Sürecin takvimini kim belirliyor: Ankara mı, İmralı mı?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Ankara'da bazen henüz ortada bir kanun teklifi bile yokken; yasanın içeriği, kimlerin tahliye edileceği ve adımların hangi sırayla atılacağı çoktan konuşulmaya başlanır. Son günlerde Meclis kapanmadan gündeme gelmesi beklenen yeni çözüm süreci düzenlemeleri de tam olarak böyle bir atmosferde tartışılıyor.

Resmî bir metin henüz açıklanmış değil. Buna rağmen siyaset kulislerinde dolaşan bilgiler dikkat çekici ölçüde birbirini tamamlıyor. Kimi çevreler infaz düzenlemelerinden söz ediyor, kimileri silah bırakan örgüt mensuplarına yönelik hukuki altyapının oluşturulacağını anlatıyor. İdari mekanizmalar, teslim süreçleri, ceza infaz sistemi... Hepsi konuşuluyor.

Elbette bunların tamamı kulis bilgisi. Yarın farklı bir teklif gelebilir ya da bugün konuşulanların bir kısmı hiç gerçekleşmeyebilir. Ancak kulislerin de bir işlevi vardır. Ankara'da kulisler bazen yalnızca bilgi taşımaz; kamuoyunu olası gelişmelere hazırlamanın da bir aracıdır.

Asıl dikkat çekici olan ise düzenlemelerin içeriğinden çok, anlatılış biçimi.

Bir yandan "genel af olmayacak" deniliyor.

"Öcalan'a yeni bir hukuki statü verilmeyecek" ifadeleri özellikle öne çıkarılıyor.

Devletin kırmızı çizgilerinden söz ediliyor.

Fakat aynı kulislerde başka cümleler de kuruluyor.

"İmralı'dan gelecek mesaj bekleniyor."

"Öcalan'ın yapacağı çağrı sürecin seyrini belirleyecek."

"Beklenen açıklama gelirse yeni aşamaya geçilecek."

"Silah bırakmanın kapsamı Öcalan'ın etkisine bağlı."

Bu cümleleri art arda okuduğunuzda ister istemez şu soru akla geliyor:

Madem hiçbir statü değişmiyor, madem devlet bütün inisiyatifi elinde tutuyor, o halde neden bütün siyasi takvimin merkezinde tek bir kişinin açıklamaları bulunuyor?

Sorunun kendisi bile üzerinde durulmaya değer.

Çünkü demokratik rejimlerde kararların adresi bellidir. Yasaları Meclis yapar. Hükümet teklif eder, milletvekilleri tartışır, komisyonlar çalışır, Genel Kurul karar verir.

Cezaevindeki bir hükümlünün ise sürece etki edip etmemesi başka bir tartışmadır; sürecin merkezine yerleşmesi ise bambaşka bir tartışma.

Bugün kulislere bakıldığında ortaya çıkan tablo, ister istemez ikinci ihtimali çağrıştırıyor.

Dikkat edilirse artık düzenlemelerin kendisinden çok zamanlaması konuşuluyor. O zamanlamanın da Meclis takvimine göre değil, İmralı'dan gelecek açıklamalara göre şekilleneceği anlatılıyor.

Bu algının doğru olup olmaması kadar, oluşması da önemlidir.

Çünkü devlet yönetiminde bazen algı, gerçeğin önüne geçer.

Toplum günlerdir aynı cümleleri duyuyor.

"Mesaj gelirse..."

"Çağrı yapılırsa..."

"İkna edilirse..."

"Beklenen açıklama gelince..."

Bu ifadeler tekrarlandıkça kamuoyunda doğal olarak şu düşünce güçleniyor:

Demek ki süreçte belirleyici olan Meclis değil.

Bu noktada kimsenin sormaktan çekinmemesi gereken soru şudur:

Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendi iradesiyle mi hareket ediyor, yoksa başka bir merkezden gelecek işaretlere göre mi takvim oluşturuyor?

Belki bu soruya verilecek cevap hazırdır. Belki devlet yetkilileri bütün planlamanın kendi kontrolünde olduğunu düşünüyor. Ancak kamuoyuna yansıyan tablo bunu desteklemek yerine farklı bir görüntü oluşturuyor.

Üstelik konuşulanlar yalnızca bununla sınırlı değil.

Bir taraftan "Öcalan'a herhangi bir ayrıcalık tanınmayacak" deniliyor.

Diğer taraftan İmralı'daki çalışma koşullarının genişletilebileceği, görüşme trafiğinin artabileceği, iletişim imkânlarının yeniden düzenlenebileceği konuşuluyor.

Bir tarafta "genel af yok" açıklamaları yapılıyor.

Diğer tarafta infaz sisteminde binlerce kişiyi etkileyebilecek değişikliklerden söz ediliyor.

Belki bunların her biri teknik olarak birbirinden farklı düzenlemeler.

Ancak siyaset yalnızca teknik ayrıntılarla yürümez.

Vatandaş hukuk metnini değil, ortaya çıkan tabloyu okur.

O tabloda ise ister istemez şu görüntü oluşuyor:

Devlet bir düzenleme hazırlıyor, fakat o düzenlemenin hangi hızla ilerleyeceği ya da hangi aşamaya geçeceği konusunda gözler sürekli aynı adrese çevriliyor.

İşte tartışılması gereken nokta tam da burasıdır.

Çünkü Türkiye geçmişte de çözüm süreci tecrübesi yaşadı. O dönemde yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, atılan adımlardan çok muhatabın kim olduğu üzerineydi. Aradan geçen yılların ardından bugün yeniden benzer bir görüntünün oluşması, ister istemez eski tartışmaları da yeniden gündeme taşıyor.

Hiç kuşkusuz terörün sona ermesi, silahların tamamen susması ve huzurun kalıcı hâle gelmesi herkesin ortak temennisidir. Buna itiraz edecek kimse yoktur. Ancak bu hedefe ulaşırken ortaya çıkan siyasi fotoğrafın da sorgulanması gerekir.

Çünkü bir ülkede terörle mücadele kadar, devletin karar alma mekanizmalarının nasıl işlediği de önemlidir.

Bugün Ankara kulislerinde anlatılanlar doğruysa, ortada yalnızca yeni bir yasal düzenleme tartışması yoktur. Aynı zamanda kamuoyuna verilen sembolik bir mesaj da vardır. O mesajın doğru okunması gerekir.

Zira demokrasilerde yalnızca alınan karar değil, o kararın kim tarafından alındığı da meşruiyetin temel unsurudur.

Eğer toplumun önemli bir kesiminde, "Son sözü yine Öcalan söyleyecek." kanaati oluşuyorsa, bu algının sorumluluğu kulisleri takip edenlerde değil, o algının oluşmasına zemin hazırlayan siyasi iletişimdedir.

Ve bazen bir sürecin geleceğini belirleyen şey, atılan adımlar kadar, o adımların kimin iradesiyle atıldığına dair oluşan kanaattir.

Abdullah Öcalan