Deliler Teknesi

Umut Altınkaynak

Umut Altınkaynak

Yazar
Tüm Yazıları

Çaldıran Sokağı'nın o tatlı meyilli yokuşundan aşağı salınıyorum. Ayaklarımın altındaki o eskimiş gri taşlar, kaldırımı parselleyen adımların gürültüsüyle tıklıyor.

Memleketi ayakta tutan şey soğuk betonlar, yaldızlı binalar falan değil; o binaların arasından fışkıran insan hikâyeleri, bitmek bilmeyen o hayata tutunma inadı!

Durdum, akıp giden sokak kalabalığını izliyorum. Koltuğunun altına çantasını kıstırmış otobüse koşturan memurun telaşı, köşede bildiriyi inadına uzatan Mülkiyeli öğrencinin gözündeki o dikbaşlılık, durağa doğru ağır ağır adımlayan teyzelerin yorgun ama mağrur edası... Hepsi bu daracık sokağın damarlarına doluşmuş.

Bu binalar deniz kokmaz, martı sesi bilmez. İnsanı kendi derdine zorla taraf tutturur. Şehir adamı kenarda seyirci bırakmaz; tutar yakandan, seni de o karmaşanın tam ortasına fırlatır! Ben de bu sokakların göbeğinde şehirle atışa atışa, cebelleşe cebelleşe yolumu buluyorum. Ne bu memleketin sevdasına doyabiliyorum ne de onun o insanı yutan kasvetine boyun eğiyorum.

Rıza Abi'nin dükkânın önüne yığdığı çileklerin kokusu, köşede ilk sigarasını tüttüren gencin dumanına karışıyor. Veresiye defterinin kapandığı, çuval çuval bakliyatın kokusunun sokağa taştığı o esnaf dükkânının önünden geçiyorum. Şehir kendi hengâmesini, kendi çilesini sırtlanmış gidiyor. Karşımda biraz mahmur, biraz huysuz ama kesinlikle pes etmeyen, alnı açık bir insan seli duruyor.

Bu telaşın içinde kendi köşemi arıyorum, Yüksel'in göbeğine doğru yürüyorum. Selçuk ahizenin öbür ucundan avazı çıktığı kadar bağırıyor:

"Gelin ulan! Hava ısındı. Kaldırımı işgal ettik. Sandalyeleri dışarı attık. Çaylar benden. Bu akşam bilimi, felsefeyi ve kâinatı konuşacağız."

Bu lafı duyunca zihnimde yine alarm zilleri çalıyor. Çünkü bizim deliler teknesinde "felsefe konuşacağız" demek; ilk bardak çayda büyük bir düşünüre selam çakmak, ikinci bardakta dünyayı değiştirme arzusuna girmek, üçüncü bardakta insanın kendisini aşması meselesini memleket kahvesine çevirmek, dördüncü bardakta ise "Ulan sen benim evdeki bahar temizliğime ne karışıyorsun?" kavgasına tutuşmak demek.

Bu topraklarda felsefe fildişi kulelerde yapılmaz. Kır çiçeklerinin kokusuna karışır ama eninde sonunda tutar ve bir yerinden memleket meselesine bağlanır.

Yine de gidiyorum. Çünkü insanın akıllarına güvenmediği ama yokluklarına da asla alışamadığı bazı arkadaşları var.

Çaldıran'dan çıkıp Yüksel Caddesi'nin bahar kalabalığına karışmak üzereyken gözüm karşımdaki metruk binaya takılıyor. Sarmaşıklarla yarı yarıya örtülmüş, sıvası dökülmüş duvarında bir yüz var. Tanıdık bir yüz. Siyah sprey boyayla, şablonla çizilmiş bir portre: Keskin bir çene, hafif yukarı kalkmış kaşlar... Dünyanın bütün meselelerini çoktan çözmüş de kimseye anlatmaya henüz tenezzül etmemiş gibi bir bakış.

Ulan, bu bizim Nevzat! Her gün kıraathanede karşıma oturup demli çay içen, "Dünyayı ben kurtaracağım ama önce şu çayı bitireyim," edasıyla dolaşan Nevzat Cansız!

Yüzünün hemen altında, sanki kentin alnına çakılmış gibi kocaman harflerle şu cümle yazıyor:

NEVZAT CANSIZ ÖLÜMSÜZDÜR!

Bir süre bakıyorum. "Ulan Nevzat," diyorum kendi kendime, "millet duvarlara memleket sevdası yazar, sen kendi suratını basmışsın. Yine ne işler peşindesin?

İki yüz metre kadar sonra, bir apartman girişinin karanlığından bana bakıyor aynı Nevzat. Biraz ileride trafonun gri sıvasına tünemiş; çiçek açmış bir erik ağacının bembeyaz dalları arasından sokağı kesiyor. Bir otoparkın demir kapısına teyellenmiş, hatta kapı yarım kapandığı için adamın tek gözü ve bıyığının ucu paslı sacın ardından süzülüyor. Üşenmemişler, o yarım yüzün altına bile basmışlar:

NEVZAT CANSIZ ÖLÜMSÜZDÜR!

Sokaklar değil, âdeta Nevzat Sergi Sarayı! İnsan her gün aynı masada çay içtiği adamı duvarlarda görünce bir tuhaf oluyor. Bir ara kendi kendime, "Acaba Nevzat öldü de bize söylemediler mi?" diye bile düşünüyorum. Sonra hemen vazgeçiyorum. Çünkü Nevzat'ın ölümünü bizden saklaması mümkün değil; adam kendi cenazesine bile basın açıklaması yapar.

Kıraathanenin kapısı açık, giriyorum. Sandalyeler kaldırıma taşmış, tavan vantilatörü içeride ağır ağır dönüyor, çay bardaklarının ince belli kenarlarında akşam güneşi parlıyor. Bizimkiler her zamanki ahşap masaya kurulmuş. Selçuk, Murat, İhsan... Ve masanın başında, bahar güneşini tam alnının ortasına almış, bir elinde çay bardağı, öbüründe sigara tutan Nevzat!

Ben daha sandalyeye oturmadan bağırıyorum:

"Ulan Nevzat!"

Nevzat başını kaldırıyor:

"Efendim?"

"Senin her yerde resmin var."

"Biliyorum."

"Ne demek biliyorum?"

"Biliyorum."

"Lan oğlum, Çaldıran'dan beri beş duvar geçtim, beşinde de sen varsın."

"Altı."

"Ne?"

"Altı tane var orada."

Masada kahkaha kopuyor. Sandalyeye çöküyorum:

"Bütün şehri kendi suratınla kaplamışsın. Hayırdır?"

Nevzat çayından ağır bir yudum alıyor:

"Ölümsüzlük."

"Ne?"

"Ölümsüzlük."

"Sen buldun yani?"

"Yaklaştım."

"Nasıl?"

Gözlüğünü burnunun ucuna indiriyor:

"Soyadım ne?"

"Cansız."

"Güzel."

"Ne güzeli?"

"Cansız."

"Evet, Nevzat. Cansız."

"Can-sız."

"Bunu üçüncü kez söylersen Türk Dil Kurumunu arayacağım."

Nevzat hiç oralı olmuyor:

"Doğayla aranda hiç düşündüğün bir bağ oldu mu?"

"Şu anda seninle aramda bir bağ var. O da sinir."

Selçuk gülüyor. Nevzat sözünü sürdürüyor:

"Bak şimdi. Bahar geldi. Her şey canlanıyor. Toprak, ağaç, kuşlar, insanlar..."

"İnsanlar zaten canlı."

"Onu mecazi söyledim. Benim soyadım Cansız. Yani kelimenin tam anlamıyla canı olmayan. Peki zaten cansız olan bir şey tekrar ölebilir mi?"

Masada bir an sessizlik oluyor. Murat elindeki çay kaşığını şak diye masaya bırakıp kestirip atıyor:

"Boş teneke..."

Selçuk ekliyor:

"Bu adam hakikaten kafayı yemiş."

Nevzat parmağını kaldırıyor:

"Hayır. Tam tersine. Mantıksal bir problem soruyorum. İnsan ölümünü bilen tek canlı."

İhsan kaşını kaldırıyor:

"Tek canlı değil. Geçen hafta belgeselde filleri anlatıyorlardı, kendi ölülerinin kemiklerine dokunup duruyorlardı."

Nevzat ona dönüyor:

"İşte bu yüzden seni seviyorum İhsan. Ben saçmalarken bile dipnot düşüyorsun. Ama kabul edin; insan kendi ölümünü biliyor ve bununla baş etmek için binlerce yıldır bir şeyler üretiyor."

"İnanç," diyor Murat.

"Sanat," diyor İhsan.

"Çocuk," diyor Selçuk.

"Mezar," diyorum ben.

Nevzat bana bakıyor:

"Ve duvar."

"Bunun bilimle alakası ne?" diye soruyorum.

Sandalyesini biraz öne çekiyor:

"İnsan beyninin tekrar karşılaştığı şeylere daha aşina hale geldiğini bilmiyor muyuz abi. Bir şeyi tekrar tekrar görmek, onu zihinde tutar. Richard Dawkins’in mem dediği şey işte tam olarak bu. Genler bedeni nasıl biyolojik olarak bir sonraki kuşağa taşıyorsa; fikirler, semboller ve görüntüler de kültür geni gibi zihinden zihne atlayarak yaşar."

Selçuk bıyık altından gülüp lafa giriyor:

"Yani sen şimdi koca felsefeyi bıraktın, kendini duvarda zihinden zihne bulaşan bir kültür virüsü, bir 'mem' mi yaptın?"

Nevzat hiç istifini bozmadan:

"Tam olarak öyle," diyor. "Zaten mem kelimesi komik internet görsellerinden ibaret değil; bilimin kabul ettiği bir kültürel aktarım birimi."

Selçuk çayından bir yudum alıp sallıyor başını:

"Allah belanı versin. Senin bilimselliğin bile benim sabrımı aşıyor."

Gülüyor masadakiler ama sonra Nevzat'ın yüzü değişiyor:

"Şaka bir yana," diyor, "insanın kendisini geleceğe taşımasının yollarından biri gerçekten de fikirleri. Beden açısından bakarsak zaten hücreler sürekli yenileniyor, et geçici. Ama insan kendisini bir hikâye olarak taşıyor."

Bu cümleden sonra masada ilk kez gerçek bir sessizlik oluyor. Nevzat sürdürüyor:

"Çocukken başka biriydik, şimdi başka biriyiz. Ama hepsine 'ben' diyoruz. Demek ki ben dediğimiz şey yalnızca etten kemikten oluşmuyor. Bir devamlılık hikâyesi de var."

"Ve sen," diyorum, "bu hikâyeyi duvara yazıyorsun."

Başını sallıyor:

"Evet."

"Niye?"

Bu defa hemen cevap vermiyor. Önümüzden iki öğrenci geçiyor. Birinin elinde kitaplar, diğerinin omzunda gitar var... Uzakta bir belediye otobüsü fren yapıyor. Bahçedeki erik ağacından birkaç beyaz çiçek rüzgârla savruluyor.

Nevzat sigarasının külünü tabağın kenarına yavaşça tıklatıyor. Yüzüğün cam tabakla buluştuğu o incecik tık sesi masadaki havada asılı kalıyor.

Sonunda söylüyor:

"Çünkü unutulmak istemiyorum."

Öyle basit söylüyor ki masadaki bütün o felsefi gevezelik bir anda çatır çatır yere çakılıyor. Ölmekten korkan değil; yaşadığının, çektiği çilenin bir gün hiç yaşanmamış gibi yok olup gitmesinden korkan bir insan görüyorum.

"Bunu baştan söylesene oğlum," diyorum.

"Bilimsel görünmezdi."

"Senin derdin bilim değilmiş. Biraz ego, biraz korku..."

Çayına bakıyor:

"Biraz değil çok."

Kimse gülmüyor. Hepimiz o "çok" kelimesinin altında eziliyoruz; aynı korkunun ortasında öylece kalıyoruz.

Çıktığımızda hava serinlemişti. Gündüz yaz, akşam zifiri kış... Baharın o kendine özgü havası yine sahnede. Ceketimi giyiyorum. Nevzat yanımda yürüyor. Bir köşeyi dönüyoruz ve yine kendi resmini görüyor. Duruyor, bakıyor.

Yürüyüp gitmek üzereyken duvarın altındaki başka bir yazı gözüme ilişiyor. Kırmızı tükenmez kalemle Nevzat'ın o iddialı ölümsüzlük ilanının altına küçük, tokat gibi bir not düşülmüş:

"Tamam Nevzat, ölümsüzsün. Çayı kim ısmarlıyor?"

Nevzat uzun uzun yazıya bakıyor. Sonra kahkahayı basıyor:

"Bunu Selçuk yazmıştır."

"Kesin."

Birlikte yürümeye devam ediyoruz. Ben birkaç adım sonra durup duvara bir kez daha bakıyorum. Nevzat'ın yüzü orada öylece duruyor ama artık gözüme eskisi kadar komik görünmüyor.

Boya dökülür, sıva çatlayıp yere düşer, binayı yıkarlar. Ölümsüzlük taşlara kazınmak değil; bir insanın kalbinde bıraktığın o küçücük, temiz değişiklik diyorum.

İleriden Nevzat'ın sesi geceyi yırtıyor:

"Abi!"

"Ne?"

"Çayları ben ısmarlamıştım ya."

"Evet."

"Sen ödersin artık."

"Niye?"

"Ben duvarlara yatırım yaptım."

Güleyim mi yoksa kızayım mı şaşırıyorum:

"Sen ölmeden önce batacaksın Nevzat!"

"Ölümsüzlüğün ekonomik bedeli var."

Erguvanlar patlıyor, Yüksel Caddesi hala insan kaynıyor. Bir duvarda Nevzat ölümsüzlüğe soyunmuş, kıraathanelerde demli çaylar tazeleniyor.