Farenin adaleti

Enver Baltaş

Enver Baltaş

Yazar
Tüm Yazıları

Bir oy, bir yorgan ve vicdanın hesabı

Bazı hikâyeler vardır; üzerinden yıllar geçer, insanlar susar, zaman her şeyin üzerini örter. Ama vicdanın hafızası farklıdır. O, unutuldu sanılan ne varsa bir gün yeniden önümüze koyar.

Benim için böyle bir hikâye, 3 Kasım 2002 seçimleriyle başladı.

O yıllarda babam Cafer Baltaş, mensubu olduğu cemaat çevresinin yönlendirmesiyle Anavatan Partisi için köyümüzde çalışma yapıyordu. Kendisine, kendi köylülerini ikna etmesi yönünde görev verilmiş, yaptığı çalışma karşılığında da bir ücret ödenmişti.

Aile içerisinde ise farklı bir siyasi düşünce vardı.

Annemin amcası Necip Nurdoğan, merhum Necmettin Erbakan Hoca'nın siyasi mücadelesini anlatıyor; onun Türkiye'nin geleceğine dair düşüncelerini, yerli üretim, sanayileşme ve ekonomik bağımsızlık anlayışını insanlara aktarıyordu.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, o günkü mesele aslında yalnızca hangi partiye oy verileceği meselesi değildi.

Daha derin bir mesele vardı:

İnsan kendi iradesiyle mi karar veriyordu, yoksa bağlı bulunduğu grubun iradesiyle mi?
Babam, bağlı bulunduğu çevrenin yönlendirmesini tercih etti. Annem de bu tercihe baskı altında dahil oldu.

Ve 3 Kasım 2002'de sandık kuruldu.

Anavatan Partisi yüzde 10'luk seçim barajını aşamadı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında kaldı.
Fakat bizim ailemizde asıl hikâye, seçim bittikten sonra başladı.

Bir yorgan ve yıllarca saklanan bir sır

Annem bu olayı yıllarca içinde taşıdı.

Kimseye anlatmadı.

Ta ki bir gün bana, geçmişin kapısını aralayan şu cümleyi söyleyene kadar:

“Oğlum, o zaman cemaatin verdiği parayla yün ve yorgan yüzü aldık. Bir yorgan yaptık.”

Sonra yaşananları anlattı.

Evin içerisinde birçok döşek ve yorgan vardı.

Fakat fareler diğerlerine dokunmamış, yalnızca o seçim döneminde alınan malzemelerle yapılan yorganı parçalamıştı.

Yorgan adeta kullanılmayacak hâle gelmişti.

Annem yıllar sonra o olayı şöyle yorumladı:

“O zaman anladım ki biz yanlış yaptık. Allah bizi affetsin.”

Bu cümleyi ilk duyduğumda yalnızca bir hatıra dinlediğimi düşünmedim.

Bir annenin yıllarca içinde taşıdığı vicdan muhasebesine şahit oldum.

Elbette bir yorganın fareler tarafından yenmiş olması, bilimsel olarak “Bu kesinlikle ilahî bir müdahaleydi” şeklinde ispatlanamaz.

Belki yorganın içerisinde farelerin sevdiği başka bir malzeme vardı.

Belki tamamen doğal bir sebepti.

Belki de gerçekten sadece bir fareydi.

Ama bazen bir olayın maddî sebebiyle insanda bıraktığı anlam aynı şey değildir.

O fare, annemin dünyasında artık yalnızca bir fare değildi.

O yorgan da yalnızca bir yorgan değildi.

O yorgan, yıllar sonra bir vicdan aynasına dönüşmüştü.

Asıl mesele Anavatan değildi

Bugün bu hikâyeyi anlatırken amacım Anavatan Partisi'ni kötülemek ya da başka bir siyasi partiyi yüceltmek değildir.

Çünkü mesele herhangi bir partinin çok daha üzerindedir.

Mesele insanın iradesidir.

Bir insanın oyunu kime vereceğine karar vermesi, en temel vatandaşlık haklarından biridir.

Aile karar verebilir.

Cemaat tavsiyede bulunabilir.

Tarikat fikir açıklayabilir.

Siyasi parti propaganda yapabilir.

Aşiret yönlendirebilir.

Ama bütün bunların sonunda karar verecek olan yine insanın kendisidir.

Çünkü oy, başkasının iradesiyle kullanıldığında sandığa yalnızca bir kâğıt atılmış olur.

Kendi iradenle kullandığında ise vicdanının imzasını atarsın.

Erbakan Hocanın bıraktığı düşünce

Annemin amcası Necip Nurdoğan'ın o günlerde Erbakan Hoca'nın siyasi mücadelesini anlatması, bugün benim için ayrı bir anlam taşıyor.

Erbakan'ın Türkiye'nin sanayileşmesi, ağır sanayi, yerli üretim, ekonomik bağımsızlık ve dışa bağımlılığın azaltılması konularındaki fikirleri, Türkiye'nin siyasi tarihinde önemli bir yer tutmaktadır.

Fakat burada da aynı ölçüyü korumak gerekir.

Bir insan Erbakan'ı destekleyebilir.

Bir başkası başka bir siyasi görüşü tercih edebilir.

Bu, demokrasinin doğal sonucudur.

Asıl sorun, insanın kendi fikrini oluşturmasına izin verilmemesidir.

Çünkü insanın aklı vardır.

Vicdanı vardır.

Araştırma hakkı vardır.

Ve en önemlisi, kendi kararını verme hakkı vardır.

Fare gerçekten adalet mi dağıttı?

İşte hikâyenin adını bu yüzden “Farenin Adaleti” koyuyorum.

Belki o fare sadece bir fareydi.

Belki yorganın parçalanmasının çok basit bir açıklaması vardı.

Ama annemin kalbinde o olay yıllar sonra başka bir anlam kazandı.

O fare, annemin vicdanında adeta şöyle bir soru bıraktı:

“Sen o gün gerçekten kendi kararını mı verdin?”

Belki de insanın en zor hesaplaşması başkalarıyla değil, kendisiyle yaptığı hesaplaşmadır.

Çünkü insan başkasını kandırabilir.

Çevresine başka türlü anlatabilir.

Geçmişi unutmuş gibi davranabilir.

Ama vicdanını kandırmak kolay değildir.

Bir gün küçücük bir olay gelir...

Bir koku...

Bir eşya...

Bir söz...

Bir fotoğraf...

Bir yorgan...

Hatta bir fare...

Ve insanın yıllardır kapalı tuttuğu dosyanın kapağını yeniden açar.

Oy bir kâğıt değildir

Benim bu hikâyeden çıkardığım en büyük ders şudur:

Oy, emanettir.

Oy, yalnızca sandığa atılan bir kâğıt değildir.

Oy; aklın, vicdanın ve ülkeye dair kanaatin bir yansımasıdır.

Oy, geleceğe atılan bir imzadır.

Bu yüzden hiç kimse bir başka insana:

“Sen benim söylediğim yere oy vereceksin.” deme hakkını kendisinde görmemelidir.

İnsan dinler.

Okur.

Araştırır.

Sorar.

Karşılaştırır.

Düşünür.

Ve sonunda kararını kendisi verir.

Çünkü sandıkta kullanılan oyun sorumluluğu, yönlendirene değil, oyu kullanana aittir.

Annemin “Allah Bizi Affetsin” Sözü

Annemin yıllar sonra bana:

“Allah bizi affetsin.” demesi, benim için yalnızca geçmişte verilmiş bir siyasi kararın pişmanlığı değildi.

O cümlenin içerisinde çok daha büyük bir hayat dersi vardı:

İnsan bazen başkasına itaat ederken kendi iradesinden vazgeçtiğini fark etmez.

Ve bazen yıllar sonra küçücük bir olay insana gerçeği hatırlatır.

Aklını başkasına teslim etme.

Vicdanını başkasına kiraya verme.

İradenin anahtarını kimsenin cebine koyma.

Ve en önemlisi:

Oyunu başkasının iradesiyle kullanma.

Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir.

Demokrasi, sandığa kendi vicdanınla gitmektir.

Yıllar önce bizim evimizde bir fare bir yorganı parçaladı.

Belki sadece bir yorgandı.

Belki sadece bir fareydi.

Ama o yorganın parçalanması, annemin hafızasında bir siyasi tercihten çok daha büyük bir iz bıraktı.

Çünkü bazen hayat insana en büyük dersleri büyük olaylarla değil, küçücük ayrıntılarla verir.

Bir yorgan...

Bir fare...

Bir annenin gözyaşı...

Ve yıllar sonra söylenen üç kelime:

“Allah bizi affetsin.”

Belki fare adalet dağıtmadı.

Belki o olayın ilahî bir işaret olduğunu söylemek bize düşmez.

Ama bir gerçek var:

O fare, annemin vicdanında yıllarca uyuyan bir hesabı uyandırdı.

Ve geriye şu ders kaldı:

Sandıkta elin sana ait olabilir; ama iraden sana ait değilse, verdiğin oy gerçekten senin oyun değildir.

İşte benim için “Farenin Adaleti” budur.

Fare yorganı yedi.

Ama geriye vicdanın hesabını bıraktı.