Kadın hakları mı, aile düzeninin dönüşümü mü?
Bir toplumun geleceğini anlamak istiyorsanız, önce ailesine bakın.
Çünkü aile yalnızca kadın ile erkeğin aynı evde yaşaması değildir. Aile; neslin devamı, çocukların yetişmesi, ahlâkın aktarılması, sorumluluğun paylaşılması ve toplumun kültürel hafızasının korunmasıdır.
Bu nedenle kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen hukuk ve sosyal politikalar, yalnızca “kadın hakları” başlığı altında tartışılamaz.
Asıl soru şudur:
Kadını korurken aileyi zayıflatıyor muyuz?
Eşitlik adına adaletin dengesini bozuyor muyuz?
Modern hukuk adına kendi dinî, kültürel ve tarihî değerlerimizle çatışan yeni bir toplum modeli mi oluşturuyoruz?
İstanbul Sözleşmesi tartışmasının özü
İstanbul Sözleşmesi'nin temel amacı kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve devletlerin bu alandaki yükümlülüklerinin güçlendirilmesiydi. Bununla birlikte sözleşme, “toplumsal cinsiyet” kavramını kadın ve erkek için toplum tarafından oluşturulan roller, davranışlar ve özellikler üzerinden tanımlıyor; ayrıca kadınların güçlendirilmesini ve toplumsal cinsiyet bakış açısının politikalara dahil edilmesini öngörüyordu.
İşte asıl tartışma burada başlıyor.
Şiddete karşı olmak konusunda hiçbir makul insanın itirazı olamaz.
Kadına yönelik şiddet de erkeğe yönelik şiddet de çocuğa yönelik şiddet de kabul edilemez.
Fakat şiddeti önlemek ile toplumun kadın ve erkek rollerini yeniden tanımlamak aynı şey değildir.
Birincisi hukuk düzeninin görevidir.
İkincisi ise toplumun kültürü, inancı, aile anlayışı ve tarihî tecrübesiyle birlikte tartışılması gereken çok daha geniş bir meseledir.
Pozitif ayrımcılık ne zaman adaletsizliğe dönüşür?
Kadını korumak amacıyla yapılan pozitif ayrımcılık bazı durumlarda meşru ve gerekli olabilir.
Ancak bir noktadan sonra şu soru sorulmalıdır:
Koruma mı yapıyoruz, yoksa cinsiyetler arasında yeni bir dengesizlik mi oluşturuyoruz?
Adalet, bir tarafın sürekli haklı kabul edilmesi değildir.
Adalet, olayın bütün taraflarını dinlemektir.
Bir kadın mağdur olduğunda korunmalıdır.
Ama mağdur olan erkek olduğunda da hukuk aynı ciddiyetle çalışmalıdır.
Çünkü hukukta esas olan kişinin kadın veya erkek olması değil, somut olayda hakkın ve mağduriyetin nerede olduğudur.
Kadın olduğu için otomatik olarak haklı, erkek olduğu için otomatik olarak suçlu kabul edilen bir anlayış adalet değil, başka bir ayrımcılık biçimidir.
Kadının çalışması meselesi
Kadının eğitim almasına, üretmesine, iş hayatına katılmasına ve ekonomik bağımsızlık kazanmasına karşı çıkmak doğru değildir.
Türk kadını tarih boyunca üretmiştir.
Tarlada çalışmıştır.
Evini yönetmiştir.
Çocuk yetiştirmiştir.
Ticaret yapmıştır.
Savaş zamanında cephe gerisinde büyük sorumluluklar üstlenmiştir.
Dolayısıyla mesele “kadın çalışsın mı, çalışmasın mı?” sorusu değildir.
Asıl mesele:
Kadının çalışması aileyi güçlendiren bir tercih mi olacak, yoksa ekonomik sistem aileyi kadını ve erkeği birbirinden koparacak şekilde mi şekillendirecek?
Bir kadının çalışması özgürlük olabilir.
Bir kadının kendi tercihiyle çocuğunu büyütmesi de özgürlük olmalıdır.
Kadını yalnızca iş gücü olarak gören sistem de yanlıştır.
Kadını yalnızca evin içine hapseden anlayış da yanlıştır.
Özgürlük, tercih hakkıdır.
Boşanma ve velayet meselesi
Burada da sloganlardan uzak durmak zorundayız.
“Boşanma hâlinde çocuk otomatik olarak kadına verilir” demek hukuken doğru değildir.
Türk Medeni Kanunu'nun 182. maddesi, boşanma veya ayrılık sırasında çocuğa ilişkin düzenlemelerde mahkemenin karar vermesini ve çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlâk bakımından yararlarının esas alınmasını öngörmektedir.
Fakat bu hukuki gerçeğin yanında toplumun tartışması gereken başka bir mesele vardır:
Çocuğun anne ve babasıyla ilişkisi nasıl korunacaktır?
Boşanma, anne ile babanın evliliğini bitirebilir.
Ama çocuğun anneliğini ve babalığını ortadan kaldırmamalıdır.
Çocuk, anne-baba arasındaki hesaplaşmanın aracı haline getirilmemelidir.
Baba iyi bir baba ise çocuğundan koparılmamalıdır.
Anne iyi bir anne ise çocuğundan koparılmamalıdır.
Ve çocuk, yetişkinlerin hukuk savaşının ortasında bırakılmamalıdır.
Peki İslam'ın aile anlayışı nerede duruyor?
İslam'ın aile anlayışı, kadın ve erkeği birbirinin düşmanı olarak değil, sorumluluk sahibi eşler olarak görür.
Hak vardır ama sorumluluk da vardır.
Erkeğin sorumluluğu vardır.
Kadının sorumluluğu vardır.
Anne-babanın sorumluluğu vardır.
Çocuğun hakkı vardır.
Ailenin mahremiyeti vardır.
Dolayısıyla aileyi yalnızca bireysel hakların toplamından ibaret görmek, İslam'ın aile anlayışını eksik okumaktır.
İslam'da aile sadece iki yetişkinin özgürlüğünden oluşmaz.
Bir çocuğun hakkı da vardır.
Türk töresi açısından mesele
Türk toplumunun tarihî yapısında da aile, toplumun temel taşıdır.
Türk töresinde kadın değersiz değildir.
Tam tersine Türk tarihinin farklı dönemlerinde kadın, aile içinde ve toplum hayatında önemli sorumluluklar üstlenmiştir.
Ancak bu gelenekte kadın ile erkeğin birbirine karşı sürekli bir güç mücadelesi içinde olması da temel bir anlayış değildir.
Aile bir rekabet alanı değil, dayanışma alanıdır.
Baba yalnızca para kazanan kişi değildir.
Anne yalnızca çocuk büyüten kişi değildir.
İkisi de neslin yetişmesinden sorumludur.
“Bize bunu kim dayattı?” sorusu
Bu soru küçümsenmemelidir.
Fakat cevabı da kolaycılığa indirgenmemelidir.
İstanbul Sözleşmesi Türkiye tarafından imzalanmış, onaylanmış ve daha sonra Türkiye 2021 yılında sözleşmeden çekilmiştir.
Dolayısıyla bugün tartışılması gereken yalnızca “Bunu bize kim dayattı?” sorusu değildir.
Daha önemli soru şudur:
Biz nasıl bir toplum istiyoruz?
Kendi aile anlayışımızı kendimiz belirleyebilecek miyiz?
Kendi kültürümüzü koruyabilecek miyiz?
Kadını korurken erkeği düşmanlaştırmayacak mıyız?
Erkeğin sorumluluğunu savunurken kadının hakkını yok saymayacak mıyız?
Çocuğun üstün yararını gerçekten merkeze koyabilecek miyiz?
Ve en önemlisi:
Başka toplumların sosyal modellerini olduğu gibi almak yerine, kendi tarihimiz, inancımız ve toplumsal gerçekliğimizle uyumlu bir hukuk düzeni kurabilecek miyiz?
Son söz
Biz kadın düşmanlığı istemiyoruz.
Erkek üstünlüğü de istemiyoruz.
Biz adalet istiyoruz.
Kadının hakkını koruyan ama erkeği otomatik olarak suçlu kabul etmeyen…
Şiddete taviz vermeyen ama aileyi de dağıtacak sosyal sonuçları görmezden gelmeyen…
Kadının çalışmasını destekleyen ama anneliği değersizleştirmeyen…
Erkeğin sorumluluğunu hatırlatan ama babalığı yalnızca ekonomik yükümlülüğe indirgemeyen…
Boşanan eşlerin kavgasından çocuğu koruyan…
Dinimizin, kültürümüzün ve tarihimizin değerlerini küçümsemeyen…
Ama hukuku da kişisel intikamın aracı hâline getirmeyen adil bir aile ve hukuk düzeni istiyoruz.
Çünkü mesele yalnızca kadın meselesi değildir.
Mesele erkek de değildir.
Mesele çocuktur.
Mesele ailedir.
Mesele toplumun geleceğidir.
Ve bir toplum ailesini nasıl koruyorsa, aslında geleceğini de öyle korur.