Kibritçi Kızlar

Umut Altınkaynak

Umut Altınkaynak

Yazar
Tüm Yazıları

Günün gürültüsü çekilince, Ankara’nın soğuğu kemiklere değil doğrudan pişmanlıklara
işlemeye başlar. İnsan eve doğru yürürken sadece adımlarını değil, tamamlanmamış
hikâyelerini de peşinden sürükler. Ankara Hali’nde bu akşam da işte böyle bir yükle
ağırlaşıyor. Gün boyunca birbirine çarpan sesler seyrekleşiyor; kasaların arasında dolaşan
insanlar azalıyor, esnafın sesi çoktan kısılıyor. Yere dökülmüş sebzelerin üzerinde yürüyen
ayakkabılar artık daha seyrek, daha ıslak sesler çıkarıyor. Balıkçıların önünden geçerken koku
hâlâ havada; balık suyu mazota, ıslak kartona ve Ankara gecesinin o kuru, sert kokusuna
karışıyor. Gün boyunca insanın üzerine çullanan hal, gece olunca yaralı bir hayvan gibi kendi
içine çekiliyor.

Elimde üç kuruşluk hal rızkı, poşetin sapı parmaklarımı kesiyor. Sanki poşet taşımıyorum da
bu rezil ömrün bütün enkazını sırtlıyorum! Küçücük bir plastik torbanın içine evi sığdırıp;
yenilgilerimi, hüsranlarımı, bir türlü o ağızdan çıkamamış çaresiz cümlelerimi tıkıştırıyorum!

Halin kapısından çıkınca içerideki o insan kıyımı birkaç adımda arkamda kalıyor. Az önce
yüzlerce adamın tepindiği kargaşanın içindeydim; şimdi iki yanımda cılız sarı ışıklar
uzanıyor. Bir dükkânın kepengi gürültüyle inmiş, uzakta bir kamyon bağırıyor, sokak
dönülünce o da kesilip gidiyor. Arkama bakıyorum; hal hâlâ ışıl ışıl. Bize dünyayı dar eden o
koca kalabalık birkaç dakikada arkamda küçücük bir ışık kümesine dönüşüyor. Poşetin
içindeki şişeler birbirine çarpıyor; karanlığın ortasında o küçük ses sanki bütün bu düzenin
saçmalığını yüzüme vuruyor.

Kaldırımın kenarındaki kasaların arasından bir kedi fırlıyor. Tüyleri balık suyuyla, pislikle
birbirine yapışmış, kulağı yırtık, tek gözü kör gibi bakıyor. Duruyor, bana bakıyor.
Yürüyorum, peşime takılıyor. Sonra karanlığın içinden iri bir başkası çıkıyor, ardından
üçüncüsü... Üçü birden sırdaş gibi kaldırım boyunca yanımda yürümeye başlıyor. Halin
geceleri çalışan görünmez, eyvallahsız bir uğurlama ekibi var işte! Bütün gün milletin
tekmeleri altında dolaşan bu hayvanlar, gecenin bir yarısı insanları sessizce uğurlayıp kendi
defterlerini kapatıyorlar. İnsanlar birbirinin yüzüne bakmayı, adam gibi uğurlamayı çoktan
unutmuş, iş kedilere kalmış!

Durağa yaklaştıkça kediler birer birer uzuyor. İlki bir apartman kapısına sığınıyor, ikincisi
karşıya geçiyor. Üçüncüsü çöp konteynerinin yanında durup gözümün içine bakıyor.
Duruyorum. Birkaç saniye dik dik bakışıyoruz. Beni buraya kadar getirmiş, görevini
tamamlamış gibi, kuyruğunu kırk yıllık dost gibi kaldırıp karanlığın içine dalıyor. Arkasından
bakakalıyorum. İçim ısınıyor.

Halin ışıkları arkamda iyice ufalmış. Sokak lambaları cılız cılız uzanıyor. Az önce kedilerin
eşlik ettiği kaldırım yine çırılçıplak. Adımlarım sertleşiyor ve nihayet durağın ışığı gözüme
çarpıyor. Yaklaştıkça o yorgun siluetler beliriyor; ellerini montunun cebine gömmüş bir adam,
çantasını namusu gibi göğsüne basmış yaşlı bir kadın, telefonun ışığına kilitlenmiş bir genç.
Ve biraz kenarda, ışığın bile dokunmaya korktuğu o gölgede, ince montuyla duran dördüncü
bir siluet.

Durağın altına geldiğimde kedilerin bıraktığı o delikanlı sessizliğin yerini, insanların o
mahzun bekleyişi alıyor.

O dördüncü siluet yanıma yaklaşıyor. Yakası boğazına kadar kapalı, saçları rüzgârda
savruluyor. Işık yüzünün yarısını vuruyor, yarısı karanlıkta. Esmer, sert ama sıcak bir yüz.
Elmacık kemikleri çıkık, çenesi dik. Ama yüzündeki her şeyi silip süpüren bir şey var;
gözleri! Büyük, derin, adamın ciğerine kadar işleyen gözler. O gözlerin altında koca bir
yorgunluk var ama en dipte hâlâ sönmemiş, meydan okuyan bir alev tüttürüyor.

Göz göze gelmeyeyim diye kafamı çeviriyorum ama yüzü zihnime çivi gibi çakılıyor. Güzel
bir kız, hem de çok güzel. Bunu düşünürken kendi dürüstlüğümden utanıyorum. Çünkü
güzelliği vitrine konup tüketilecek cinsten değil. Baktıkça derinleşiyor, baktıkça adamı eziyor.
Yüzüne çöken yorgunluk onu çirkinleştirmemiş; aksine, hayatın açtığı o derin yaralardan hâlâ
direnç sızıyor. Bu yüzün taşıdığı tek bir şey var: Bu bozuk düzene karşı dayanmış olmak!

Bir araba geçiyor. İçindeki iki adamın bakışı üzerimizde takılı kalıyor. Araba basıp gidiyor.
Yanımdaki kız, o rahatsız edici bakışları hiç takmamış gibi, doğrudan soruyor:

“Zamanı gerçekten ölçebildiğimizi düşünüyor musun?”

Sesin bana geldiğini anlamam bir nefes sürüyor.

“Saati ölçüyoruz,” diyorum sertçe. “Zamanı değil.”

“Saati de ölçmüyoruz aslında. Saatin hareketini sayıyoruz.”

“Ne fark eder? Aynı şey değil mi?”

“Değil!” diyor, başını çevirerek. “Bir saati durdurduğunda zaman durmuyor. Ama zamanın
geçtiğini anlamak için yine bir şeyin değişmesine muhtaçsın.”

“Değişim yoksa zaman da mı yok yani?”

Bir an duruyor, zihnindeki o hesabı yapıyor.

“Belki zaman değişimin kendisi değildir.”

“Peki nedir?”

“Değişen şeyler arasındaki farkı taşıyan şey.”

“Neymiş o farkı taşıyan?”

“Hafıza.”

Tamamen ona dönüyorum.

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

“Bilmiyorum,” diyor. Dudağının kenarında belli belirsiz, meydan okuyan bir tebessüm.
“Bazen bilmediğin şeyleri daha doğru söylüyorsun.”

Bir dolmuşun farları durağı kör ediyor. Işık vurunca gözlerinin altındaki morluklar ortaya
çıkıyor. Yorgunluk falan değil bu; uzun zamandır dinlenmeyi unutmuş, uykusuzluğa ve
belaya bağışıklık kazanmış birinin hâli!

“Fizikle mi ilgileniyorsun sen?”

“Bir zamanlar.”

“Ne okudun peki?”

“Bir şeyler işte... Yarım kalan, yarım bıraktırılan şeyler.”

“Zaman herkes için aynı akmıyor,” diye devam ediyor, lafını sakınmadan. “İnsanlar bunu
sadece saatlerin farklı çalışması sanıyor. Asıl sarsıcı olan ne biliyor musun? Bu evrenin içinde
herkesin paylaştığı tek bir şimdi yok!”

“Yani her insanın kendi zamanı mı var?”

“Bilmek kolay!” diyor, uzaklaşan farlara bakarak. “İçine düşmek başka! Bir yıldızın ışığı bize
ulaştığında o yıldız çoktan sönüp gitmiş olabilir. Biz gökyüzüne baktığımızda geçmişi
görüyoruz. Ama o geçmiş, ışık bize ulaştığı an bizim şimdimiz oluyor. İnsan baktığı her yerde
gecikmiş bir dünyayla karşılaşmaya mahkûm!”

“İnsanlar da mı öyle?”

Gözlerini bana dikiyor, ıskalamadan vuruyor:

“İnsanlar daha kötü! Onların ışığı bazen hiç ulaşmıyor. Bir insanın içindeki o koca yangın
karşıdakine ulaşmadığında, o adam yaşamaya devam ediyor sanıyorlar. Oysa kimse onun
ışığını görmüyor, göremiyor!”

Laf ciğerime saplanıyor, bunu biliyordum, sanki hep anlıyordum.

“Sen niye kafayı bunlarla bozdun ki?”

“Düşünmemek daha pahalıya patlıyor da ondan! Düşünmeyince insan tepesine binen her dert
ve haksızlığı kader sanıyor!”

Kader kelimesi ortada buz gibi kalıyor. Sonra devam ediyoruz konuşmaya; seçebilmeyi,
bilinmezliği, bir insanın aynı anda hem gitmek hem kalmak istemesindeki o yırtıcı çelişkiyi.
Konuştukça anlıyorum; kız bana teori anlatmıyor, fiziği kırbaç gibi kullanarak insanı ve bu
düzendeki kıstırılmışlığı anlatıyor!

“Bilinmezlik özgürlük demek falan değil!” diyor hırsla. “Bilmediğimiz şeylerin olması, karar
verebildiğimiz anlamına gelmez!”

“Öyleyse hiçbir şeyi seçemiyoruz?”

“Bilmiyorum!”

“Sen de hiçbir şeye net cevap vermiyorsun!”

“Çünkü net cevapların çoğu, korkak insanların gütmek için uydurduğu masallardır!”

Gülüyorum. İster istemez gülüyorum.

“Peki ulan, hiçbir şeyden emin değil misin bu hayatta?”

Doğrudan gözümün içine bakıyor:

“Şundan eminim; insan kendini sandığından çok daha az tanıyor.”

“Sen de mi? Sen çok mu tanıyorsun kendini?”

“Beni tanıyor musun ki konuşuyorsun?”

“Hayır.”

“O zaman ne sallıyorsun? İnsan kendini tanıdığını iddia ediyorsa, orada durup iki kere şüphe
edeceksin!”

Riyakârlık yok konuşmasında. Bilgisini adamın tepesine döküp şov yapan o ukala aydınların
kibri hiç yok! Yıllardır içine atıp biriktirdiği ne varsa patır patır önüme döküyor.

“Senin başına ne geldi anlat bakalım?”

Kaşları çatılıyor.

“Niye illa başıma bir şey gelmiş olması gerekiyor?”

“Böyle dik ve belalı konuşmak için!”

Bir süre susuyor.

“Bazı insanlar yaşadıkları şeyleri anlamaya mecbur kalır.”

“Sen de mi?”

“Ben özellikle! Bir zamanlar fizik okuyacaktım ben.”

“Okuyacaktın?”

“Evet.”

“Ne oldu peki?”

“Hayat!”

Tek kelime. Ama öyle bir vuruyor ki kelime altında eziliyorsun. Çünkü hayat dediğimiz şey,
bu düzendeki haksızlıkların üzerini örtmek için uydurulmuş en ucuz kılıfa benziyor!

“Niye bıraktın peki?”

“Bırakmadım!”

“Nasıl yani?”

“Benden çaldılar!” diyor, ellerini montunun cebine derinlemesine gömerek. “İnsanlar bazı
şeyleri kaybettiğini sanır. Oysa bazı şeyleri senin elinden zorla alırlar!”

Sokağın sonundaki kırmızı ışığa dikiyor gözünü. Ben de bakıyorum. O ışığı tanıyorum.
Nerenin ışığı olduğunu, arkasında nasıl bir batağın döndüğünü biliyorum ama onun
söylemesini beklediğim için susuyorum.

“Sen burada mı çalışıyorsun?”

Yüzüme bakıyor, zerre geri adım atmadan:

“Burada değil,” diyor. Başını yana kırıyor. “Şurada.”

Kelimelerden önce o kapkara sessizlik çöküyor. Anlıyorum.

Bir anda konuştuğumuz o bütün havalı teoriler, zaman, ışık, kuantum, özgür irade, hafıza
başka bir boyuta geçiyor. Ama beni asıl sarsan onun orada çalışması değil; beni asıl sarsan,
bunu duyduğumda içimdeki o pis şaşırma hissi! Çünkü anlıyorum ki; insanları işine, parasına,
kıyafetine, sattığı bedenine göre dizen o lanet, görünmez cetveli içimde taşıyorum! Bir
kadının bedeninden para kazandığını duyduğum an; onun aklını, merakını, geçmişini,
haysiyetini tek kalemde çöpe atmaya ne kadar dünden hazır olduğumu fark edip kendimden
tiksiniyorum!

Kız yüzümdeki o değişimi anında yakalıyor.

“Şaşırdın değil mi?”

“Evet...”

“Niye?”

“Bilmiyorum.”

“Bal gibi biliyorsun! Çünkü şurada çalışan bir kadının seninle bu kafada konuşabileceğine
ihtimal vermedin!”

“Evet...”

Başını sallıyor, tokat gibi yapıştırıyor:

“İnsan bazen kendi samimiyetsizliğini kabul edince ilk defa adam gibi dürüst oluyor.”

Montunun cebinden küçük bir kibrit kutusu çıkarıyor. Avucunda evirip çeviriyor.

“Bize burada kibritçi kızlar derler.”

“Neden?”

“Bazen gerçekten kibrit satıyoruz da ondan.”

Bir kibrit çakıyor. Alev birden parlıyor. Küçücük, titrek, üflesen sönecek bir şey ama
karanlığın bağrında hemen kendine yer açıyor. İki elini alevin etrafına siper ediyor. Yüzü
ışıkla aydınlanıyor. Kibrit onu güzelleştirmiyor; yalnızca yüzündeki o saklanan, dayanmış
hayatı ortaya çıkarıyor.

“Bak,” diyor. “Kibrit karanlığı yok etmez.”

“Ama gösterir.”

“Evet! İnsanların çoğu aydınlanmayı karanlığın bitmesi sanacak kadar saftır. Oysa sadece
neyin içinde durduğunu görürsün!”

Alev parmaklarını yakacakken söndürüyor, bir tane daha yakıyor. Alev yine titriyor.

“Yanacaksın, yapma.”

“Bir kibrit kadar acıya dayanır insan, bir şey olmaz.”

Alev sönüyor. İnce, keskin bir duman yükseliyor. Kutuyu hemen kapatıyor.

“Bazen bir insanın hayatında yapabileceğin en büyük iyilik, ona ışık tutmak falan değildir.”

“Nedir peki?”

“Yanında durup karanlığa bakmaktır!”

Cümle göğsüme çivi gibi saplanıyor. Ömrüm boyunca bir şeyleri tamir etme budalası oldum
diye düşünüyorum; birinin yarasını sarayım, borcunu ödeyeyim, acısını susturayım. Oysa bazı
yaralar sarılmadan önce görülmek istiyor! Elime fener alıp şov yaptığımı ve asla o adamın
yanında durup onunla birlikte koyu karanlığa bakmadığımı anlıyorum.

“Al şunu.”

Kibrit kutusunu bana uzatıyor.

“Yok, kalsın.”

“Al diyorum!”

“Sana lazım olur. Bende sürüsüyle var.”

Kutuyu avucumun içine sertçe bırakıyor.

“Ne zaman yakacağım bunu?”

“Üşüdüğünde değil!”

“Ne zaman peki?”

Gözlerimin dibine kadar giriyor:

“Gerçekten… hiçbir şeyi… göremediğinde!”

Kutuyu cebime koyuyorum. Bir süre ikimiz de sesimizi çıkaramıyoruz. Sonra o, hal tarafına
doğru dönüyor. Adımları sarı ışıkların altında birkaç metre seçiliyor; bir lambanın altından
geçiyor, bir daha görünüyor, gecenin karanlığı onu yutuyor. Silueti eriyip sokağın dönüşünde
kayboluyor.

Dolmuşun havalı fren sesi sokakta çınlıyor. Çiğ sarı ışıklarıyla durağa yanaşıyor, kapı “hıss”
diye açılıyor. Telefonlu genç ile çantasını göğsüne basan kadın içeri giriyor. Şoför dikiz
aynasından bana bakıyor:

“Binecek misin usta?”

“Yok,” diyorum, elim cebimdeki kutunun köşesine çarpıyor. “Yürüyeceğim.”

Kapı kapanıyor, dolmuş egzoz dumanını savurarak uzaklaşıyor. Durak boşalıyor.

Soğuk aynı soğuk, dünya aynı dünya, hayatın adaletsizliği aynen yerinde duruyor! Kimse bir
gecede kurtulmuyor, ben de kurtulmuyorum! Ama bir şey değişiyor, karanlığa baktığım yer
değişiyor!

Poşetteki şişeler yine birbirine vuruyor ama o sesi başka türlü duyuyorum; içimde taşıdığım
ne kadar enkaz varsa hepsi birbirine çarpıyor, geçmişim, korkularım, sövüp de
söyleyemediğim her şey birbirine çarpıyor. Ve kibritçi kızların aslında ne sattığını anlıyorum.
Bir ihtimal satıyorlar; insanın bu karanlıkta bile adam gibi görülebileceğine dair küçücük,
inatçı bir ihtimal!

Yaşam