oğlum, kimse artık yıllarca bir şeyin tozunu yutmak istemiyor. Herkes ilk günden usta olmak, hemen çok kazanmak istiyor. Sabır bitti, çıraklık bitti; dolayısıyla ustalık da bitti."

Ustanın o dükkânda söylediği bu cümleler, sadece kaybolan bir zanaatın değil, toplumca kaybettiğimiz nitelik, emek ve sabır ahlakının ağıtıydı.

Bugün kimsenin kolay kolay dile getirmediği bir yıkımı konuşacağız: Kolay yoldan sonuç alma hırsımızın, yüzyıllık ustalık ve olgunlaşma kültürünü nasıl yok ettiğini.

SABIRSIZLIK ÇAĞINDA "ÇIRAK" OLABİLMEK

Eskiden bir işe girmek, bir sanatı öğrenmek sadece para kazanmak demek değildi; olmak demekti. "Eti senin, kemiği benim" diyerek ustanın yanına verilen çocuk, sadece ahşabı kesmeyi ya da demiri dövmeyi öğrenmezdi. Adabı, sabrı, insan ilişkilerini, hatayı düzeltmeyi ve en önemlisi "çırak" olmayı öğrenirdi.

Çıraklık; insanın kendi cehaletini kabul etmesi, bir bilginin ve emeğin önünde saygıyla eğilmesi demekti.

Bugün ise kimse "çırak" olmak istemiyor. Çünkü içinde yaşadığımız çağ bize sürekli aynı zehirli vaadi fısıldıyor: "Hemen ol, çabuk tüket, bekleme!"

Eğitimden iş hayatına, ilişkilerden sanata kadar her alanda "hızlandırılmış" bir süreçten geçiyoruz. Yıllarını bir işe vermeden, o işin çilesini çekmeden kendimizi birer "uzman", "ustalaşmış isim" ilan ediyoruz. Ama fırtına çıktığında ilk devrilenler de yine bu unvanı kâğıttan olanlar oluyor.

NİTELİĞİN YERİNİ ALAN UCUZ HIZ

Ustalık kültürünün yok olması, sadece antika dükkanlarını ya da tarihi çarşıları ilgilendiren nostaljik bir sorun değildir. Bu, ürettiğimiz her şeyin kalitesizleşmesi ve ruhsuzlaşması demektir.

  • Eskiden yapılan bir bina yüzyıl ayakta kalırdı, çünkü harcında ustanın onuru vardı.
  • Eskiden dikilen bir ceket nesilden nesile geçerdi, çünkü her dikişinde bir emek mühürü vardı.

Şimdi ise kullan-at bir dünyada yaşıyoruz. Eşyalar çabuk bozuluyor, binalar çabuk dökülüyor, ilişkiler çabuk tükeniyor. Çünkü hiçbirinin temelinde sabırla işlenmiş bir "ustalık" yok. Seri üretimin ucuz ve ruhsuz hızı, insan elinin ve zihninin o eşsiz niteliğini piyasadan sildi.

İŞİN ONURU VE BÜYÜKLÜK HİSSİ

Filozof Richard Sennett, "Zanaatkâr" adlı eserinde insanı insan yapan en temel güdülerden birinin "bir işi sırf iyi yapmak için iyi yapmak" olduğunu söyler.

Bir işi sadece para kazanmak için değil; ona kendi ruhunu katmak, onu mükemmelleştirmek için yapmak insana muazzam bir içsel onur verir. Oysa bugün yaptığımız işlerle aramızdaki bağ koptu. Sattığımız, ürettiğimiz ya da hizmet verdiğimiz şeyle gurur duymuyoruz. Sadece günün bitmesini, mesainin dolmasını bekliyoruz.

"Ustalık" hissini kaybettiğimiz için, yaptığımız işin onurunu da kaybettik.

OLGUNLAŞMANIN YOLU GEÇMİŞTEN GEÇER

Bir meyve bile dalında olgunlaşmak için güneşe, rüzgara ve zamana ihtiyaç duyar. İnsan da böyledir. Çile çekmeden, pişmeden, zamanın zımparasından geçmeden "usta" olunmaz.

Geleceğimizi, niteliğimizi ve toplumsal saygınlığımızı korumak istiyorsak; sabrı, emeği ve bir işin önünde saygıyla eğilmeyi yeniden hatırlamak zorundayız.

Herkesin "usta" rolü oynadığı ama kimsenin çırak olmaya yanaşmadığı bu gürültülü çağda, gerçek güç; bir işe yıllarını verecek o sessiz adanmışlığı gösterebilmektir.

Çünkü unutmayın; çabuk yükselenler çabuk unutulur, ama bir işte ustalaşanların bıraktığı izleri zaman bile silemez.