Sırlı yolcunun bıraktığı işaret

Enver Baltaş

Enver Baltaş

Yazar
Tüm Yazıları

“Bazı insanlar hayatımıza gelmezler… Bazıları, kaderimizin kapısını aralamak için gönderilirler.”

Hayatımın bazı günlerini düşündüğümde, zamanın gerçekten de düz bir çizgi olmadığını hissederim. Bazı günler vardır… Takvimde yalnızca bir tarihtir. Ama insanın ömründe, bir milat olur. Bir telefon gelir, bir cümle duyarsın, bir yolculuğa çıkarsın. Ve o yolculuğun seni nereye götüreceğini bilmeden, kaderin seni bekleyen bir kapıya doğru yürürsün.

Benim hayatımda böyle bir gün vardı: 30 Eylül 2017…

O gün, henüz hiçbir şeyin farkında değildim. Henüz yaşanacakları bilmiyordum. Henüz bir ölümün, yıllar sonra bir doğumla nasıl birbirine bağlanacağını bilmiyordum. Henüz bir çocuğun son sözünün, başka bir çocuğun ilk nefesiyle nasıl aynı hikâyenin içinde buluşacağını bilmiyordum. O gün sadece bir telefon geldi. Telefonun diğer ucunda, kız kardeşimin on altı yaşındaki kızı, yeğenim Elif Feyza vardı. Bana şöyle dedi:

“Dayı, sana bir sürprizim var.”

Bu cümleyi ilk duyduğumda, bunun hayatımın en büyük sırlarından birinin başlangıcı olduğunu nereden bilebilirdim? Ona, Ankara'dan iki gün sonra gelebileceğimi söyledim. Fakat ısrar etti. “Dayı, ne olur şimdi gel.” Sesindeki ısrarı kıramadım. Belki de insan bazı yolculuklara kendi iradesiyle çıktığını zanneder. Oysa bazı yolların başlangıcını biz seçmeyiz. Sadece çağrıyı duyarız ve yola çıkarız. Ben de Ankara'dan yola çıktım. Nereye gittiğimi biliyordum, fakat kaderin beni nereye götürdüğünü bilmiyordum.

KÖRSULU ÇAYI'NDAKİ VEDA

Kahramanmaraş'a vardım. Andırın'daki Gökgedik köyümüzde bulunan baba ocağına yeni girmiştim. Tam o sırada anneme bir telefon geldi. Telefonun diğer ucunda kız kardeşimin sesi vardı ama bu, normal bir ses değildi. Çığlık atıyordu, ağlıyordu. Sesi, köyün sessizliğini yarıp geçti:

“Kızım Elif Feyza suya düştü! Boğuldu! Yetişin!”

O an… Dünyam yıkıldı. Bir insanın hayatında bazı saniyeler vardır; o saniyelerde düşünmezsiniz, sormazsınız, karar vermezsiniz. Sadece hareket edersiniz. Ben de öyle yaptım. Ok gibi fırladım, aracıma bindim. Gökgedik'in hemen aşağısından akan Körsulu Çayı'na doğru uçarcasına gittim. Yol bitmek bilmiyordu. Kalbim göğsüme sığmıyordu ve içimde tek bir düşünce vardı: “Yetişmeliyim.”

Fakat vardığımda her yer çığlık içindeydi. İnsanlar bağırıyor, ağlıyor, koşturuyor, birbirine ne yapacağını soruyordu. Hiç düşünmeden suya daldım. Birinci dalış başarısızdı. Tekrar çıktım, ikinci kez daldım. Ve o dalışta yeğenimin cansız bedenine ulaştım. Onu sudan çıkardım, kıyıya taşıdım. Bir süre suni teneffüs yaptım. Çabaladım, bekledim. İçimde küçücük de olsa bir umut vardı; belki dönerdi, belki yeniden nefes alırdı, belki gözlerini açardı.

Fakat olmadı. Elif Feyza geri dönmedi.

Bir süre sonra başucuna oturdum, yüzüne baktım. O daha on altı yaşındaydı. Biraz önce telefonda bana “Dayı, sana bir sürprizim var,” demişti. Şimdi ise sürprizini öğrenemeden, onun cansız bedeninin başında oturuyordum. Yüzüne baktım, içimde tarifsiz bir acı vardı ve dudaklarımdan şu cümleler döküldü:

“Ne sürprizin vardı benim için? Bana ne söyleyecektin? Niçin gelmemi bu kadar çok istedin?”

İşte tam o anda, hayatım boyunca unutamayacağım bir şey oldu. Bir ses duydum. Sanki içimden geliyordu, sanki dışarıdan geliyordu. Nereden geldiğini anlayamadım ama o sesi duydum:

“Dayı, üzülme… Ben sende geri geleceğim. Benim sürprizim bu.”

O an şoka girdim. Ne olduğunu anlayamadım. Bir insanın acısı bazen öyle büyür ki akıl ile kalp arasındaki sınırlar birbirine karışır. Ben o gün ne yaşadığımı bugün bile tam olarak açıklayamam. Ama duyduğum cümleyi unutmadım. O an, bunun bir gün hayatımın en büyük sırlarından birine dönüşeceğini bilmiyordum. Sadece yeğenimin ölümünün acısını taşıyordum. Ve insan ölüm karşısında bazı soruların cevabını aramıyor. Sadece susuyor, sadece bakıyor, sadece Rabbine sığınıyor.

Defin işlemleri yapıldı. Toprak, Elif Feyza'yı bağrına aldı. Bir ev sessizleşti, bir aile eksildi, bir annenin yüreği parçalandı, bir çocuğun hayatı yarım kaldı. Ve ben… İçimde anlam veremediğim bir cümleyle kaldım: “Ben sende geri geleceğim.”

SIRLI YOLCU VE İKİ ABDULLAH

Günler geçti, aylar geçti, hayat devam etti. Fakat o cümle benimle kaldı. Sonra yıllar önce karşılaştığım başka bir insanı hatırladım. Kim olduğunu bugün bile tam olarak bilmediğim, nereden geldiğini, nereye gittiğini, neden karşıma çıktığını ve neden o sözleri söylediğini hâlâ çözemediğim sırlı bir yolcuyu…

O insan bana bir gün ismimin sonuna "Abdullah" ismini eklememi söylemişti. Abdullah… Allah'ın kulu. İnsanın ulaşabileceği en büyük makam belki de buydu: Kul olmak. Ben o gün bu ismin hayatımda nasıl bir kapı açacağını bilmiyordum. Sonra bana bir söz daha söyledi:

“İki Abdullah daha seninle yoldaş olacak.”

O zaman bu sözün ne anlama geldiğini anlayamamıştım. İnsan kader kitabının henüz açılmamış sayfalarını okuyamaz; biz yalnızca yaşadığımız satırı görürüz. Oysa Allah kitabın tamamını bilir. Ve zaman, bazen yıllar önce söylenmiş bir cümlenin anlamını yıllar sonra insanın önüne koyar.

Aradan yaklaşık iki yıl geçti. Birinci Abdullah çıktı geldi, Haydıkıran'dan… Onunla birlikte yeni bir yol başladı. Uçucu yağlar, şampuanlar, temizlik ürünleri, bitkilerin gizli dünyası, formüller, araştırmalar, denemeler, geceler boyunca süren çalışmalar… Başlangıçta bunun sadece bir iş olduğunu düşünüyorduk. Fakat zamanla anladım ki bazı insanlar hayatınıza yalnızca çalışmak için girmezler. Bazıları yol arkadaşıdır, bazıları sırdaştır, bazıları kardeş olur. Ve yıllar önce duyduğum söz yeniden zihnimde yankılandı: “İki Abdullah daha seninle yoldaş olacak.” Birincisi gelmişti.

Bir yıl daha geçti. Bu kez ikinci Abdullah geldi, Aydın Germencik'ten… Kervana ikinci yolcu katıldı. Bu kez yolumuz incirin çekirdeğine, çörek otuna, kabak çekirdeğine, bitkisel yağlara, ekstraksiyonlara, yeni araştırmalara uzandı.

Ben o günlerde, yıllar önce karşıma çıkan o sırlı yolcuyu yeniden düşünmeye başladım. İki Abdullah gerçekten de hayatıma girmişti. “Acaba o insan bunu nereden biliyordu?” diye sordum kendime. Fakat hikâyenin asıl sırrı henüz başlamamıştı. Çünkü o sırlı yolcu bana bir söz daha söylemişti:

“Senin üzerinde bir nefes daha var.”

EMANET VE BİR NEFES

O sırada ben evliydim. Eşim felçliydi ve çocuk sahibi olmasının mümkün olmadığı düşünülüyordu. Hayatın bütün hesapları, şartlar, aklım bunu söylüyordu. Fakat kaderin dili, aklın dili gibi değildir. Akıl bazen “Olmaz,” der; kader ise Allah'ın izniyle, hiç beklemediğin bir kapıyı açar.

Bir gün karşıma bir kadın çıktı. Kız kardeşi felç olmuştu ve benden kardeşi için bir umut arıyordu. Elimden geldiğince ilgilenmeye başladım. Bir insanın acısına dokunmak için çıktığım yolun beni kendi hayatımın en büyük sırrına götüreceğini bilmiyordum. Sonra bir gece bir rüya gördüm. Rüyada bana, o kadında benim için bir emanet olduğu söylendi. Uyandığımda uzun süre sustum. “Bu mümkün değil,” dedim. Fakat sonraki gecelerde de benzer işaretlerle karşılaştım:

“Onda senin emanetin var.”

Geceler geçtikçe bu söz zihnimde değil, kalbimin içinde yankılanmaya başladı. Bir tarafta bir emanet, diğer tarafta geri dönüş sözü… İki cümle, iki ayrı zaman ama aynı hayatın içinde birleşen iki sır.

Sonunda evlendik. Fakat evlilikle birlikte başka bir imtihan başladı. Eşimin yaşı, kilosu ve tansiyon problemi nedeniyle hamileliğin ciddi riskler taşıyabileceği söyleniyordu. Bir de eşimin önceki evliliğinden olan ve beş yıldır çocuk sahibi olamayan bir kızı vardı. Tüp bebek tedavisi için hazırlıklar yapılıyordu. Eşim, kendisinin çocuk sahibi olması hâlinde kızının büyük bir travma yaşayacağından korkuyordu.

Ben ise bir yanda aklın hesaplarını taşıyordum, diğer yanda yıllar önce söylenmiş o cümleleri: “Senin üzerinde bir nefes daha var,” ve “Ben sende geri geleceğim.” Neyin nefesiydim? Kimin emaneti? Sadece Rabbime teslim oldum, sebeplere sarıldım ve sonucu Allah'a bıraktım. Çünkü teslimiyet hiçbir şey yapmadan beklemek değil, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Rabbine bırakmaktır.

Ve sonra hayatımın unutamayacağım günlerinden biri geldi. Eşim karşıma geçti ve tek bir cümle söyledi:

“Hamileyim.”

Zaman sanki durdu. Yıllar önce söylenen bir söz, bir rüya, bir emanet, bir nefes… Aynı gün, yıllardır çocuk sahibi olamayan eşimin kızından da haber geldi. O da hamileydi! Hem de tüp bebek tedavisine hazırlanırken. İki ayrı müjde, iki ayrı hayat, iki ayrı mucize… O gün uzun süre konuşamadım. İçimden sadece, “Rabbim, ben Senin hikmetini bilemem,” dedim.

YENİDEN GELEN SÜRPRİZ: ELİF FEYZA

Sonra Elif Feyza geldi. İşte o zaman yıllar önce Körsulu Çayı'nın kıyısında duyduğum o cümle yeniden içimde yankılandı:

“Dayı, üzülme. Ben sende geri geleceğim. Sürprizim bu.”

Bugün kızım Elif Feyza'nın yüzüne baktığımda yalnızca bir çocuğu görmüyorum. Onun yüzünde yıllar önce kaybettiğim yeğenimin hatırasını da görüyorum. Aynı isim, aynı aile, aynı kader çizgisi… Gaybı yalnızca Allah bilir. Bir ruhun başka bir bedende geri döndüğünü iddia edemem, böyle bir hüküm veremem. Fakat inkâr edemeyeceğim bir gerçek var: Hayatımda yaşananlar, beni yıllardır düşündüren bir sır olarak karşımdadır.

Yeğenimin vefatından önce “Dayı, sana bir sürprizim var,” demesi, suyun kenarında duyduğum “Ben sana geri geleceğim,” sözü ve yıllar sonra hayatıma giren kızıma yine Elif Feyza adının verilmesi… Belki bir tevafuk, belki acıdan doğan bir yankı, belki de Rabbimin bana yaşattığı bir imtihandır.

Bugün Elif Feyza yedi yaşına girdi. Yedi yıl… Biri “Dayı, sana bir sürprizim var,” dedi ve hayatı suda yarım kaldı. Diğeri yıllar sonra hayatımıza bir nefes olarak geldi. Ve ben hâlâ düşünüyorum: Acaba o sürpriz neydi? Belki de insan bazı sürprizlerin cevabını bu dünyada bulamaz, ancak Rabbine kavuştuğu gün anlar.

Geriye dönüp hayatımdaki işaretleri düşünüyorum: Bir sırlı yolcu… "Abdullah" ismi… İki yol arkadaşı… Bir emanet… Bir nefes… Garlife… Ve 30 Eylül 2017'de başlayan o yolculuk. İnsanın aklına tek bir soru geliyor: Acaba bazı hikâyeler gerçekten öldüğümüz yerde mi biter? Yoksa göremediğimiz başka bir yerde devam mı eder?

Gaybı, ruhların hakikatini ve kaderin bütün sırlarını ancak Allah bilir. Biz ise sadece bize gösterilen kadarını biliriz. Hayatımın taşlarının birer birer yerine oturduğunu hissediyorum. O sırlı yolcu kimdi bilmiyorum ama beni bir isme, iki dostla omuz omuza çalışmaya, bir emanete, bir evlada ve en sonunda Rabbime daha fazla teslim olmaya götürdü.

Bugün Elif Feyza'nın gözlerine baktığımda içimden tek bir dua geçiyor:

"Rabbim… Senin hikmetini bilemeyiz. Biz sadece bize gösterdiğin işaretleri görürüz. Yolları Sen açarsın. İnsanları Sen karşılaştırırsın. Emanetleri Sen verirsin. Nefesleri Sen üflersin. Hayatları Sen başlatır, ömürleri Sen belirlersin. Ve biz, bütün yolların sonunda yine Sana döneriz."

Bazı insanlar hayatımıza kendi hikâyelerini yazmak için gelmezler; bizim kaderimizin bir cümlesini yazıp giderler. O cümle yıllar sonra bir dostun gelişinde, bir markanın doğuşunda ya da yedi yaşındaki bir çocuğun gözlerinde yeniden karşımıza çıkar. İnsan o zaman durur ve sessizce sorar: “Meğer ben yalnız yürümüyormuşum…”

Belki bazı sırların çözülmemesi gerekir. Çünkü bazı sırlar insanı cevaba değil, Cevabın Sahibine götürür. Ve ben bugün biliyorum ki hayatımızdaki bazı insanlar gerçekten de gitmezler; sadece görünür hâllerini değiştirirler.

Elif Feyza bugün yedi yaşında. Ben ise hâlâ o günün sorusunun cevabını arıyorum: “Dayı, sana bir sürprizim var.”

Belki o sürpriz, hayatın sahibi olan Allah'ın bana öğrettiği en büyük dersti: Bazı vedalar, insanın bildiği anlamda bir son değildir. O dilerse, yıllar önce kapanmış sandığın bir kapının ardında seni bekleyen yeni bir hayat olduğunu görürsün.

Belki de sırlı yolcunun hikâyesi burada bitmiyor. Belki asıl hikâye… hâlâ devam ediyor.