Umut Fasikülü
Yağmur altındaki sahaf sokağı, leş gibi nem ve kurumuş mürekkep kokuyor. Gökyüzü gri bir kurşun gibi tepemize çökmüş; sokaktaki kalabalığın yüzünde ne bir tebessüm var ne de en ufak bir yaşama sevinci.
Sahafların önü karınca yuvası gibi kaynıyor. Ama bu insanlar buraya öyle kitap sevgisinden, sahaf keyfinden toplanmış değil. Yeni kitabın yanına yaklaşamayanların, memleketin pahalılığı karşısında belini büküp ikinci elin çilesine sığınanların kalabalığı bu.
İnsan gövdeleri birbirine sürtüne sürtüne, sırf üç beş kuruş daha ucuza bir kaynak bulabilmek için o çaresiz sürüklenişin içinde kayboluyor. Herkes ezilmiş, herkes çoktan kaybetmiş. Ne zaman bu sokağa gelsem, insanlığa ve geleceğe dair bir şeylerin çoktan çürüdüğünü görüp o tanıdık, ağır kederin içine sığınırım.
Tezgâhlarda kitaplar üst üste yığılmış; kapakları güneşten, rutubetten solmuş. Bir adım atıp geçmek için insanca yürümek yetmiyor; iki gariban gencin, iki yırtık sayfanın arasından eğilip kıvrılacaksın, tezgâhın köşesine takılmış o çürük çantayı kenara iteceksin.
Kitaplar öyle birikmiş ki, hangisi bugüne ait, hangisi otuz yıl öncesinin çilesi, anlamak imkânsız! Kapaklarında Anadolu çocuklarının yağı, teri, gözyaşı var. Biri ilk sayfaya gururla ismini kazımış, diğeri umutsuzca bir telefon numarası bırakmış, bir başkası aceleyle bir adres karalamış.
Almışlar, okumuşlar, ezberlemişler; bu kokuşmuş sistemin çarkları arasında ezilip hayatın çöplüğüne savrulmuşlar. Şimdi o yenilmişlerin, o yarım kalmış hayatların kitapları başka gariban gençlerin ellerinde yeniden dolaşıyor.
Aynı kitaplar, aynı sorular, başka çocuklar.
Tezgâhın arkasında siroz suratlı bir ihtiyar oturuyor. Yüzü yılların efkârından, sigara dumanından sararmış, çizgileri kederden derinleşmiş. O sarı, zayıf elini uzatıp devrilen kitapları bastırıyor yerine. Cigarasından derin bir nefes çekip dumanını üflüyor:
— Ne arıyon beyim? Üniversite mi, lise mi?
— Öyle bakıyorum dayı.
— Bak bak. Bakması bedava. Zaten millet de ancak bakıyor ya.
Kapağı zamana ve çaresizliğe direnemeyip gövdesinden ayrılmış test kitabına uzanıyorum. İki büklüm olmuş, yıpranmış kapağı kaldırıp ilk sayfayı açtığımda, kurşun kalemle kazınmış bir isim, altında bükük bir tarih ve yanına sığınmış küçücük bir yıldız görüyorum.
Sayfaları ağır ağır çeviriyorum. Her seferinde bir test kitabının kenarına sığınmış gencecik bir ruh dökülüyor parmaklarımın arasına. Sadece soru çözmemiş çocuk; kâğıdın boşluklarına kendi hayat kavgasına, yalnızlığına dair izler bırakmış.
Sayfanın en üstüne bir yerlerden duyduğu bir lafı karalamış: “Sabreden zafer bulur.” Yanına bir matematik formülü yazmış, sonra üstünü karalayıp “Yine unuttum” diye not düşmüş. Bir başka sayfada İngilizce bir kelimenin altını üç kere koyu koyu çizmiş, yanına Türkçe karşılığını yazmış: “Umut.”
Sayfanın altındaki boşluğa küçücük, çekingen bir cümle bırakmış: “Yarın harçlık çıkarsa ikinci fasikülü al.”
Bir soruya geliyorum. Cevabın yanında devasa, kanlı bir çarpı! Öfkesinden kâğıdı kurşun kalemle yırtar gibi kazımış. Ama pes etmemiş. Sonra silmiş, kağıdın üzerinde silginin bıraktığı o mahzun beyazlık duruyor. Vazgeçmemiş, soruyu bir daha çözmüş. Bu defa doğru! Yanına küçücük, utangaç bir tik koymuş.
Parmağımı o silinmiş, incelmiş kâğıdın üzerinde gezdirirken dudaklarımın kenarında hafif, soğuk bir tebessüm beliriyor. “Sabreden zafer bulurmuş…” Sayfanın kenarındaki o itinalı nota, o zavallı “Umut” kelimesine bakıp içimden acıyarak başımı sallıyorum.
Bu hayatın gerçeğini henüz tatmamış bir çocuğun nafile çırpınışları. Kaç tanesi bu tezgâhlara umutla oturup sonra şu sokağın çamuruna karıştı kim bilir?
Yırtık kapağı yavaşça kapatıp kitabı tezgâhın üzerine, o kederli yığının en üstüne geri bırakıyorum. Bir trajedi daha tamamlanmış gibi, arkama yaslanıp sokağın kasvetli ritmini izlemeye devam ediyorum.
Önümden insanlar geçiyor. Birinin omzuna şemsiyesinden su damlıyor. İki genç, ellerindeki kitapların fiyatını birbirlerine gösterip başlarını sallıyor. Tezgâhın öbür ucunda bir adam eski kitapların arasını karıştırıyor. İhtiyar, devrilen birkaç kitabı eliyle düzeltip yeniden çayına uzanıyor.
Gözlerim de sokağın sürüklenişinde.
Ama aklım hâlâ o sayfada.
İstemeden yeniden dönüp kitaba bakıyorum. Kapalı duruyor. Yırtık kapağın altında o küçücük “Umut” kelimesinin nerede olduğunu biliyorum. Kitabı tekrar açmamak için elimi cebime sokuyorum.
“Sabreden zafer bulur.”
Cümle kafamın içinde bir kere daha dönüyor.
“Peh…”
Dudaklarımı büzüp başımı çeviriyorum.
Ne var bunda? Çocuklar inanır. Çocuklar henüz hayatın hesabını bilmiyor. Önlerine konulan her kapının açılacağını sanıyorlar. Sonra büyüyorlar. Bir gün o kapının kilidini, anahtarın da kendi ceplerinde olmadığını öğreniyorlar.
Bu düşünce hoşuma gidiyor. İnsan bildiği yerden konuşunca rahatlıyor.
Fakat gözüm yeniden o kitaba kayıyor.
Kâğıdın incelmiş yeri geliyor aklıma.
Yanlış cevap, silgi. Yeniden deneme, doğru cevap.
Başımı iki yana sallıyorum. Elimi uzatıp kitabı tekrar açmıyorum. Sadece tezgâhın üzerinde duran kapağına bakıyorum.
“Umut…”
Kelimeyi bu kez küçümseyerek söylemek istiyorum. Dilimin ucuna geliyor, söylemiyorum.
İçimde küçük, can sıkıcı bir şey kıpırdıyor. Tam adını koyacakken; ıslak tentelere vuran yağmurun sesi, kitapçıların arasından yükselen pazarlıklar, bir yerlerde açılıp kapanan karton kutular ve kaldırım taşlarına vuran ayak sesleriyle birlikte sokaktaki o boğuk uğultu yeniden üzerime çöküyor. Hepsi birbirine karışıyor.
Başımı kaldırıp kalabalığa bakıyorum. İnsanlar kitapların arasında eğilip kalkıyor, ellerindeki listelere bakıyor, fiyat soruyor, sonra çoğu kitabı yerine bırakıp uzaklaşıyor. Bir delikanlı cebindeki parayı sayıyor. Yanındaki arkadaşı bir kitabın kapağını çevirip fiyatına bakıyor. Bir kadın oğlunun elindeki kitabı alıp sayfalarını kontrol ediyor.
Herkes bir şey arıyor; ama yüzlerde aradığını bulacağına dair bir inançtan çok, bulamayacağına alışmışlığın sessizliği var.
Bakışlarım yeniden o kitaba dönüyor. “Sabreden zafer bulur.” Çocuğun sayfanın tepesine yazdığı o cümleye bakıyorum. Dudaklarımın kenarında belli belirsiz, soğuk bir tebessüm beliriyor. Başımı hafifçe sallıyorum.
Kitabı yavaşça kapatıp tezgâha bırakacakken kalabalığın içinde bir hareketlilik gözüme çarpıyor.
Önce yalnızca bir el görüyorum.
Buruşturulmuş, cebinde büküle büküle kenarları kevgire dönmüş bir kâğıdı sıkı sıkı tutan, ince, genç bir el.
Sonra o elin sahibi kalabalığın arasından ağır ağır sıyrılıyor. İnsanların omuzları arasında kaybolup yeniden beliriyor. Rengi atmış, hırkasının omuzları yağmurdan koyulaşmış. Başını hafifçe öne eğmiş; omuzları içeri çökmüş, alnı hafifçe terli.
Bir adım atıyor, duruyor; önündeki iki kişinin arasından geçmek için kendine yer açıyor. Elindeki kâğıdı açıp tekrar kapatıyor. Sanki nereye gideceğini biliyor da, oraya varmaya cesaret etmek için kendisini hazırlıyor.
Tezgâha birkaç adım kala duruyor. Başını kaldırıp kitaplara bakıyor, sonra elindeki kâğıda. Elindeki kâğıda tutunuşu bir tutunma değil, sanki o kâğıt elinden kayıp gitse bütün çabası boşa düşecekmiş gibi çaresiz bir sarılış.
Yanıma kadar yanaştığında cebinden üç kuruş para çıkarıyor. Bozuklukları avucunda teker teker düzeltip tezgâhın üzerine koyuyor. Bir, iki, üç… Teker teker sayıyor paraları. Her madeni ses çıktığında yüzü biraz daha kızarıyor, gözlerini ihtiyardan kaçırıp tezgâhtaki ahşap budaklarına dikiyor.
— Dayı… diyor kısık bir sesle.
İhtiyar gözlüğünün üstünden bakıyor:
— He evlat?
— Bu kâğıttaki test kitabı var ya… Kaç para o?
İhtiyar elindeki sigarayı tezgâhın kenarındaki teneke kutuya bastırıp söndürüyor. Ağır hareketlerle dönüp arkasındaki raftan kalın bir fizik kitabını çekip çıkarıyor. Kapağını dizine vurup tozunu uçuruyor.
— Altı yüz lira evlat.
Çocuk başını hafifçe eğip tezgâhtaki o üç beş bozuk paraya bakıyor. Yutkunurken boğazındaki kemik tek bir kere inip kalkıyor.
— Dayı… Bende yüz elli lira var.
İhtiyar kaşlarını çatıyor:
— Yüz elli liraya kitap mı kalmış bu devirde? Fiyatlardan haberin var mı senin?
Sessizlik çöküyor. Gözlerimi çocuktan ayırmadan, akıp giden bu tanıdık sahneyi izliyorum. “İşte,” diyorum içimden, hiç şaşmayan o son. Birazdan o buruşuk kâğıdı cebine sokacak, başını önüne eğip bu gri kalabalığın içinde kaybolup gidecek. Hikâye tam da beklediğim gibi bitiyor.
Çocuk paraları yavaşça cebine topluyor. Tam arkasını dönüp gidecekken ihtiyar derin bir iç çekip tezgâha vuruyor eliyle.
— Dur bakayım orada, nereye koşturuyorsun hemen!
İhtiyar eğiliyor tezgâhın altına. Kirli tezgâhın altındaki ahşap kutuyu ağırdan karıştırıyor. Birkaç tozlu dosyanın arasından küçücük, yarı yarıya kullanılmış, kenarları kirlenmiş ama ortası apak kalmış bir silgi çıkarıyor. Şak diye tezgâhın üzerine, kitabın yanına koyuyor.
— Şunu al.
Çocuk önce silgiye, sonra bocalayan gözlerle ihtiyara bakıyor:
— Bu ne dayı?
— Silgi evlat, ne olacak! Bak bu kitabın içi dolu. Geçen sene bir çocuk getirdi, soruların yarısını çözmüş, işaretlemiş. Sen şimdi oturacaksın şuraya, bu silgiyle o işaretleri tek tek sileceksin.
— Nasıl yani?
— Baya! Satın almıyorsun. Buracıkta oturup cevapları sileceksin, soruları kendi kafanla bir daha çözeceksin. Bitirince kitabı bana bırakıp gideceksin. İkinci fasikülü de öyle vereceğim sana. Hadi geç otur şuraya!
Çocuk bir süre ne yapacağını bilemez halde duruyor. Utançla gurur arasında gidip gelen bir duraksama bu. İhtiyarın yüzündeki o sert ama samimi ifadeyi görünce, bakışlarındaki çekingenlik yerini yavaşça bir kabullenişe bırakıyor.
Sandalyeyi yavaşça geriye çekip tezgâhın kenarına çöküyor. Parmakları hafifçe titreyerek silgiyi kavrıyor. İlk sayfayı açıyor.
Hışır… hışır… hışır…
Silgi kâğıda sürtündükçe kurşun kalem tozları tezgâha dökülmeye başlıyor. Çocuk öyle bir hırsla, öyle müthiş bir odaklanmayla siliyor ki, dirseği ritmik bir şekilde sallanıyor, kâğıt bir ara çıtırdıyor, hafifçe yırtılıyor.
— Yavaş lan! Kitabı mahvettin!
— Pardon dayı, heyecandan…
Silginin bıraktığı gri tozları avucunun yanıyla yavaşça kenara süpürüyor. Cebinden kırık kurşun kalemini çıkarıyor. Soruyu okurken dudakları kıpır kıpır ediyor. Bir süre kaşlarını çatıp şakaklarını kaşıyarak düşünüyor.
Dışarıda yağmur hızlanıyor, damlalar sahafın tentesine tok seslerle vuruyor. Sokaktan geçenler şemsiyelerinin altına saklanmış koştururken, o çocuk dünyayla olan bütün bağını koparmış gibi sadece kâğıda gömülüyor.
Gözlerim tezgâha çakılmış, kımıldamadan onu izliyorum.
Araya uzun bir sessizlik giriyor. İhtiyar çayından bir yudum alıp tezgâhı seyrediyor, çocuk çabalıyor. Zamanın akışı sokağın gürültüsünü bastırıyor.
On-beş dakika sonra başını yavaşça kaldırıyor. Alnında biriken ter tanesi kaşına doğru süzülüyor ama farkında bile değil. Gözlerinin içi ışıl ışıl:
— Dayı! Çözdüm! Cevap C şıkkıymış!
İhtiyar gözlüğünü burnunun ucuna indirip sayfaya yaklaşıyor:
— Bakayım… Hım. Aferin. Sil devamını, durma.
Çocuk yeniden gömülüyor kitaba. Hışır… hışır…
O silgi kâğıda her sürtündüğünde, çıkan o hışırtı sanki yüzüme bir tokat gibi iniyor. Bakışlarımı tezgâha dökülen o gri kalem tozlarına dikiyorum. Az önce yığınların arasında aradığım o “mağlubiyet” hikâyesi, bir silginin ritmik sesinde ufalanıp gidiyor. Çocuğun alnındaki tere, o kırık kalemi tutan kararmış parmaklarına bakarken boğazıma bir şey tıkanıyor.
Sokaktaki cılız fenerler birer birer yanıyor. Aradan saatler geçiyor.
Çocuk son sayfadaki son işaretli cevabı da sabırla, hiç acele etmeden siliyor. Silgi artık tırnak kadar kalmış. Kitabı iki eliyle tutup ihtiyara doğru uzatıyor. Yüzünden ter süzülüyor, sağ elinin kenarı kurşun kalem tozundan kapkara olmuş.
— Bitti dayı. Hepsini sildim, çözdüm.
İhtiyar kitabı alıyor. Sayfaları hışır hışır, acele etmeden çeviriyor. Şöyle bir göz atıyor. Sonra arkasındaki raftan başka bir test kitabı daha çekip çıkarıyor. Çocuğun önüne pat diye koyuyor.
— Al bakayım. Bunun da ilk üç testi işaretli.
Çocuk hiç duraksamıyor. Avucunda kalan o küçücük silgi kırıntısını üfleyip havaya kaldırıyor, yüzünde utangaç ama dimdik bir tebessümle:
— O zaman sileriz dayı!
İhtiyar başını sallıyor, çay bardağını tabağına oturturken mırıldanıyor:
— Sileriz ya… Silinmeyecek şey mi var?
Çocuk kapağı açıyor, silgiyi kâğıda bastırıyor.
İhtiyar yeni bir sigara yakıyor. Sigara dumanı yağmurlu havaya karışıp gri bir bulut gibi aramızda yükseliyor.
İçeride, o daracık tezgâhın üzerinde saatlerdir sessiz, sessiz olduğu kadar da devasa bir kavga veriliyor. Ben ise yanı başlarında, az önce burayı terk etmeye hazırlandığım o ezbere kederin içinde öylece duruyorum.
Çocuğun parmaklarındaki kurşun kalem karasına, tezgâhtaki gri silgi tozlarına bakıyorum. Yağmur tenteyi dövmeye devam ediyor; sokak gri, kalabalık yorgun. Kirli bir kâğıdın üzerindeki yanlış bir cevabın ısrarla, sabırla silinip yerine doğrusunun yazılması gibi diri bir şey var burada.
Gözlerimi o tezgâhtan zorla söküp alıyorum. Arkamı dönüyorum.
Ceketimin yakalarını kaldırırken bu kez adımlarımda o eski sürüklenişin ağırlığı yok. Yüzüme savrulan yağmur damlaları artık beni ezmiyor, zihnimdeki uyuşukluğu silip süpürüyor.
Sokağın çamuru paçalarıma sıçrıyor, umurumda değil.
Sileriz lan, diyorum içimden, dişlerimi birbirine bastırarak. Silinmeyecek yük, aşılmayacak kahpelik yok!
Adımlarımı daha sert vurarak o gri kalabalığın göğsünü yara yara aralarına karışıyorum.
Sileriz diyorum.