Umut Altınkaynak

Umut Altınkaynak

YAPARIZ

Durun bir dakika! Efendice dinleyin!

Kimin haddine bu milletin ufkuna tel örgü çekmek? Kimin haddine bu milletin coşkusuna kilit vurup, bin yıllık büyük yürüyüşümüzü üç kuruşluk dar beyinlere hapsetmek?

Siz kimsiniz?

Yazının Devamı

Umut Fasikülü

Yağmur altındaki sahaf sokağı, leş gibi nem ve kurumuş mürekkep kokuyor. Gökyüzü gri bir kurşun gibi tepemize çökmüş; sokaktaki kalabalığın yüzünde ne bir tebessüm var ne de en ufak bir yaşama sevinci.

Sahafların önü karınca yuvası gibi kaynıyor. Ama bu insanlar buraya öyle kitap sevgisinden, sahaf keyfinden toplanmış değil. Yeni kitabın yanına yaklaşamayanların, memleketin pahalılığı karşısında belini büküp ikinci elin çilesine sığınanların kalabalığı bu.

İnsan gövdeleri birbirine sürtüne sürtüne, sırf üç beş kuruş daha ucuza bir kaynak bulabilmek için o çaresiz sürüklenişin içinde kayboluyor. Herkes ezilmiş, herkes çoktan kaybetmiş. Ne zaman bu sokağa gelsem, insanlığa ve geleceğe dair bir şeylerin çoktan çürüdüğünü görüp o tanıdık, ağır kederin içine sığınırım.

Yazının Devamı

Kibritçi Kızlar

Günün gürültüsü çekilince, Ankara’nın soğuğu kemiklere değil doğrudan pişmanlıklaraişlemeye başlar. İnsan eve doğru yürürken sadece adımlarını değil, tamamlanmamışhikâyelerini de peşinden sürükler. Ankara Hali’nde bu akşam da işte böyle bir yükleağırlaşıyor. Gün boyunca birbirine çarpan sesler seyrekleşiyor; kasaların arasında dolaşaninsanlar azalıyor, esnafın sesi çoktan kısılıyor. Yere dökülmüş sebzelerin üzerinde yürüyenayakkabılar artık daha seyrek, daha ıslak sesler çıkarıyor. Balıkçıların önünden geçerken kokuhâlâ havada; balık suyu mazota, ıslak kartona ve Ankara gecesinin o kuru, sert kokusunakarışıyor. Gün boyunca insanın üzerine çullanan hal, gece olunca yaralı bir hayvan gibi kendiiçine çekiliyor.

Elimde üç kuruşluk hal rızkı, poşetin sapı parmaklarımı kesiyor. Sanki poşet taşımıyorum dabu rezil ömrün bütün enkazını sırtlıyorum! Küçücük bir plastik torbanın içine evi sığdırıp;yenilgilerimi, hüsranlarımı, bir türlü o ağızdan çıkamamış çaresiz cümlelerimi tıkıştırıyorum!

Halin kapısından çıkınca içerideki o insan kıyımı birkaç adımda arkamda kalıyor. Az önceyüzlerce adamın tepindiği kargaşanın içindeydim; şimdi iki yanımda cılız sarı ışıklaruzanıyor. Bir dükkânın kepengi gürültüyle inmiş, uzakta bir kamyon bağırıyor, sokakdönülünce o da kesilip gidiyor. Arkama bakıyorum; hal hâlâ ışıl ışıl. Bize dünyayı dar eden okoca kalabalık birkaç dakikada arkamda küçücük bir ışık kümesine dönüşüyor. Poşetiniçindeki şişeler birbirine çarpıyor; karanlığın ortasında o küçük ses sanki bütün bu düzeninsaçmalığını yüzüme vuruyor.

Yazının Devamı

Güvenpark’ta Alageyikler

Toroslar içinde öten ispinozlar, kızılkuyruklar, doğanlar ve puhular; göğsünde genişler gökyüzü, baktıkça boynun bükülür. Sabahları güneş, dağın arkasından yavaş yavaş sırtlara yürür. Gece boyunca serinliğini saklayan kekiklerin üzerinde parlar, taşların arasına sığınmış otları erkenden bulur. Rüzgâr kekiklerin kokusunu kucaklar gelir, çalıları eğip büker, sonra yüzünü şefkatle okşar. O rüzgârda bir emir yoktur; canlıdan ya da kayadan istediği hiçbir şey yoktur. Vakur ve gururlu, gelir, geçer. Koyunlar, yoldaşları ve azıkları, çıngıraklarının sesiyle vadinin bir ucundan diğerine yayılır. Güneş yükseldikçe kertenkeleler, karıncalar, telaşlı böcekler otların arasından kendilerine yol arar. Bu dağlar tüm mahlukata hürmet eder; herkesin kendi yolunda yürümek hakkıdır. Kimse kimseye yol tarif etmez. Dağ zaten yolunu bilir. Torosların insanı, dağın yalnızca taşını toprağını değil, hafızasını da taşır. Çünkü bu dağlarda insanlardan önce de özgürce yürüyenler vardır: Kayaların arasından sessizce süzülen, bir anda çalılıkların arasından çıkıp başka bir yamaca karışan alageyikler. Özgürlük bu dağlarda bazen dört ayağın üzerinde koşar, bazen bir çift kanadın gölgesinde uçar, bazen rüzgâr olup dağın sırtından aşağı iner. Alageyiğin ardından giden insan, çoğu zaman bir hayvanın peşinden gitmez; dağın sakladığı bir sırrın peşine düşer. O, insanın elinin yetişemediği, buyruğunun geçmediği, kendi yolunu kendi seçen taraftır. Kemal’i anlamak için önce Torosları anlamak gerekir. İçinde o dağlardan kalmış alageyiği; özgür doğmuş, özgürlüğü bilmiş ama kendisine gösterilen yoldan yürümek üzere dağından koparılmış alageyiği anlamak gerekir. Anladım, o alageyiğin bir insanın içinde nasıl yaşadığını, ranzaların arasında, henüz kimsenin kimseyi tanımadığı asker ocağında ilk gördüğümde anladım: Bir köşede oturuyor; güneşten kararmış yüzü, ellerindeki nasırlar, gözlerinin içine yerleşmiş o uzak bakış dikkatimi çekiyor. Yanına oturuyorum. Bir süre ikimiz de konuşmuyoruz. Sonra bana dönüyor. “Abi, sen nerelisin?” Söylüyorum. Başını sallıyor. “Ben Toroslardanım.” İki kelime söylüyor yalnızca. Ama öyle söylüyor ki sanki memleketinin adını değil, bütün hayatını söylüyor. Biraz sonra konuşmaya başlıyor. “Bizim orada gökyüzü başkadır abi.” Gülümsüyorum. “Başka gökyüzü mü var la?” “Var abi. Sizin şehirde gökyüzünüz yok, var mı sanıyorsun?” Gülümsüyor. Gece yıldızların çoğaldığını, bazen yatağa girmeden bir kayanın üzerine uzanıp sabaha kadar gökyüzüne baktığını anlatıyor. Koyunlarından söz ediyor: bir koyunun diğerlerinden nasıl ayrıldığını, hangisinin hangi kuzuyu aradığını, yağmurdan önce hayvanların nasıl huysuzlandığını… Bir ara yerde yürüyen küçücük bir böcekten söz ediyor. “Abi, bizim orada böceğe bile basmazsın.” “Niye?” Gülümsüyor. “Onun da gideceği yer var.” Gülüyorum. O da gülüyor. Sonra yüzündeki gülüş yavaşça çekiliyor. “Ben orayı çok özledim abi.” Daha birkaç haftadır buradayız ama özlem çoktan içine yerleşmiş. Geceleri yan yana oturuyoruz. Koğuşun ışıkları söndüğünde herkes kendi yatağında bir tarafa dönüyor. Fısıltılar yavaşlıyor, sonra kesiliyor. Kemal bazen karanlığın içinde konuşuyor. “Abi, annem sabahları beni kaldırmadan önce kapıyı açar, dağdan gelen havayı içeri alırdı.” “Kışın da mı?” “Kışın daha güzel.” Biraz susuyor. “Bizim orada insanın yüzüne hava değmeden gün başlamaz.” Bir başka gece annesinden söz ediyor. “Anam serttir ama yüreği yumuşaktır. Beni askere gönderirken ağlamadı.” Bunu söylerken gururlanıyor. “Benim anam ağlamaz abi.” Sonra gözlerini kapatıyor. “Ama ben kapıdan çıkınca ağlamıştır.” Kemal’in anlattıklarıyla annesini görmeye başlıyorum. Henüz yüzünü görmemişim; insan bazı insanları anlatıldıkça tanıyor. Kapının önünde oğlunun yakasını düzelten, üniformasının omzundaki küçücük ipliği parmaklarıyla çeken bir kadın beliriyor gözümde. Sonra iki eliyle oğlunun yüzünü tutuyor. “Hele bak gadanı alayım. Başını dik tut. Sen bu Torosların evladısın. Bu dağlar var ya oğlum, bayraktır onlar. Mavi de olsa ay yıldızdır. Senin adın da Kemal’dir. Adını yere düşürmeyecen.” Kemal annesinin yüzüne bakıyor. Kadın devam ediyor: “Sana ‘git’ derlerse gidecen. ‘Dur’ derlerse duracan. ‘Öl’ derlerse…” Bir an susuyor. Sesi çatallanıyor ama geri çekilmiyor. “Öl derlerse ölecen oğlum. Geriye bakmayacan, çekinmeyecen. Korkarsan kork, korkmak ayıp değil. Ama korkuya teslim olmayacan. Senin arkanda Toroslar var. Dağ seni bilir, toprak seni bilir, anan seni bilir. Git oğlum, Allah’a emanet ol.” Sonra alnını öpüyor. “Düşersen de korkma. Bu dağlar seni kucağına alır.” Kemal bunları anlatırken sesi değişiyor. “Anam böyle dedi abi.” “Sen ne dedin?” “‘Tamam anam’ dedim.” Gülümsüyor. “Ama insan o zaman ne diyeceğini bilmiyor.” Toroslarda kendi bildiği yolları yürüyen insan bile ranzaların arasında, başkalarının gösterdiği çizginin dışına çıkmamayı öğreniyor. Bir düdük çalıyor, kalkıyorsun. Bir emir geliyor, yürüyorsun. Yukarıdan numaralar okunuyor. Bir numara, bir başka numara… Bir gün Kemal’in numarası söyleniyor. Başını kaldırıyor. Bana dönüyor. “Abi, benim adımı söylemedi.” “Burada numara söylüyorlar.” “Benim adım yok mu?” O anda ne diyeceğimi bilemiyorum. “Var,” diyorum. “E o zaman niye söylemiyor?” Omzuna dokunuyorum. “Sen kalk.” Kalkıyor ve gidiyor. Arkasından bakarken Toroslarda koyunların peşinden başı dik yürüyen o adamı düşünüyorum. Burada kendi adının yerine konmuş bir numaranın peşinden gidiyor… Ve uykunun en güzel anında “koğuş kalk” ile rüyadan uyanıp, tüm gün yağın nereden kaçtığını bir türlü tespit edemediğin cemselere doluyorsun. Geceler soğuk, karanlık ve ürkütücü. Motorun sesi daha hareket etmeden insanın içine işliyor. Metalin soğuğu, mazot kokusu, silahların birbirine değen sesi, botların zemine vurması… Herkes kendine bir yer buluyor, Kemal yanıma geliyor. Üzerine kocaman bir asker parkası geçirilmiş. Parka omuzlarından taşıyor, elleri kollarının içinde kayboluyor. Oturuyor, dizlerini karnına çekiyor. Bir zamanlar dağların yamacında gökyüzüne bakarken kollarını iki yana açan adam, şimdi koca bir kumaşın içine sığmaya çalışıyor. Hareket ediyoruz, daha ilk sarsıntıyla herkes birbirine çarpıyor. Farların aydınlattığı birkaç metre dışında hiçbir şey görünmüyor. Kasislerde ağır ağır yükselip düşüyoruz, metal bölüm zangırdıyor. Kimse konuşmuyor. Kemal önce dışarı bakıyor. Sonra başını eğiyor. Bir süre sonra parkasının yakasını iki eliyle tutuyor. “Abi.” “Efendim?” “Üşümüyorum.” “Üşüyor gibisin.” “Yok.” Biraz bekliyor. “İçim üşüyor.” Yüzüne bakıyorum. “Bizim dağlar böyle değil.” “Nasıl?” “Bizim dağlarda gece bile insanın üstüne gelmez.” Elini parkasının yakasına götürüyor. “Burada sanki her şey üstüme geliyor abi.” Cemse bir çukura giriyor. Bedenler savruluyor, Kemal yeniden küçülüyor. Dizlerini kendine çekiyor, koca parkanın içinde bir avuç adam kalıyor sanki, omzuna dokunuyorum: “Buradayım.” Başını bana çeviriyor. “Biliyorum abi.” Sonra gözlerini kapatıyor. Belki uyumuyor. Belki yalnızca gözlerini kapatarak biraz Toroslara dönmek istiyor. Karanlığın içinde adeta meçhule ilerliyoruz… Telsizlerden boğuk sesler geliyor, birileri eliyle yön gösteriyor, metal zangırtı kesiliyor; üzerinden atlayıp, koyuluyoruz. Kemal önümde, taşlar botların altında kırılıyor, rüzgârın düşmanlığına sövüyorum… Bir an dönüp bana bakıyor. “Abi.” “Efendim?” “Buradan sonra ne var?” “Bilmiyorum.” Gülümsüyor. “Sen de bilmiyorsun.” Sonra önüne dönüyor. Birkaç adım daha atıyor. O birkaç adımın arkasında bütün hayatı, önünde uzanan karanlık… Kemal hiçbirini düşünmüyor belli; insan böyle anlarda geçmişini sıraya dizip hatırlamıyor, geride bırakıp sadece yürüyor, yürüyoruz. Kemal bir an duraksıyor, bir yere basıyor ve ne olduğunu anlamıyorum. Ayağını kaldıracak gibi oluyor, başını hafifçe çeviriyor. O anda bağırıyorum: “Kemal!” Sesim yetmiyor, yetişmiyor, engelleyemiyorum ve dağ bir anda yarılıyor. Kulaklarımın içi değil sadece, göğsümün içi de patlıyor; Ya Rab, dünya yerinden kalkıyor! Toprak, taş, duman ve ateş aynı anda gökyüzüne doğru... Bir şeyler fırlıyor, kulaklarım kapanıyor, ruhum kalıyor; bedenim, bedenim geriye savruluyor. Her şey ağır çekim, Kemal havada. Parka havada, taşlar havada, toprak havada. Bir an için bütün dağ havaya kalkıyor, tutamıyorum. Sonra karanlık, yere düşüyorum. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Kalkmaya çalışıyorum, kulaklarım uğulduyor, dünya sesini kaybetmiş. Gözlerimi açıyorum. Ağır bir duman var. Toprağın, yanmış kumaşın kokusu… Ama Kemal yok. Az önce orada, önümde, bana dönüp “Sen de bilmiyorsun,” diyen Kemal yok. “Kemal!” Bağırıyorum. Dumanın içinde önce parkasının bir parçasını, sonra yerde duran bir botu, sonra eldiveni görüyorum. Dizlerimin üzerine çöküyorum. Ellerim toprağa giriyor. Bir şeyleri toplamaya başlıyorum. Ne olduğunu düşünmeden, kime ait olduğunu düşünmeden… Sadece topluyorum, topluyorum. “Kemal…” Bu kez bağırmıyorum. Sanki ona fısıldıyorum. “Buradayım abi.” Sanki biraz önce söylediği o cümleyi ondan geri almaya çalışıyorum. Ama cevap yok, dağ sessiz, rüzgâr esiyor. Ve ben o an anlıyorum ki Toroslarda toprağın insanı kucaklaması başka bir şeymiş. Bazen insanı kucaklayan toprak, seni geri vermiyor. Sonrasını parça parça hatırlıyorum. Birilerinin sesini, beni yerden kaldıran elleri, üzerime düşen ışıkları… Aklımda kalan ilk şey beyaz. Hastanenin koridoru beyaz. Duvarlar beyaz, ışık beyaz, önlükler beyaz. Ama insanın aklında yalnızca o gecenin karanlığı var. Şükran teyze geliyor. Koridorun sonunda beliriyor, bana bakıyor, ben gözlerimi kaçırıyorum. Yanıma geliyor, elimi iki eliyle tutuyor: “Benim oğlan nerede?” Cevap veremiyorum. “Ne oldu Kemal’e?” Başımı eğiyorum. Kadın anlıyor, ama yine de soruyor: “Parçaları nerede oğlum?” İşte insanın göğsüne oturan soru bu, bir anne oğlunun parçalarını soruyor. Gözlerimi kapatıyorum, dağın üstündeki toprağı görüyorum. Kadın elimi bırakmıyor, kendi kendine konuşur gibi: “Toprağa mı gitti?” “Evet,” diyebiliyorum. Gözlerini kapatıyor, bir süre öyle duruyor, başını kaldırıyor: “İyi,” diyor. Şaşırıyorum. “İyi mi?” “İyi oğlum. Toprak yabancı değil ona.” Sonra yüzüme bakıyor. “Sen benim oğlana söyle.” Susuyorum. “Parçaların tohum oldu de.” Başımı kaldırıyorum. Kadının gözlerinde yaş var ama sesi sapasağlam. “Yeşerecekler. Duydun mu beni? Yeşerecekler. Dağın toprağına düştüyse yeşerecek. Kekik olur, çiçek olur, ot olur. Yağmur yağar, güneş vurur, yeniden büyür. Sonra rüzgâr eser. Kokusu gelir.” Bir an duruyor. “Sen de dersin ki, ‘Kemal buradan geçti.’” Sonra elini göğsüne koyuyor. “Anasının evladını toprak saklamaz oğlum. Toprak büyütür.” Başımı sallıyorum. O kadın benden ağlamamı istemiyor. Gerçeği değiştirmemi de istemiyor. O yalnızca oğlunun parçalarının artık yok olmadığını bilmek istiyor. Şükran teyzenin o sözü bende kalıyor: Toprak büyütür. Ve ben yıllarca o sözlerde takılı kalıyorum… Ankara’nın sesi otobüslerin, kornaların, ayak seslerinin arasından Güvenpark’tan yükseliyor. İnsanlar geçiyor, birbirlerine değmeden dağılıyor. Biri geliyor, biri gidiyor. Şehir kimse için durmuyor. Yürürken bir yüz görüyorum. Önce yalnızca yüz, sonra o gözler ve o bakış. İnsan bazı bakışları unutmaz. Adımlarım yavaşlıyor, o da bana bakıyor. Bir saniye, iki saniye. Sonra dudakları kıpırdıyor: “Abi?” O tek kelimeyle yıllar geri geliyor. Koyunlar, kekik, yıldızlar, koğuş, numara, parka, gece, dağ ve… Annenin elleri: “Parçaları tohum oldu oğlum.” Karşımda gerçekten Kemal duruyor, bir an hiçbirimiz hareket etmiyoruz. Sonra adını söylüyorum: “Kemal.” Gülümsüyor. “Benim abi.” Birbirimize doğru yürüyoruz ve sarılıyoruz. Öyle bir sarılıyoruz ki yıllardır söyleyemediğimiz ne varsa o sarılmanın içine giriyor. Torosların rüzgârı giriyor, asker ocağının soğuğu giriyor. Bir süre konuşmuyoruz, ne kadar geçti anlamıyorum, geri çekiliyor. Yüzüme bakıyor: “Abi,” diyor, “annem geldi mi aklına?” “Her gün.” “Benim parçaları soruyordu ya…” “Hatırlıyorum.” “Ne demişti?” Boğazım düğümleniyor: “Parçaları tohum oldu demişti. Yeşerecek, büyüyecek ve Kemal’i bulacak demişti.” Kemal gözlerini kapatıyor, gökyüzüne bakıyor, uzun uzun. Yıllar önce Toroslarda kayanın üzerine uzanmış gibi: “Abi…” “Efendim?” “Tohumlar yeşerdi mi?” Acı bir bakışla ona bakıyorum, cevabı biliyorum ama söyleyemiyorum. “Yeşerdi,” diyemiyorum. “Yeşermedi,” de diyemiyorum. Kemal hâlâ gökyüzüne bakıyor, ben de başımı kaldırıyorum. Güvenpark’ın üstünde de bir gökyüzü var. Ankara’nın gürültüsü etrafımızı sarıyor, insanlar yanımızdan geçiyor. Ve ben, alageyiklerin; yeşeren parçalarıyla buluşacaklarına inanmak istiyorum.
Yazının Devamı

Yaşamak Eyce

Değerli okurlarım;

İnsan hareketinin matematiksel modellenmesi üzerine çalışan bir araştırmacı mühendis olarak, her hafta salı günü bu köşede sizlerle buluşacağım. Ancak bu kez modelleyeceğim şey insan hareketi değil; insanımızın duyguları, hikâyeleri, umutları ve hayatın içinden kesitler olacak.

Bilimin bana kazandırdığı merakla, insanı ve hayatı anlamaya çalışacak; kimi zaman düşündüren, kimi zaman gülümseten, kimi zaman da hepimizin kendinden bir parça bulacağı yazıları sizlerle paylaşacağım.

Yazının Devamı