Bayılmışım, düşmeden tuttular

Ali Murat Karabağ

Ali Murat Karabağ

Yazar
Tüm Yazıları

İnsan bazen bir köşe yazısını masa başında değil, hayatın tam ortasında yazar. Kendim hakkında yazmak pek huyum değildir ancak bugün böyle olsun.

Bu hafta çekim yapmak için Kızılay’a metroyla gidiyordum. Akköprü durağında başım dönmeye başladı.

“Bir ineyim, biraz nefes alayım” dedim. Metrodan indim, biraz soluklanmak istedim…

Sonrasını hatırlamıyorum.

Gözümü açtığımda etrafımda bir kalabalık vardı. İnsanlar telaş içindeydi. Kimi ayaklarımı kaldırmış, kimi benimle konuşmaya çalışıyor, kimi su veriyor, kimi meyve suyu getiriyordu. Herkes bir şey yapmaya çalışıyordu.

Ben daha ne olduğunu anlamaya çalışırken onlar çoktan benim için bir seferberlik başlatmıştı.
Ambulans gelene kadar başımdan ayrılmadılar.

“Tamam, artık iyiyim, siz gidin” dedim. Bir türlü ikna olmadılar. En sonunda içlerinden birinin polis olduğunu öğrendim. O da ambulans gelene kadar yanımdan ayrılmadı.

“Hocam, biz akşama kadar şüphelilerin yanında bekliyoruz. Senin yanında beklemişiz çok mu?”

İşte bu cümle, belki de bütün bu yazının özeti.

Çünkü ben yıllardır anlatıyorum:

Bu toprağın insanında başka bir şey var.

Biz birbirini tanımayan insanların düştüğünde elinden tutmasını bilen bir toplumuz.

Kapısını çalmadan komşusunun derdini soran, yolda kalanın arabasını iten, hastanın başında bekleyen, cenazede omuz veren, düğünde sevinen, çocuğun başını okşayan bir kültürün insanlarıyız.

Elbette kusurlarımız var.

Elbette bu toplumun içinde kötü insanlar da var. Her toplumda olduğu gibi…

Ama beş parmağın beşi bir değildir.

Ve bizim insanımız beş parmağa sıkıştırılacak kadar az değildir.

Televizyon ekranlarında her gün önümüze konulan birkaç kişinin kavgasına, entrikasına, ahlaksızlığına bakıp “Biz böyle bir millet olduk” demek büyük bir haksızlıktır.

Çünkü ekran başka, hayat başkadır.

Ekranda reyting alan her davranış, bu toplumun gerçeği değildir.

Birbirine bağıran, aldatan, menfaat peşinde koşan, kötülüğü normalleştiren birkaç kişinin sürekli gösterilmesi; milyonlarca insanın sessizce yaptığı iyilikleri yok etmez.

Ben bunu bir kez daha Akköprü Metro İstasyonu’nda gördüm.

Ben yere düştüm.

Ama birileri beni tuttu.

Hem de beni hiç tanımayan insanlar…

Adımı bilmeyen, nereden geldiğimi bilmeyen, ne iş yaptığımı bilmeyen insanlar.

Sadece bir insanın yere düştüğünü gördüler.

Ve insan oldukları için yardım ettiler.

İşte bizim asıl hikâyemiz budur.

Binlerce yıllık bir kültürün içinden geliyoruz. Bu coğrafyanın her köyünde ayrı bir hikâye, her şehrinde ayrı bir hafıza, her karış toprağında ayrı bir birikim var.

Bizi yalnızca televizyon ekranlarında gösterilen üç beş arsızın davranışlarıyla tarif etmek; bu millete yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Çünkü bizim toplumumuzda iyilik çoğu zaman sessizdir. Kamera yokken yapılır. Alkış yokken yapılır.

Sosyal medyada paylaşılmadan yapılır. Bir teşekkür beklemeden yapılır. Belki de bu yüzden göremiyoruz. Çünkü kötülük bağırır. İyilik ise çoğu zaman sessizce işini yapar. O gün Akköprü’de kimse kamera aramadı. Kimse “Beni çekin, yardım ediyorum” demedi.

Kimse sosyal medyada paylaşmak için telefonunu çıkarıp gösteri yapmadı.

İnsanlar sadece düşen bir insanı kaldırdılar.

Bana göre asıl Türkiye tam da burasıdır. Sokağın içindeki Türkiye… Metroda, otobüste, pazarda, okulda, hastanede, köyde, apartmanda yaşayan Türkiye…

Bazen hiç tanımadığı birinin çocuğunu koruyan, bazen yaşlı bir insanın poşetini taşıyan, bazen yolda kalan araca omuz veren, bazen de metro istasyonunda yere düşen bir yabancının başında ambulans gelene kadar bekleyen Türkiye… Ben bu Türkiye’ye inanıyorum. Çünkü ben bu Türkiye’yi gördüm. Hem de düşerken gördüm.

Ve insan bazen ayağa kalktığında, kendisini yalnızca yerden kaldıranlara değil, bir millete olan inancına da yeniden kavuşuyor.

O gün beni tutan herkese teşekkür ederim. Adını bile bilmediğim o güzel insanlara… Ve özellikle ambulansa kadar yanımdan ayrılmayan polis kardeşime…

İyi ki varsınız.

Çünkü siz bana bir kez daha gösterdiniz: Bu ülkenin en büyük gücü, hâlâ birbirinin düştüğünde elinden tutan insanlarıdır.

Ve biz, birkaç ekran yüzüne bakarak kendimizi tanımlamayacağız. Çünkü bizim hikâyemiz televizyon dizilerinden çok daha büyük. Bizim hikâyemiz, düşeni görünce eğilip elinden tutan insanların hikâyesidir.