Donun kalın
Sabahın körü. Ankara, Meclis Parkı. Taşlar dünkü yağmurdan hâlâ ıslak; bastıkça tıkırdıyor, arada biriktirdiklerini fışkırtıyor. Güneş servilerin arasından kaçak göçek sızıyor; sanki yasak bir iş çeviriyor. Bütün o kibirli, protokollü Ankara daha sokağa dökülmemiş. Banklar bomboş, üç beş garipten başka kimse yok. Kimi gazetesine gömülmüş, kimi celladını bekleyen mahkûm gibi başı önünde.
Parkın ıssız köşesinde, bir bankın ucundayım. Paltoma sarınmış, ıslak ahşabın soğuğu içime işlemesin diye büzülmüşüm. Dizimde açık bir kitap var ama gözüm satırlarda değil; toprağın buğusunda, servilerin gölgesinde geziniyor. Okuyamıyorum, içim feryat ediyor! Yahu insan dediğin, bazen hiçbir halt etmeden, sırf kendi ruhunun peşinden koşup ona yetişmek ister!
Ensemde bir ürperti... Rüzgâr yaprakları hışırdatıp geçerken, servilerin dibindeki gölge biçim değiştirmeye başlıyor. Önce rüzgârın savurduğu bir yaprak kümesi, zihnimin bana oynadığı bir ışık oyunu sanıyorum... Ama değil!
Servilerin koyuluğundan bir gölge ayrılıyor; önce çizgi, sonra siluet, sonra bir adam oluyor.
İnce uzun burun, kahverengi resmî kıyafet, kafayı öyle bir dikmiş ki sanırsın cihan imparatorluğunun başkomutanı! Adam yürümüyor, yerçekimine meydan okuyarak sıçraya sıçraya geliyor! Bu ıslak sabahta o postallar aynalı fırın gibi pırıl pırıl, pantolonun ütüsü jilet; hani değsen elini kesecek! Yüzünde de öyle bir eda var ki... Hayatın bütün hiyerarşisini bu kurmuş, kâinatın hizasını bu çekmiş! Hani soru sormayan, kendisine soru sorulmasından da nefret ediyor gibi.
Geldi, usta bir adımla tam tepemde dikildi. Postalı bir koydu taşa, yer yerinden oynadı.
— Ne yaparsın sen burada bea? dedi.
Seste merak falan arama; sırf talimat, sırf hizaya sokma arzusu!
— Yok mudur senin mektebin, işin? Anacığın gönderir seni okullara, alasın kurs, göresin sıkı terbiya. Yazık değil midir vaktına?
Bak sen! Hayatı cetvelle çizmeye kalkan o soğuk duvar gelmiş parkın ortasında bağrıma oturuyor. Bende şafak attı tabii ama bozmadım.
— Dert etme, dedim. — Biz terbiyemizi anamızdan aldık! Biliriz ki bu sokaklar, bu parklar, bu dağlar, şu boynundan fişlediğiniz servilerle çamlar da gökyüzü de bizimdir! Ben burada hem dinlenir hem düşünürüm. Sen yeni misin buralarda?
Kaşlar birleşti, gözler yuvasından fırlayacak:
— Bırakasın şimdi yeniyi, eskiyi! Etmeyesin boş laf! Yoktur bizim fişlediğimiz falan. Vermem ben bu parkta eşkıyalığa, anarşistliğe izin! Aldım amirlerimden kurs, gördüm sıkı terbiya. Uyasın kurallara!
— Uyarız kurallara, dedim. — Ama bu abartı niye? Oturmamız mı battı?
— Oturman değil! dedi.
— Neymiş peki?
— Ne düşündüğün!
Ulan helal olsun, en azından dürüst!
— Anlamayasın, dedi. — Çünkü düşünmeyesin! Hele bu parkta hiç düşünmeyesin! Düşünmek bizim işimiz değildir bea. Amirlerimiz düşünür, biz uygularız! Fen müdürü bile düşünemez, vardır görevi sadece! Demeyecen neden!
Ben de başladım makarayı sarmaya:
— Haklısın, dedim. — Ben de bıktım zaten bu kafadan. Keşke içimden söküp atsam şu düşünmeyi. Birileri benim yerime yaşasın, benim yerime düşünsün. Valla ses etmem, beni ağaç gibi ayaklarımdan sulasınlar yeter!
Suratındaki o sertlik bir anda eridi, dudaklarında muzaffer bir sırıtış:
— Heh! dedi. — İşte böyle!
— Ağaç gibi dedik ama ağaçlar da kendi arasında haberleşip dayanışıyormuş, dedim.
Durdu. Servilere baktı. İlk defa bir ağaca bakıyor sanki hayatında. Suratında derin bir kuşku:
— Yoktur öyle şey! dedi.
— Yoksa o da mı tehlikeli? dedim.
— Sen ne dersin bea! dedi omuz silkerek. — Otlar düşünse de yoktur bir sakıncası. Onlar almadı kurs, görmedi sıkı terbiya. Bak ne diyeceğim sana…
Yaklaştı biraz:
— Geçen hafta şu bankların arasında gördüm bir arı. Soğuktan donmuş gariplik. Aldım avucuma, koydum güneşe. Bir yaprak alıp örtecektim üstüne, bir anda acıyla oturdum taşa. Baktım avucumda bu eşkıya!
Tutamadım kendimi, patlattım kahkahayı!
— Bu arı da mı düşünüyor yani? dedim.
Bana öyle bir baktı ki:
— Anladım ki düşünür! dedi.
— Nasıl anladın?
— Isınır ısınmaz ilk beni sokuverdi! Anarşist! Nasıl kaçırdım bu ayrıntıyı? Düşünen ısınır! Isınan canlanır! Canlanan ilk seni sokar! Donmaktır en iyisi!
— Yani hepimiz donalım mı? dedim.
Gülümsedi. O katı suratında meşum bir tebessüm belirdi:
— Anlayıverdin sonunda bea. Donmak iyidir. Donun kalın... Zamanı geldiğinde koyarız hepinizi güneşe!
Ve döndü, postallarını taşlara vura vura, tak-tuk, tak-tuk gitti...
Dizlerimin üzerine baktım. Sayfaların arasında, tam da mürekkebin kuruduğu o son satırın üzerinde, sarı-siyah küçük bir gövde titriyor. Isınmış kanatlarını hafifçe iki yana açıyor. Bir an göz göze geliyoruz sanki. Sonra aniden havalanıp gökyüzüne doğru fırlıyor.
Parmağımın ucu hafifçe sızlıyor... Sanki az önce oraya küçük bir iğne dokunmuş gibi sıcak.
Başımı kaldırıp parkın o ıssız yürüyüş yoluna bakıyorum; taşların üzerinde ne bir postal izi var, ne de yankılanan bir adım sesi. Sadece rüzgârın devirdiği birkaç kurumuş çam yaprağı...