Hafızasız barış!

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Siyasette bazı kavramlar vardır ki, onları sorgulamak neredeyse başlı başına bir suçlama sebebi hâline gelir. "Barış" da bunlardan biridir. Barışa itiraz etmek istemezsiniz; çünkü barış, savaşın karşıtı olarak insanlığın ortak idealidir. Ne var ki siyaset, kavramların çağrıştırdığı duygularla değil, kavramların içini dolduran yöntemlerle değerlendirilir.

Bu nedenle bugün Türkiye'de tartışılması gereken mesele, barış isteyip istememek değildir. Tartışılması gereken asıl soru şudur: Devlet, terörü sona erdirirken bunu hangi yöntemle yapmaktadır ve bu yöntemin geleceğe bırakacağı siyasi miras nedir?

Son günlerde TBMM'de yürütülen "Barış ve Kardeşlik Süreci" etrafında oluşan geniş siyasi mutabakat bu soruyu daha da önemli hâle getiriyor. İktidar ve ortaklarının yanı sıra muhalefetin büyük bölümü sürece destek verirken, Meclis içinde yalnızca İYİ Parti, dışında ise Anahtar Parti ve Zafer Partisi açık itirazlarını sürdürüyor.

Ancak böylesine tarihî sonuçlar doğurabilecek bir süreçte dikkat çeken nokta, mutabakatın genişliği kadar yöntemin de tartışmalı olmasıdır.

Kamuoyuna yansıyan bilgiler, sürece ilişkin kapsamlı metinlerin siyasi partilerin önüne son aşamada geldiğini gösteriyor. Bu durum, "kim okudu, kim okumadı" tartışmasının ötesinde daha temel bir soruyu gündeme getiriyor.

Bu kadar kapsamlı sonuçlar doğurabilecek bir metnin, nihai değerlendirme aşamasına gelmeden önce neden kamuoyunun ve milletvekillerinin ayrıntılı tartışmasına açılmadığı sorusu cevap beklemektedir.

Demokratik siyaset yalnızca sonuçlarla değil, yöntemlerle de meşruiyet kazanır.

Barış süreçlerinin en önemli sermayesi gizlilik değil, güvendir.

Güven ise ancak şeffaflıkla inşa edilir.

Toplumun, devlet adına yürütülen böylesine kritik bir sürecin temel parametrelerini sonradan öğrenmesi veya parça parça öğrenmesi, ister istemez meşruiyet tartışmalarını büyütmektedir. Süreci destekleyenler açısından bile bu yöntem, ileride doğabilecek tartışmaların zeminini hazırlamaktadır.

Ancak usul tartışması kadar önemli olan ikinci mesele, kurulan siyasi dildir.

Son yıllarda kamuoyunda öyle bir atmosfer oluşturuluyor ki, sanki yalnızca iki seçenek varmış gibi bir algı üretiliyor: Ya bu süreci destekleyeceksiniz ya da barış istemeyen tarafta yer alacaksınız.

Oysa mesele bundan çok daha derindir.

Çünkü devlet ile terör örgütü aynı kategoride değerlendirilemez.

Bir tarafta meşruiyetini anayasadan, hukuktan ve milletten alan devlet vardır. Diğer tarafta ise yıllarca silahlı yöntemleri benimsemiş, binlerce insanın hayatını etkileyen bir terör örgütü.

Terörün sona ermesi herkesin ortak hedefi olabilir.

Fakat terörün sona ermesi ile terör örgütünün kurucu liderinin siyasi sürecin merkezî muhataplarından biri hâline gelmesi aynı şey değildir.

İşte tartışılması gereken nokta tam da burasıdır.

Barışın büyüsü, Türkiye'nin kırk yılı aşkın süredir ödediği ağır bedelleri unutturmamalıdır.

Şehit ailelerinin acısını…

Gazilerin hayat boyu taşıdığı yükü…

Terör nedeniyle göç etmek zorunda kalan insanları…

Harcanan ekonomik kaynakları…

Kaybedilen nesilleri…

Bütün bunlar yalnızca geçmişe ait rakamlar değildir; devlet hafızasının parçalarıdır.

Devlet hafızası, günü kurtarmak için askıya alınamaz.

Bugün sürece itiraz eden siyasi partilerin de tam bu noktada önemli bir eksikliği göze çarpıyor.

İtiraz ediyorlar.

Fakat henüz toplumun geniş kesimlerini ikna edebilecek alternatif bir siyasi çerçeve ortaya koyabilmiş değiller.

Oysa siyaset, yalnızca yanlışları göstermek değil, doğruya giden yolu da tarif edebilmektir.

Eğer siz alternatif üretmezseniz, mevcut öneri zamanla tek seçenek gibi görünmeye başlar.

İşte bu nedenle İYİ Parti, Anahtar Parti ve Zafer Partisi'nin yeni bir siyasal retorik geliştirmesi yalnızca kendi gelecekleri açısından değil, demokratik tartışmanın niteliği açısından da önemlidir.

Bu retorik "barışa karşı çıkmak" üzerine kurulamaz.

Ama aynı şekilde "Öcalan merkezli çözüm" ile "çözümsüzlük" arasına sıkışmış bir tartışmayı da kabul etmek zorunda değildir.

Türkiye'nin üçüncü bir seçeneğe ihtiyacı vardır.

Bu seçenek; terör örgütünü değil vatandaşı merkeze alan, güvenlik ile özgürlüğü birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı gören, bölgesel kalkınmayı hızlandıran, hukuk devletini güçlendiren ve demokratik siyaseti genişleten bir devlet stratejisidir.

Muhatap, silahlı örgüt değil; bu ülkenin eşit haklara sahip vatandaşları olmalıdır.

Devletin konuştuğu adres, örgüt liderleri değil, millet olmalıdır.

Terörü bitiren şey, örgüt liderlerine tarihî rol vermek değil; örgütün varlık zeminini ortadan kaldıracak güçlü devlet politikalarıdır.

Bugün itiraz edenlerin en büyük sorumluluğu da tam burada başlamaktadır.

Eğer eleştirilerini yalnızca tepki üzerinden kurarlarsa, süreç ilerledikçe "barış istemeyen taraf" olarak etiketlenmeleri kolaylaşacaktır.

Bunun yerine devlet aklını, hukuku, demokratik meşruiyeti ve şeffaflığı merkeze alan yeni bir dil geliştirmek zorundadırlar.

Çünkü güçlü devlet, terör örgütüyle kurduğu temasın gücüyle değil, vatandaşının kendisine duyduğu güvenle ayakta kalır.

Türkiye'nin ihtiyacı da tam olarak budur.

Terörü bitirmek elbette devletin görevidir.

Ancak bunu yaparken devletin meşruiyetini tartışmalı hâle getirecek yöntemlerden kaçınması da en az terörle mücadele kadar önemlidir.

Barış değerlidir.

Ama barış, hafızasızlık değildir.

Barış, geçmişi silmek değildir.

Ve en önemlisi, barış; terörü sona erdirirken, terörü yöntem olarak seçmiş aktörlere tarihin hak etmedikleri ölçüde bir siyasal meşruiyet kazandırmanın adı olmamalıdır.

Demokrasilerde büyük kararlar yalnızca geniş mutabakatlarla değil, güçlü meşruiyetle kalıcı olur. Güçlü meşruiyetin yolu ise şeffaflıktan, toplumsal tartışmadan ve millet adına karar veren Meclis'in sürece tam anlamıyla hâkim olmasından geçer. Bugün itiraz edenlerin yapması gereken, sadece "hayır" demek değil; devleti güçlendiren, vatandaşı merkeze alan ve terörü meşrulaştırmadan sona erdirmeyi hedefleyen alternatif bir siyaset dili inşa etmektir. Asıl ihtiyaç duyulan da budur.