Fon krizi bunun yanında hafif kalır!

Enver Baltaş

Enver Baltaş

Yazar
Tüm Yazıları

Hedefte millî güvenliğimiz, üreticimiz ve gıda bağımsızlığımız mı var?

Büyük oyunu sorguluyorum! Tarımda yaşananları, sahada gördüklerimi ve yıllardır biriktirdiğim tecrübeleri kamuoyunun dikkatine sunuyorum. Çünkü mesele yalnızca çiftçinin para kazanamaması değil; mesele Türkiye’nin gıda güvenliği, toprağı ve geleceğidir!

Bir ülkenin millî güvenliği yalnızca sınırlarında korunmaz. Tarlasında, tohumunda, suyunda, üreticisinde ve gıda zincirinde de korunur. Kendi gıdasını üretemeyen bir ülke, bir gün en temel ihtiyaçları için başkalarına bağımlı hâle gelebilir.

Peki, Türkiye tarımında yıllardır biriken sorunlar bizi nereye götürüyor?

2019'dan itibaren daha da belirginleşen üretim baskısını, çiftçinin giderek artan maliyetlerini ve emeğinin karşılığını alamamasını sorgulamamız gerekmiyor mu?

Çiftçi neden her yıl biraz daha güçsüzleşiyor?

Gelin, yaşananları adım adım ele alalım.

  1. Üretim maliyetleri artıyor, çiftçinin kazancı aynı oranda artmıyor.

Mazot, gübre, ilaç, sulama, işçilik ve nakliye maliyetleri üreticinin sırtına yüklenirken çiftçi hasat döneminde ürününü hak ettiği fiyattan satamayabiliyor. Üretici borçlanıyor, gelecek sezon için yeniden kredi arıyor. Bir sonraki yıl aynı döngü tekrar başlıyor.

  1. Hasat döneminde ithalat politikaları üreticiyi baskı altına alabiliyor.

Ayçiçeği hasadında ithalatın önünün açılması, iç piyasadaki fiyatları baskılayabilir. Narenciyede ihracat kısıtlamaları veya yasakları ise ürününü dış pazara hazırlamış üreticiyi zor durumda bırakabilir.

Elbette ithalat ve ihracat kararlarının gerekçeleri, zamanlaması ve piyasaya etkileri somut verilerle incelenmelidir. Ancak sorulması gereken soru açıktır: Ülkenin üreticisi korunmadan gıda güvenliği korunabilir mi?

  1. Çiftçi, üretimden pazarlamaya kadar dar bir çevreye mahkûm kalabiliyor.

Üretici finansmana, girdilere, tüccara ve pazara erişimde yeterli alternatife sahip değilse pazarlık gücünü kaybeder. Ürün tarlada düşük fiyatla el değiştirirken aynı ürün tüketicinin sofrasına çok daha yüksek fiyatla ulaşabilir.

Burada araştırılması gereken konu, üretici ile tüketici arasındaki fiyat farkının hangi aşamalarda ve kimler tarafından oluşturulduğudur.

  1. Sahte ve kalitesiz tarımsal girdiler, çiftçinin geleceğini tehdit ediyor.

Gübre diye satılan ürünün içeriği, etikette yazanla örtüşmüyorsa zarar yalnızca çiftçinin cebinde kalmaz. Toprak, bitki, verim ve gıda kalitesi de risk altına girer.

Bu nedenle gübrelerin bağımsız laboratuvarlarda analiz edilmesi, piyasa denetimlerinin güçlendirilmesi ve sahte ürün satanlara karşı etkili yaptırımlar uygulanması zorunludur.

Afşin-Elbistan gerçeği: Toprağın zenginliği neden yeterince değerlendirilmiyor?

Benim özellikle dikkat çekmek istediğim konulardan biri de Afşin-Elbistan havzasındaki leonardit kaynaklarıdır.

Yıllardır toprağın organik madde bakımından güçlendirilmesi, üretim maliyetlerinin azaltılması ve verimliliğin sürdürülebilir biçimde artırılması üzerine çalışıyorum.

Burada kamuoyuna açıkça soruyorum:

Topraklarımızı iyileştirme potansiyeli taşıyan kaynaklar varken bunları neden bilimsel, şeffaf ve üretici yararını gözeten bir anlayışla değerlendiremiyoruz?

Leonarditin kalitesi, organik madde ve humik-fulvik asit içeriği, kullanım amacı ve tarımsal etkinliği analizlerle ortaya konulmalıdır. Kaynağın niteliği belirlenmeden yapılan her değerlendirme eksik kalır.

Benim itirazım; kaliteli kaynakların israf edilmesine, ekonomik değerinin yeterince araştırılmamasına ve çiftçinin güvenilir ürünlere erişememesine yöneliktir.

Eğer kaliteli leonardit kaynakları uygun biçimde değerlendirilmiyor, buna karşılık çiftçiye leonardit adı altında düşük kaliteli veya içeriği belirsiz ürünler sunuluyorsa bunun hesabı sorulmalıdır.

Kaynak nerede, ürünün analizi nerede, üreticinin ödediği bedelin karşılığı nerede?

Bunlar siyasi sloganlarla değil; bağımsız analizlerle, üretim kayıtlarıyla, satış belgeleriyle ve etkili denetimlerle cevaplanmalıdır.

Asıl tehlike: Çiftçinin üretimden çekilmesi

Şimdi meselenin en kritik noktasına gelelim.

Çiftçi artan maliyetler karşısında para kazanamıyor, borçları büyüyor ve arazisini işletmekte zorlanıyorsa zamanla üretimden çekilebilir. Toprağını satmak veya kiraya vermek zorunda kalabilir. Küçük üreticinin piyasadan çekilmesi, tarımsal üretimin daha az sayıda işletmede yoğunlaşması riskini artırabilir.

Arazi toplulaştırması ise doğru planlandığında verimliliği artırabilecek bir uygulamadır. Fakat uygulamanın şeffaflığı, mülkiyet haklarına saygı, hak sahiplerinin katılımı ve ortaya çıkan sonuçlar mutlaka denetlenmelidir.

Burada sorulması gereken soru şudur: Küçük çiftçinin toprağında kalmasını sağlayan bir sistem mi kuruyoruz, yoksa üreticiyi toprağından uzaklaştıran koşullara seyirci mi kalıyoruz?

Birilerinin arazileri belirli amaçlarla topladığına veya ülke çapında planlı bir el koyma düzeni bulunduğuna ilişkin iddialar varsa bunlar tapu kayıtları, devir işlemleri, ihale belgeleri ve somut bağlantılarla araştırılmalıdır. Kanıtlanmamış iddiaları kesinleşmiş gerçekler gibi sunmak yerine, şüpheli işlemlerin bağımsız biçimde incelenmesini istemek gerekir.

Çünkü millî güvenlik, ciddi sorular sormayı gerektirir; fakat bu soruların cevabı da delillere dayanmalıdır.

Zincir marketler ve gıda zincirindeki güç

Bugün tüketici yüksek fiyatlardan şikâyet ediyor, çiftçi düşük satış fiyatlarından yakınıyor. Aradaki farkın hangi aşamalarda oluştuğu ise çoğu zaman yeterince şeffaf değil.

Tedarik, depolama, nakliye, komisyon, işleme ve perakende aşamalarındaki maliyetler ve kâr marjları açıklığa kavuşturulmalıdır.

Zincir marketlerin büyümesi tek başına bir suç veya komplo kanıtı değildir. Ancak perakende sektöründe yoğunlaşma, üreticinin pazarlık gücünü zayıflatıyor ve tüketicinin seçeneklerini azaltıyorsa rekabet politikalarıyla müdahale edilmelidir.

Gıda zincirinde güç birkaç büyük oyuncunun elinde yoğunlaşırken küçük çiftçinin ayakta kalması nasıl sağlanacak?

Bu sorunun cevabını erteleyemeyiz.

Ben neden bu konuyu gündeme taşıyorum?

Ben Enver Abdullah Baltaş.

Yıllardır toprağı, bitkiyi, doğal kaynakları ve üretimi sahada araştırıyorum. Köyleri, çiftçileri, üreticileri ve tarımsal kaynakları tanıyarak edindiğim tecrübelerle şunu savunuyorum:

Toprak sağlıklı değilse bitki sağlıklı yetişmez. Bitki ve hayvan üretiminin niteliği korunamazsa gıda kalitesi zarar görür. Üretici ayakta kalamazsa ülkenin gıda bağımsızlığı da zayıflar.

Bu yüzden meseleye yalnızca tarım politikası olarak bakmıyorum. Benim açımdan bu, millî güvenlik, ekonomik bağımsızlık, kırsal hayat ve gelecek nesillerin hakkı meselesidir.

Benim ortaya koyduğum soruların muhatapları bellidir: İlgili bakanlıklar, denetim kurumları, rekabet otoriteleri, yerel yönetimler ve bütün siyasi partiler.

İddialar araştırılsın. İthalat kararlarının etkileri açıklansın. Gübre piyasası denetlensin. Leonardit kaynakları ve ürün kalitesi bağımsız laboratuvarlarla incelensin. Arazi toplulaştırmalarının sonuçları şeffaf biçimde kamuoyuna sunulsun. Üreticiden tüketiciye kadar gıda zincirindeki fiyat oluşumu ortaya konulsun.

Kim haklıysa belgeler konuşsun. Kim kamu zararına yol açtıysa hukuk önünde hesap versin.

SON SÖZ: MESELE BİR ÇİFTÇİNİN DEĞİL, BİR ÜLKENİN GELECEĞİDİR!

Fon krizi dediğimiz mesele, toprağın, üreticinin ve gıda bağımsızlığının karşı karşıya olduğu risklerin yanında neden daha büyük bir dikkatle ele alınması gerektiğini gösteren bir uyarıdır.

Bir ülkenin toprağı elden giderse, üreticisi üretimden çekilirse ve gıda tedariki giderek daha fazla dışa bağımlı hâle gelirse bunun bedelini yalnızca çiftçi ödemez. Her vatandaş öder.

Ben susmayacağım; soracağım, araştıracağım, belgeleri ortaya koyacağım.

Çünkü toprağımız yalnızca bir mülk değil, gelecek nesillere bırakacağımız emanettir.

Şifa Allah’tan, gayret bizden. Gıda bağımsızlığı ise üreticimize, toprağımıza ve millî irademize sahip çıkmakla mümkündür!