DEM siyasetinin muafiyeti
Türkiye'de siyasi hafıza ilginç biçimde çalışıyor. Bazı siyasetçilerin dün söyledikleri, bugün attıkları her adımın karşısına çıkarılıyor. Bazılarının ise dün söyledikleri, bugün söyledikleriyle adeta buharlaşıyor.
Meclis'te yürütülen Barış ve Kardeşlik süreci etrafındaki tartışmalarda bunun yeni bir örneğini görüyoruz.
Bugün gündemin önemli bir bölümünü AK Parti ve MHP'nin geçmişte söyledikleri oluşturuyor. Dün HDP'ye, PKK'ya ve Kürt siyasetine karşı kullanılan sert ifadeler hatırlatılıyor. “Dün böyle diyordunuz, bugün neden böyle davranıyorsunuz?” sorusu soruluyor.
Bu sorunun sorulması son derece normal.
Hatta bu sürecin kendisine yönelik en önemli siyasi itirazlardan biri de zaten burada ortaya çıkıyor: Dün söyledikleriniz ile bugün yaptıklarınız arasındaki bu büyük farkı nasıl açıklıyorsunuz?
Fakat herkesin sorduğu bu sorunun yanında başka bir soru daha var.
DEM siyaseti, bütün bu siyasi hafızanın neresinde?
Neden aynı soru DEM'e sorulmuyor?
Neden Türkiye'de siyasi değişim denildiğinde akla neredeyse yalnızca AK Parti ve MHP geliyor?
Çünkü DEM siyaseti de dün bugünkü yerde değildi.
2015 seçimlerini hatırlayalım.
Selahattin Demirtaş'ın “Seni başkan yaptırmayacağız” sözü, sadece bir seçim sloganı değildi. O dönemin siyasetinde HDP'nin Erdoğan'ın siyasi projesinin karşısında konumlanmasının simgesiydi. Erdoğan'ın başkanlık hedefinin engellenmesi, HDP'nin siyasi mücadelesinin önemli başlıklarından biriydi.
Sonra 2019 geldi.
HDP, özellikle İstanbul gibi kritik yerlerde aday çıkarmayarak Erdoğan ve Cumhur İttifakı karşısındaki muhalefetin kazanmasına katkı sağlayan bir tercih yaptı.
2023'te ise HDP/Yeşil Sol Parti, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kemal Kılıçdaroğlu'nu destekledi.
Bunların hepsi meşru siyasi tercihler olabilir.
Fakat bugün bunları hatırlamak da meşrudur.
Çünkü bugün DEM'in Erdoğan'a ve Bahçeli'ye teşekkür eden dili ile geçmişteki siyasi pozisyonları arasında ciddi bir mesafe vardır.
AK Parti'nin değişimi konuşuluyor. MHP'nin değişimi konuşuluyor. DEM’in değişimi konuşulmuyor.
Çünkü burada artık yalnızca bir siyasi tutarsızlık değil, siyasi hafızanın kimler için çalışıp kimler için çalışmadığı meselesi var.
Bugün AK Parti ve MHP'nin DEM ile aynı sürecin içinde bulunması üzerinden “Dün ne diyordunuz?” sorusu soruluyor. DEM'e neden “Dün Erdoğan'ı durdurmayı siyasi hedef olarak açıklıyordunuz, bugün neden Erdoğan'a teşekkür ediyorsunuz?” diye sorulmuyor?
Belki de cevap zaten belli: Kim iktidarda olursa olsun, bizim temel tezlerimizi kabul ettiği ölçüde onunla yan yana durabiliriz.
Bu açıdan bakıldığında mesele AK Parti veya MHP'nin kim olduğu olmaktan çıkıyor. Dün karşısında durulan Erdoğan bugün sürece katkı veriyorsa teşekkür ediliyor. Dün en sert siyasi mücadele verilen MHP bugün DEM'in taleplerinin gerçekleşmesi için adım atıyorsa onunla da konuşuluyor.
Bu elbette siyasi pragmatizm olarak savunulabilir. Ama o zaman DEM siyasetinin geçmişteki Erdoğan karşıtlığını, AK Parti karşıtlığını ve seçim stratejilerini de aynı pragmatizm çerçevesinde konuşmamız gerekir.
Çünkü aksi halde ortaya çok kullanışlı bir siyasi pozisyon çıkıyor:
Kiminle olduğumuz değil, hangi taleplerimizin gerçekleştiği önemlidir.
Bu anlayış siyasi açıdan anlaşılabilir olabilir. Fakat bunun demokratik siyasette bir bedeli de olmalıdır.
Çünkü aynı şey AK Parti veya MHP tarafından yapıldığında “ilkesizlik”, “U dönüşü”, “siyasi hesap” deniliyorsa; DEM tarafından yapıldığında bunun otomatik olarak “barış siyaseti” diye açıklanması çifte standart yaratır.
Burada AK Parti'yi veya MHP'yi savunmuyorum.
Fakat sadece onları sorgulamak yetmez.
Çünkü bugün Türkiye'de herkes aynı soruyu AK Parti ve MHP'ye soruyor.
Ben soruyu DEM’e de soruyorum:
DEM siyaseti bu kadar büyük bir siyasi hafızanın içinden, nasıl oluyor da neredeyse hiç hesap vermeden çıkabiliyor?
Dün “Seni başkan yaptırmayacağız” denilen kişi bugün sürecin siyasi muhatabı olduğunda, dün karşısında durulan Bahçeli bugün aynı taleplerin gerçekleşmesi için konuştuğunda, siyasi hafızanın tamamını yalnızca AK Parti ve MHP'nin önüne koymak ne kadar adil?
Eğer siyaset sadece “bizim tezlerimizi kim kabul ediyor?” noktasına indirgenirse, dün söylenenlerle bugün yapılanlar arasındaki bağ kopar.
Oysa demokratik siyasetin bir hafızası vardır.
Siyasi aktörler elbette değişebilir. Pozisyonlarını değiştirebilir. İttifaklarını değiştirebilir. Dün karşı çıktıkları bir öneriyi bugün destekleyebilirler.
Ama toplum da bütün bunları hatırlama hakkına sahiptir.
Değişmek başka şeydir, geçmişten muaf olmak başka.
Bugün AK Parti ve MHP'nin geçmişi sürekli masaya getiriliyorsa DEM'in geçmişi de masaya gelmelidir.
Çünkü Türkiye'de bugün herkes aynı iki partiyi konuşuyor. DEM ise yine bir şekilde tartışmanın hakemi, mağduru veya barışın temsilcisi pozisyonunda kalmayı başarıyor.
Oysa DEM de bu siyasetin tarafıdır.
Geçmişi vardır.
Sözleri vardır.
Seçim tercihleri vardır.
İttifakları vardır.
Ve bütün bunların bugünkü pozisyonuyla birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Türkiye'de gerçekten taraflar mı değişti, yoksa DEM siyaseti hangi taraf değişirse değişsin kendi tezlerini merkeze koyarak siyasi hafızanın dışında kalmayı mı başardı?
Bu soruyu sormak, AK Parti ve MHP'nin geçmişini unutturmaz.
Tam tersine, siyasi hafızayı genişletir.
Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı, geçmişi sadece bazı siyasetçilerin yakasına yapıştıran bir hafıza değil.
Herkesi hatırlayan bir siyasi hafızadır.