Yaşamak Eyce

Umut Altınkaynak

Umut Altınkaynak

Yüksek Makine Mühendisi
Tüm Yazıları

Değerli okurlarım;

İnsan hareketinin matematiksel modellenmesi üzerine çalışan bir araştırmacı mühendis olarak, her hafta salı günü bu köşede sizlerle buluşacağım. Ancak bu kez modelleyeceğim şey insan hareketi değil; insanımızın duyguları, hikâyeleri, umutları ve hayatın içinden kesitler olacak.

Bilimin bana kazandırdığı merakla, insanı ve hayatı anlamaya çalışacak; kimi zaman düşündüren, kimi zaman gülümseten, kimi zaman da hepimizin kendinden bir parça bulacağı yazıları sizlerle paylaşacağım.

Her salı, “Eyce Yaşamak” için…


Anadolu’nun sadık toprağı insan yetiştirmez, karakter yetiştirir. O karakter; bu topraklarda dünyanın kendisine borçlu olmadığını erkenden öğrenir. Anadolu; bozkırına, ormanlarına ve kıyılarına kadar asla adam kayırmaz. Kimseye fazladan verecek suyu, gölgesi, güneşi veya cömertliği yoktur. Yağmura karşı, rüzgâra karşı, kuraklığa karşı, acı soğuğa karşı şikâyet etmeyi değil, dayanmayı öğretir. Ve o karakter öğrendikçe daha az konuşur. Anlar ki; her laf ekmek kadar değerlidir. Anadolu’nun lafları karakterlerinin yüzünde yaşar, ellerinde yaşar, nasırlarında yaşar; bir sofranın başında, bir cenazenin ardında, bir düğünün telaşında, bağda, bahçede, harmanda yaşar. Vitrin kelimeleri tarif eder; Anadolu ise laflarını yaşar, eyce yaşar.

Hangi vitrin dilinde eyce yaşarsın? İyice mi, güzelce mi, gereğince mi? Olmuyor; bunlar dünyaya borçlu, eksik, yarım, boynu bükük sözcükler. Oysa “eyce”; eyvallahsızdır. O bir sıfat değil, bir hayat ölçüsü, insan ömrünün terazisidir.

Kardeşlerim; bir karakterin arkasından “eyce yaşadı” deniyorsa, bunun anlamı uzun yaşadı değildir, zengin yaşadı değildir, rahat yaşadı hiç değildir. Hakkını verdi demektir. Eline geçen güçle kibirlenmedi, düştüğünde haysiyetini bırakmadı, lokmasını paylaşmayı bildi, kimsenin ahını almadan yürüdü gitti demektir.

Hayatın ne büyük yanlışıdır; yaşamayı nefes almak sanmak, uyanmak, işe gitmek, para kazanmak sanmak. Oysa bunlar hayatın kendisi değil, sadece içinden geçtiğimiz yollardır. Acaba o yolları hangi vicdanla yürüdük? Yaşlandık mı, yoksa ömrün hakkını mı verdik?

Halbuki Anadolu bunu var olduğundan beri anlatır. Rüzgârla, soğukla, kuraklıkla anlatır; üç asırlık bir kayanın sabrıyla anlatır. Ama gösterişin gürültüsü o sesi bastırıyor. Vitrinler daha yüksek sesle konuşuyor, ekranlar daha parlak ışıkla çağırıyor. İnsan bunların arasında koşarken duramıyor; duramayınca da dinleyemiyor.

Kardeşlerim, kimse dinlemiyor! İşte kayalıkların arasına kök salan bulut ağacı orada. Kimsenin sulamadığı, kimsenin gölgesinde büyümediği bir yerde yaşar. Kökünü taşın çatlağına geçirir ve eyvallahsızdır. Ayaz gelir, bekler. Kuraklık gelir, bekler. Dallarında gökyüzünden kopmuş gibi duran pembe bir sis bırakana kadar bekler. Komiktir; vitrinler buna çiçek der. O ise o dumanlı hâliyle itiraz eder:

“Bu benim sabrım. Bu benim sessizce toprağın altında verdiğim mücadelem. Bu benim çirkin, puslu zarafetim. Ben bu toprakların sadık evladıyım.”

İnsan da böyledir. Kimse başkasının içinde verdiği mücadeleyi bilmez. Herkes vitrini görür; kökü gören çıkmaz. Oysa insanı ayakta tutan alkış değildir, süs değildir, vitrin değildir. Köküdür, vicdanıdır, kendine verdiği sözdür. Anadolu’nun bütün fırtınaları dalları kırabilir; ama yetiştirdiği sağlam karakter devrilmez. Kökünü kayanın çatlağına geçirmiş karakter devrilmez.

Bugün vitrinler tam tersini öğretebilir. Daha çok kazan; kazandığın kadar insansın diyebilir. Daha çok görün; görünmeyen yok sayılır diyebilir. Daha çok konuş; sükût zayıflık sanılır diyebilir. Daha çok göster; sahip olmadığın bile senden istenir diyebilir.

Hangi banka hesabı, hangi makam, hangi şöhret mezarda bir avuç toprağı hafifletebildi? Hangisi insanın yükünü öteye taşıyabildi?

Kardeşlerim, nasıl yaşadık? İşte öldük; malımızı bıraktık, evimizi bıraktık, üstünde topuklarımızı kanattığımız toprağımızı bıraktık, makamımızı bıraktık, uğrunda parçalandığımız unvanımızı bıraktık. Adımızı bile yavaş yavaş bıraktık; mezar taşımıza kazınan harfler ortada, hepsi silindi gitti.

Fakat yaşayışımızı bırakabildik mi?

Yaşayışımız, geride kalanların içine sindi. Evladımızın ses tonuna sindi, torunumuzun bakışına, bir dostumuzun vicdanına yerleşti. Ve yıllar geçer, o yaşayış unutulur sanırız. Oysa unutulmaz. Öyle laflar vardır ki onlarla yaşamaya devam eder.

Hayatın bazı dönemlerinde insan, cevabını kendi başına bulamayacağı soruların ortasında kalır. Ne kitap yetişir o zaman, ne bilgi, ne de tecrübe. Bazen yıllar önce duyulmuş iki kelime, hiç beklemediğin bir anda yeniden anlam kazanır. İşte o zaman Anadolu’dan sadık bir dost yetişir, iki laf ile gelip omzuna dokunur. O çaresizlikte ancak anlarsın ki bazı nasihatler akıl vermek için söylenmez; zorlukta ayağa kaldırmak için söylenir.

Çünkü hakiki miras ev değildir, tarla değildir, para değildir. Hakiki miras, insanın zor gününde içinde ayağa kalkan sestir; yıllar boyunca sıradan sandığın, öyle sandığın için anlamını eksik öğrendiğin iki laftır. Dönüp baktığında görürsün ki bütün bir ömür, o iki kelimenin içine sığar.

Kardeşlerim; kayanın çatlağına kökünü geçiren bulut ağacı gibi, Anadolu’nun yetiştirdiği karakter de şu uzun uzun cümleler için iki laf eder:

Hakkını vermeden yaşamak, ömür uzun sürse de eksik yaşamaktır. İnsanlığımızı eksiltmeden, kaybedeceğimiz şey ne olursa olsun, önce insan olarak yaşamak. Vicdanımızı satmadan, en pahalı teklifin dahi vicdanımızdan ucuz olduğunu bilerek, acının bizi yontabileceğini ama özümüzü bozamayacağına güvenerek; elimizdeki güç ne kadar büyürse büyüsün, bizi küçültmesine izin vermeden yaşamak, yaşamak, yaşamak… Kimse görmese de doğru tarafta durarak, şerefimize tanık istemeden yaşamak; en büyük imtihanın ölmek değil, insan kalabilmek olduğunu bilerek yaşamak, yaşamak…

Tüm bunlar için sadece:

“Eyce yaşamak.”, merhaba.

Yaşam