Tuz koktu, ahımız göğü yaracak!
Ulan bu nasıl bir doymazlıktır, bu nasıl bir arlanmazlık, nasıl bir soysuzluktur! Bu memleketin tarlasında, madeninde, fabrikasında sabahın kör ayazında dökülen o helal terin, o nasırlı ellerin, o sırtı bükük garibanın ahı bu dünyayı yakmayacak mı sandınız?
Adımını atmadan önce eğilen, doğrulursa yarım yevmiyesi gidecek, nasibinden olacak diye ömrü boyunca başını göğe kaldıramayan garibanların kanını emdiler!
Çiçekdağı’nın o dumanlı, sisli tepelerinin altında, sabahın köründe tuz ocağına inen; yerin karanlığında ekmeğinin peşinde ömrünü tüketen o insanlar gibi memleketin her bir köşesini bekleyen tekmil millete göz diktiler! “Yav masrafım ürettiğimden ağır gelse de, yeme samana değmiyorum diye, yılkı atı gibi gözden çıkarılsam, başıboş özgür kalsam, ölmeden yorulsam da özgür kalsam” diyen masum, garip, tertemiz insanların kursağındaki son lokmaya göz diktiler!
O namuslu insanlar; sırtlarındaki kayışlar etlerini kese kese, nerede yığılıp kalacaklarını bilmeden, her adımda tepelerine ağır bir balyoz darbesi iniyormuş gibi taşıdılar o hayatı! Enine dolana dolana, geceyi gündüze katarak, o kandil ışığının cılız gölgesinde taşıdılar! O yükü sadece bir ağırlık olarak görmedi bu insanlar; namusu taşıdılar, şerefi taşıdılar, beslemeye değer tek şey olan hakikati taşıdılar!
Mamak’tan, Keçikıran’dan, dökük yokuşlardan aka aka geliyor o insanlar! Küçük derelerin çaylara, çayların nehirlere karıştığı gibi öyle birbirlerine karışa karışa, sokak sokak, mahalle mahalle akıyorlar!
Cebinde yarım simit, termosunda dünden kalma çay, ceketinin iç cebinde çocuğunun servis parası; dolmuşun camında buğu, otobüste ayakta uyuyan omuzlar... Bir akarsu gibi fabrikaların kapısına, atölyelerin demir kepenklerine, şantiyelerin çamurlu rampalarına dökülüyor bu milyonlar!
Kepenk kalkıyor, çark dönüyor, makine uğulduyor! O uğultu bu milletin yüreğinin sesi, o uğultu bu memleketin nabzı! Tornacının yağlı elinde, tekstil atölyesinde ipliğe kilitlenmiş gözlerde, fırında alın teriyle yoğrulan hamurda, inşaatın iskelesinde; hep o insan, hep o kalabalık, hep o şerefli yük!
Hepsi aynı yükü taşıyor! Hepsi aynı sabaha, aynı ekmeğe, aynı umuda yürüyor!
Peki ne yaptı bu insanlara o vampirler?
Gözlerini bürüyen o gözü dönmüş hırsla, sadece tek bir şehri değil; Edirne’den Kars’a, Toroslar’dan Karadeniz’e kadar yurdun uçtan uca her karışını istila eden zift gibi, leş gibi bir çamuru üstümüze kustular!
Kardeşlerim; bu öyle tozdan topraktan bir çamur değil! Bir bahar sabahı güneşi görünce kuruyup gidecek, bir bardak suyla akıp gidecek cinsten hiç değil! Bu çamur; arlanmazlığın, doyumsuzluğun, hırsızlığın çamuru!
Bu çamuru yıkamaya kayalar yetmez, dağlardan süzülen buz gibi pınarlar yetmez, sokak çeşmeleri yetmez! Tepelerden, atölyelerden, madenlerin karanlık dehlizlerinden karınca gibi akan, geleceğine tutkuyla sarılmış milyonlarca namuslu işçinin, köylünün dökülen terine bile sirayet eden bu pisliği temizlemeye yetmiyor.
Yetmez!
Süslü masaların arkasına kurulan haydutlar; kramponlusundan şöhretlisine, kravatlı bankacısından köşe başı çetelerine, o şımarık fon vurguncularına kadar hepsi el ele verdi! Bir “fon”, bir bok, yalan uydurdular, “yüksek getiri” dediler, saadet zincirleri kurup bu milletin dişinden tırnağından artırdığı son kuruşunu soyup soğana çevirdiler! Valizlerle dolarları, euro’ları taşırken; rezidanslarda şampanya patlatıp o haram paraları gözlerinin feri sönene kadar sayarken, bu garip millete kıydılar! Parayı sayanlar, bu memleketin geleceğine hayasızca kayanlar!
Doymadılar!
Deprem oldu, ciğerimiz yandı, binlerce canımız toprağın altında kaldı; anasız kalan bebelerin, evlatsız kalan anaların gözyaşlarıyla topladığımız, kazağımızdan, cebimizdeki son beş kuruştan feragat edip gönderdiğimiz yardımlara bile çöktüler! Depremzedenin çadırına, yetimin rızkına, milletin merhametine göz diken arsızlar peydah oldu! Felaketi bile fırsata çeviren, yardım tırlarının üzerine tünemeye kalkan o alçak zihniyet, bu milletin son merhamet kalesini de yağmaladı!
Hepsini gördük.
Biz tuz kokusunu biliriz! Karanlık ve buz gibi kaya tuzlarının içinden gelen, toprağa hâkim, güneşe hâkim, o sert ve keskin kokuyu iyi biliriz!
O tuzu biz çıkardık! Yerin yüzlerce metre altında, başımızda lambamızla, kirpiğimizde beyaz tuz, bıyığımızda tuz, ciğerimizde tuz; vardiya vardiya, nöbet nöbet dehlizlere inen kafilelerin biriyiz biz! Biri düşse öteki tutar, biri yorulsa öteki omuz verir; karanlıkta birbirimizin sırtını kollayarak, tek yürek, tek nefes, tek ses çıkardık o tuzu! Kimimiz Mamak’tan, kimimiz Keçikıran’dan, kimimiz o sisli köyden, kimimiz kimsesiz bir mahalleden geldik; ama hepimiz aynı kayanın dibinde, aynı ışığın peşindeydik!
Sırtımızda kocaman çuvallar, avucumuzda çatlamış nasırlar, dudağımızda tuz tadı, yüreğimizde de bir ekmek hayali vardı! Güneşe çıktığımızda gözümüz kamaşır ama başımız dik çıkarız; alnımız ak, elimiz temiz!
Tuz dediğin ne içindir? Tuz; çürümeyi engellemek içindir! Et kokmasın, toprak bozulmasın, adalet çökmesin, bu memleket dağılmasın diye atılır o tuz! Toplumun, vicdanın, adaletin son sığınağıdır tuz!
Ama bugün bu memlekette TUZ KOKTU! TUZ BİZZAT ÇÜRÜDÜ!
Bozulmayı önleyecek o son kalkanın kendisi çürüdü! Adaleti tecelli ettirecek olanlar tuzu kokuttu! Sistemli soygunu seyredenler, “Bize kimse dokunamaz” diye caka satan o pişkinler tuzu kokuttu! Memleketin son sığınağı olan o tuz, lağım gibi etrafa saçıldı!
Şimdi soruyorum o süslü salonlarda caka satanlara, o fon soyguncularına, yetim hakkı yiyenlere: Tuz koktuysa neyi koruyacaksınız? Son sığınak çürüdüyse bu memlekette ne ayakta kalacak?
Cevap verin!
Duvar kandillerinin cılız gölgesinde çile çeken o garip yaşamlara borcumuz var! Madımak toplayan, dağlarda hardal koklayan, dört taşın arasında yaktığı ateşe buğday başaklarını tutup rızkını arayan o temiz insanlara borcumuz var!
Üstümüz başımız çamur içinde kalsa da, sürünerek yürüsek de bu arlanmaz soygunculara, felaketten beslenen bu akbabalara, tuzu kokutan bu melun düzene teslim olmayacağız! Parayı sayıp bu millete kıyanların, yardım kolilerine göz dikenlerin suratına bu öfkeyi bir balyoz gibi indirmeye devam edeceğiz!
Tuz koktu. Evet.
Ama şunu unutmayın: Tuz koktu diye biz kokmadık, biz çürümedik! Biz hâlâ buradayız.
Mamak’ın yokuşlarında, Keçikıran’ın sokaklarında, tarlanın başında, tezgâhın önünde, madenin karanlığında, fabrikanın uğultusunda, sabahın köründe ekmek için yola çıkan o milyonlarca insan hâlâ burada.
Biz bir kişi değiliz; biz bu memleketin alın teriyiz, biz bu memleketin vicdanıyız. Siz ne kadar çürürseniz çürüyün, ne kadar parayı sayıp millete kayarsanız kayın, hakikati susturamayacaksınız.
Tuz kokmuş olabilir ama biz kirlenmedik, biz bozulmadık! Biz hâlâ insanız ve bu memleket hâlâ bizim!