Yorumsuz bir hatırlatma

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

2014 yazı, Ortadoğu'da sonraki yılların siyasi ve askerî dengelerini belirleyecek gelişmelerin peş peşe yaşandığı bir dönemdi.

Haziran 2014'te Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Musul'u ele geçirdi ve kısa süre sonra Irak-Suriye sahasında “hilafet” ilan etti. Ağustos ayında Sincar'ın IŞİD'in eline geçmesiyle Ezidiler başta olmak üzere bölgede büyük bir insani kriz ortaya çıktı. ABD, Ağustos 2014'te Irak'taki IŞİD hedeflerine yönelik hava saldırılarına başladı. Operasyonlar daha sonra Suriye'ye de yayıldı.

Suriye'nin kuzeyinde ise IŞİD ile PYD'nin silahlı gücü YPG arasındaki çatışmalar yoğunlaşıyordu. Eylül 2014'te IŞİD'inKobani'ye yönelmesiyle Türkiye sınırının hemen karşısında yeni bir cephe oluştu. ABD öncülüğündeki koalisyon Ekim ayında Kobani çevresindeki hava saldırılarını yoğunlaştırdı. ABD Dışişleri Bakanlığı, aynı dönemde Kobani'dekisavaşçılara silah, mühimmat ve tıbbi malzeme ulaştırıldığını açıkladı. Bir operasyonda 28 paket havadan bırakıldı; ABD makamları bunlardan 27'sinin hedefe ulaştığını, bir paketin ise IŞİD'in eline geçmemesi için imha edildiğini bildirdi.

Bu gelişmeler ABD ile Suriye'nin kuzeyindeki Kürt silahlı yapıları arasındaki ilişkinin de yeni bir aşamaya geçmesine neden oldu. Washington, PKK'yı terör örgütü olarak tanımlamaya devam ettiğini belirtirken, Suriye'de IŞİD'e karşı savaşan Kürt güçlerine askerî destek sağladı. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın o dönemdeki açıklamalarında PYD'nin PKK ile bağlantısına ilişkin sorular da gündeme geldi.

2014'ün sonlarına doğru ortaya çıkan tablo, sonraki yıllarda daha da genişledi. ABD'nin Suriye'deki askerî varlığı devam etti; YPG'nin merkezinde bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri'ne destek sürdü. Türkiye ise Suriye'nin kuzeyindeki gelişmeleri kendi ulusal güvenliği açısından değerlendirdi ve 2016'dan itibaren Fırat Kalkanı, 2018'de Zeytin Dalı ve 2019'da Barış Pınarı operasyonlarını gerçekleştirdi.

Aynı yıllarda Suriye'nin başka bölgelerinde İsrail'in askerî faaliyetleri de devam etti. İsrail, özellikle İran'ın ve İran bağlantılı silahlı yapıların Suriye'deki varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirdi ve Suriye topraklarında çok sayıda hava saldırısı düzenledi. Böylece Suriye, yalnızca iç savaşın taraflarının değil, ABD, Türkiye, İsrail, İran ve Rusya gibi bölgesel ve küresel aktörlerin de doğrudan veya dolaylı olarak karşı karşıya geldiği bir alan haline geldi.

Türkiye açısından ise Suriye'deki gelişmeler hiçbir zaman yalnızca dış politika konusu olmadı. Sınırın hemen ötesinde güçlenen silahlı yapılar, IŞİD saldırıları, mülteci hareketliliği ve PKK ile bağlantılı görülen yapılanmalar, Türkiye'nin güvenlik politikasının merkezinde yer aldı.

Bugün ise aynı coğrafyada farklı bir dönemden söz ediliyor.

2025 yılında PKK'nın silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendisini feshetme yönündeki kararıyla başlayan süreç, 2026'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kabul ettiği çerçeve yasayla yeni bir hukuki aşamaya taşındı. 10 Ağustos 2026'da kabul edilen düzenleme, PKK'nın feshi ve silah bırakma sürecine ilişkin hukuki çerçeve oluşturdu. Düzenleme 600 milletvekilinin 468'inin oyuyla kabul edildi ve AK Parti, MHP ve DEM Parti milletvekillerinin desteğini aldı.

Böylece Türkiye'de onlarca yıl devam eden silahlı çatışmanın sona erdirilmesi, meselenin siyasi zeminde ele alınması ve “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda yeni bir dönem başlatılması yönünde somut bir adım atılmış oldu.

Ancak bugün Suriye'de ortaya çıkan yeni tablo, Türkiye açısından geçmişten tamamen bağımsız değil.

Türkiye, Suriye'nin yeni yönetimiyle güvenlik, yeniden yapılanma ve ekonomik işbirliği alanlarında ilişkilerini geliştirirken, Suriye'nin kuzeyindeki silahlı yapıların geleceği de Ankara açısından önemini koruyor. 2025'te PKK'nın fesih kararının ardından bile ABD'nin desteklediği Suriye Demokratik Güçleri'nin geleceği konusunda Türkiye ile Washington arasında farklılıklar bulunmaya devam etti.

Tam bu süreçte İsrail ile Türkiye'nin Suriye sahasındaki çıkarları da daha görünür biçimde karşı karşıya gelmeye başladı.

18 Ağustos 2026'da İsrail, Suriye'nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne hava saldırıları düzenledi. İsrail, saldırıyı Suriye'nin Türkiye'nin bölgede askerî konuşlandırmasına izin vermek üzere olduğu iddiasıyla gerekçelendirdi. Türkiye ise İsrail'in açıklamalarını reddederek saldırıyı Suriye'nin egemenliğine yönelik bir ihlal olarak nitelendirdi. ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da olayın ardından Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmayı önleyecek bir iletişim mekanizması kurulması için çalışma yürütüldüğünü açıkladı.

İsrail'in Türkiye'nin Suriye'deki askerî varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirmesi, 2014'te başlayan bölgesel tablonun bugün geldiği noktada yeni bir başlık oluşturuyor. 14 Ağustos'ta Mossad Başkanı Roman Gofman ile Suriye Dışişleri Bakanı arasında Türkiye'nin Suriye'deki askerî varlığının da konuşulduğu, görüşmeden birkaç gün sonra İsrail'in Ebu Zuhur saldırısını gerçekleştirdiği bildirildi.

Böylece 2014 yazında IŞİD'in Musul'u ele geçirmesiyle başlayan, Suriye'nin kuzeyinde yeni silahlı yapıların ortaya çıkması, ABD'nin bu yapılarla kurduğu askerî ilişki, Türkiye'nin sınır ötesi operasyonları ve İsrail'in Suriye'deki askerî müdahaleleriyle devam eden bölgesel hikâyede bugün yeni bir aşamaya gelinmiş bulunuyor.

Aradan geçen yıllarda Türkiye, hem sınırlarının hemen ötesinde yaşanan gelişmelere hem de içeride PKK meselesine ilişkin ağır bir güvenlik tecrübesi yaşadı. Bugün gelinen noktada ise Ankara'nın, geçmişte doğrudan askerî müdahalelerle karşılık verdiği bazı gelişmeler karşısında daha yüksek bir tahammül eşiğiyle hareket ettiği ve çözüm ile siyasi süreçleri öncelediği görülüyor.

Bu değişimin arkasında son on iki yılda yaşananların, Suriye ve Irak'taki gelişmelerin, ABD'nin bölgedeki tercihleriyle ortaya çıkan yeni güvenlik denkleminin ve Türkiye'nin bu süreçte edindiği tecrübelerin payı olabilir mi?

Ve asıl soru belki de burada başlıyor:

Türkiye'nin bugün gösterdiği bu tahammülün sonunda ortaya çıkacak tablo, bütün bu tahammüle gerçekten değecek mi?

2014'te başlayan gelişmelerin bugünkü sonuçlarını görmek için artık yalnızca geçmişe değil, Suriye'de kurulmakta olan yeni düzene ve bu düzen içerisinde Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı yeni tehditlere bakmak gerekiyor.