Türkiye’de kırılmanın, parlamenter sistemin kaldırılmasıyla başladığı her gün anlatılıyordu.
Millet ittifakı adı altında birleşen muhalefetin en temel ve öncelikli vaadi şuydu:
Güçlendirilmiş parlamenter sistem.
Türkiye’de kırılmanın, parlamenter sistemin kaldırılmasıyla başladığı her gün anlatılıyordu.
Millet ittifakı adı altında birleşen muhalefetin en temel ve öncelikli vaadi şuydu:
Güçlendirilmiş parlamenter sistem.
2026 yılında çekilen bir videodan söz edelim. Tek başına yürüyen sevimli bir penguenin görüntüsü… Kısa bir video ama etkisi büyük.
Günlerdir sosyal medyada, yediden yetmişe toplumun her kesimi paylaşıyor. Tek başına yürüyen bir penguenin öyküsü bu…
Sadece yürüyor. Ne bağırıyor, ne slogan atıyor.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, dünya düzenine dair temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Uluslararası sistem gerçekten çok devletli mi, yoksa fiilen tek merkezli bir yapıya mı evriliyor?
ABD Başkanı’nın İran’a yönelik “Venezuela’dan daha kötü bir son sizi bekliyor” açıklamaları ve ABD donanmasının bölgeye hareket ettiğine dair duyurular, sıradan bir diplomatik dil olarak görülemez. Bu söylem; Danimarka’ya bağlı Grönland’ın “satın alınması” yönündeki çıkışlar ve Venezuela Devlet Başkanı ile eşinin, dünya kamuoyu önünde yatak odalarından kaçırılarak ABD’ye götürülmesiyle birlikte değerlendirildiğinde, bunun geçici değil, sistematik bir yaklaşım olduğu daha net anlaşılmaktadır.
Ortaya çıkan tablo, dünya ülkelerinin eşit ve bağımsız aktörler olarak değil, büyük güçlerin çıkar alanları içinde değerlendirildiği algısını güçlendirmektedir. Üstelik bu tabloyu yalnızca bir başkanın söylemleriyle açıklamak mümkün değildir. ABD’de yönetimler değişse de devlet politikalarının ana ekseni büyük ölçüde korunmaktadır.
Ekonomi politikaları tek bir şeye dayanır: Vatandaşın güvenip inanmasına.Bugün Türkiye’de sorun tam da burada başlıyor. Vatandaş inanmıyor.
Faiz indiriliyor. Ancak para piyasaya çıkmıyor.Çünkü kimse parasını harcamaya, yatırıma ya da tüketime yönlendirmiyor.
Neden?
Türkiye Cumhuriyeti’ni ziyaret eden yabancı devlet başkanlarının, ülkeye adım atar atmaz ilk olarak Anıtkabir’e gitmesi bir nezaket kuralı değil, bir devlet geleneğiydi…
Ülke liderleri önce Anıtkabir’den geçerdi.
Çünkü orada, Türkiye Cumhuriyeti’nin yokluktan doğmuş, kahraman evlatların fedakârlığıyla kurulmuşbir devlet olduğu sessizce anlatılırdı…
Bir devlet adamı uyarısı
Bu yazı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Venezuela Devlet Başkanı’nın, uluslararası hukuk hiçe sayılarak başka bir ülkenin operasyonuyla kaçırılmasının hemen ardından yaptığı açıklamayı esas alarak kaleme alınmıştır.
Aşağıdaki değerlendirme; o açıklamanın dili, vurguları ve işaret ettiği risklerin, sahada ve toplumda nasıl karşılık bulduğuna dair bir okuma niteliğindedir.
Yeni yıla girdik. Takvimler 1 Ocak 2026’yı gösteriyor.
Her yıl bu günlerde aynı cümleleri kurarız.“Yeni yıl sağlık, huzur, mutluluk getirsin…”
Sonra bir yıl geçer.Bir bakarız ki sağlık yine pahalı,huzur yine uzak,mutluluk yine vitrinde kalmış.
Bugün Türkiye’de gerçek gündem hangisi?
Öğretmenin geçim derdi mi, yoksa gündemden gündeme savrulan tartışmalar mı?
Belediyelere atanan kayyumlar mı?
Dün, 17 Aralık Çarşamba günü Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun doğum günüydü.Bugün köşemde onu yazmayı tercih ettim. Çünkü bazı doğum günleri sadece bir yaşı değil; bir ömrü, bir mücadeleyi ve bir ahlakı hatırlatır. Hele söz konusu olan Kemal Kılıçdaroğlu ise…
“Bazı insanlar koltuk büyüdükçe küçülür…Bazıları ise koltuktan ayrılsa da büyür.”
Bu satırları bir köşe yazarı olarak yazıyorum.Ama aynı zamanda Kemal Kılıçdaroğlu’nu yakından tanıyan, uzun yıllar yanında olmuş ve hâlâ siyasetini içeriden gözlemleyen biri olarak…
Meclis’te bütçe görüşmeleri sürüyor.Bu görüşmeler esnaf için sıradan bir teknik süreç değil; adeta nefes borusunun geleceği.
Vergi indirimi, prim kolaylığı, uygun kredi imkânı…Esnafın bütçede gözü bu başlıklarda.Çünkü çıkacak her karar, doğrudan hayatta kalma mücadelesine dokunacak.
Esnaf: Ülkenin gerçek omurgası
Vay Haline Emeklinin…Vay Haline Asgari Ücretlinin…
“Emekli” dediğimiz insanlar; çocuk yaşta çalışmaya başlayıp ömür boyu prim ödeyen, devlete her ay alın teriyle katkı sunan, bu ülkenin gerçek yük taşıyıcılarıdır. Dizlerinde derman kalmayıncaya kadar çalışırlar… Sonunda emeklilik hakkını kazanırlar… Ama ne yazık ki karşılarına çıkan maaş, bırakın insanca yaşamayı; bir kentin en uç köşesindeki mütevazı bir evin kirasını bile karşılamaktan uzaktır. Buna rağmen bir de “lütufmuş” gibi hatırlatmalarla karşı karşıya kalırlar.
Televizyon ekranlarına çıkıp “Dört çalışan bir emekliye bakıyor” diyenler var. Oysa bu söz, ya bilgisizliğin ya da başka bir hesabın ürünüdür. Gerçek açıktır: Hiçbir çalışan emekliye bakmıyor; tam tersine emekli, ömrü boyunca devlete bakmıştır. Prim ödemiş, bütçeye katkı sunmuş, üretmiş, taşımış, ülkenin yüküne omuz vermiştir.
Türkiye’nin gündemi yine toz duman…İstanbul’da İBB’ye dair iddianameler, Ankara’da bitmeyen tartışmalar, televizyon ekranlarında sabaha kadar süren münakaşalar…Bütün bu gürültünün ortasında aslında apaçık bir gerçek duruyor:
Türkiye’nin en temel ihtiyacı olan temiz ve dürüst siyaset.
Bugün hangi partiye oy verirsek verelim, toplumun ortak talebi aynıdır:Şeffaf, hesap verebilir ve adil bir siyaset düzeni.Çünkü siyaset kirli ilişkilere sığındığında, dokunulmazlık zırhlarına yaslandığında; hem adalete güven zayıflar hem de devletin itibarı örselenir.
Ülkenin sokakları, insanlar konuşamadıkça daha çok anlatıyor. Dudaklar susuyor ama eşyasını kolilere doldurup evini terk eden aileler, sessiz bir çığlık gibi hayatın tam ortasında duruyor.
Ankara… Bir zamanlar orta gelirlilerin, memurun, öğrencinin, esnafın rahat yaşadığı bir ildi; merkez ilçelerinde rahat yaşanabilirdi. Şimdi bu ilçelerde barınma neredeyse imkânsız hale geldi. Kira yükü, geçim derdi vatandaşın belini büküyor.
Çankaya, Yenimahalle, Keçiören, Altındağ ve Mamak… Eskiden orta gelirli ve dar gelirli ailelerin rahatlıkla oturduğu, barınabildiği ilçelerdi. Bugün kira fiyatları astronomik seviyelere ulaştı. Kiralar o kadar yükseldi ki artık bu ilçelerde ikamet etmek, oturduğu evin kirasını karşılamak birçok aile için neredeyse imkânsız hale geldi.
Bundan daha önemli bir gündem olamaz.Şehitlerimiz… Vatan nöbetçileri…
Milletimizin güvenliği için gözünü kırpmadan canını feda eden o kahraman canlarımız…Onlar bu toprakların sessiz çınarları, gökyüzüne uzanan yürekleriydi.
Azerbaycan’dan havalanan Türk Silahlı Kuvvetlerine ait askeri uçağın sınır bölgesinde düşmesi sonucu 20 kahraman Mehmetçiğimiz şehit oldu.Yürekler yandı, gök karardı, bayraklar yarıya indi.
Cumhuriyetimizin 102. yılı büyük bir coşkuyla kutlandı.Ancak bu coşkunun gölgesinde unuttuğumuz bir gerçek var:Cumhuriyet, sadece bir rejim değil; bir ahlak ve örnek bir duruştur.
Atatürk bu ülkeyi yalnızca bağımsız kılmadı; aklın, vicdanın ve adaletin hüküm süreceği bir düzenin temellerini attı.“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerden söz ederken bir siyaset değil, bir karakter inşa ediyordu.
O günlerin Türkiye’sinde fabrika bacaları ilk kez tütüyor, kadınlar ilk kez seçme ve seçilme hakkına kavuşuyor, köy çocukları kara tahtada “vatan” kelimesini öğreniyordu.Ve bir köyde çobanlık yapan Cumhuriyet çocuğu, azmiyle gelip Ankara’da Başbakan olabiliyordu.
Defalarca yazdık, günlerce söyledik…Sadece deprem olduğunda, canlar yitip gittiğinde birkaç gün televizyonlar, ekranlar, bilim insanları ve siyasiler, yetkililer konuşuyorlar.
Sonra? Yine suskunluk…Ta ki yeni bir deprem olana kadar.
Evet, yine Balıkesir Sındırgı’da 6.1 büyüklüğünde bir deprem oldu.Çok sayıda yıkıntı var, yaralı var.Çevre iller de sallandı, vatandaşlar korkuyla sokaklara döküldü.
Faizi düşürdünüz… Peki sonra ne oldu?
Dolar, adeta “ben buradayım” dercesine 4–5 lira birden yükseldi. Altın, bir ileri bir geri, dalgalanma moduna geçti. Bankalardaki mevduatlar düşük faiz yüzünden kaçmaya başladı; bazı şubeler müşteri tutmakta zorlanıyor.
Şimdi sormak lazım; Bu mudur ekonomik istikrar?
7 Ekim 2023’te başlayan savaş, aylar boyunca sürdü… Gözyaşının kuruduğu, çığlıkların yankısının bile yorulduğu aylar… Bir çocuğun ağlamasıyla başlayan, binlerce çocuğun ölümüyle biten bir sessizlik…
Ve o sessizliği dünya sadece izledi.
Bir ülke, şehirleriyle birlikte neredeyse haritadan silindi. Sokaklar toz bulutuna karıştı; hayatla birlikte umut da yıkıldı.
Köyde sabah sessiz.Horoz bile geç ötüyor artık…Sanki o da “Her şey zamlandı, sesim bile” der gibi.
Mahalle bakkalı kapatmış kepengi. Bir tabela asmış: “Ben değil, ekonomi battı.”
Fakat birileri hâlâ konuşuyor… Güçlünün merdivenlerini sayarken, halkın yokuşlarını unutmuş.
Siyaset boş gündemler yaratıp konuşurken, onlar çalışıyor… Ankara’yı sessizce güzelleştiriyorlar.
Ankara Kent Konseyi’nin uzun süredir yürüttüğü çalışmaları, toplantıları ve gönüllü insanların gayretini yakından takip ediyorum. Bir köşe yazarı ve araştırmacı olarak farklı kesimlerden birçok insanla konuştum, izledim, dinledim. Edindiğim izlenim şu: Ankara’da sessiz ama derinden, etkisi giderek büyüyen güçlü bir birliktelik var.
Ankara… Cumhuriyetin kalbi. Atatürk’ün emaneti, aklın, vicdanın ve umudun başkenti.Taşında kararlılık, havasında özgürlük, insanında onur vardır.
Türkiye’de Alevi nüfusunun 25 milyonun üzerinde olduğu biliniyor. Bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan köklü bir inanç topluluğu var.
Süreç, kendi haddini bilmeyen sözde bir gazetecinin “Alevilerden hain çok çıkar” söylemiyle başladı.Bu hadsiz ifadeye her kesimden tepki çabuk geldi: Sayın Cumhurbaşkanı, siyasi parti liderleri… Herkes mikrofonu ve kamerayı görünce Alevi-Bektaşi toplumuna yapılan hakarete karşı, Alevilere destek için övgü dolu sözler söylediler.
Dikkat çeken örneklerden biri İYİ Parti Genel Başkanı’ndan geldi. Genel Başkan öyle sözler sarf etti ki:
Alevi-Bektaşi yurttaşlarımız, gazeteci Merdan Yanardağ’ın, Alevi kimliğiyle bilinen Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu ima ederek sarf ettiği “Alevilerden hain çok çıkar” sözünü büyük bir hakaret olarak değerlendiriyor.
Alevi yurttaşlarımızın tepkilerine göre bu ifade sadece bir lidere yöneltilmiş söz değil; bu topraklarda yaşayan 25 milyonun üzerinde Alevi-Bektaşi yurttaşımıza yapılmış ağır bir ithamdır. Bununla birlikte toplumun bütünü de bu sözlerden etkilenmiş ve aynı derecede rahatsız olmuştur.
Daha düne kadar Kılıçdaroğlu’nu savunan, kurduğu televizyon kanalına destek almak için kapısında bekleyen Yanardağ’ın ani bir dönüş yaparak Kılıçdaroğlu’na ve onun şahsında bütün Alevi toplumuna hakaret etmesi kabul edilebilir değildir. Alevi toplumunu “hain çok çıkar” diye itham etmek ne ahlakla ne de vicdanla bağdaşmaktadır.
Gazze’de taş üstünde taş, vücut üstünde baş kalmıyor…Her gün yeni bir yıkım, her gün yeni bir ölüm.Dünya ise sadece izliyor.
Avrupa ülkeleri, Müslüman Arap ülkeleri…Hepsinin yapabildiği tek şey: sadece “kınamak.”
Peki soruyorum: Ortadoğu’yu kan gölüne çevirenler, sizin kınamanızdan korkup vahşeti durduracak mı?
Bugün yine trafikte sıkıştık, yolun karmaşasını gördük.
Bugün yine markette fiyatları görünce durduk, sırada bekleyenleri gördük.
Bugün yine vatandaşa yol gösteren bir açıklama duymadık, ilgisizliği gördük.