Türkiye son yıllarda yalnızca kendi atığıyla değil, Avrupa’dan gelen atık yüküyle de mücadele ediyor. Özellikle plastik atık ithalatı konusunda ortaya çıkan tablo, çevre politikaları açısından ciddi bir alarm veriyor. Kâğıt üzerinde “geri dönüşüm” başlığı altında gelen bu atıkların önemli bir kısmı, pratikte Türkiye’nin çevresel yükünü artıran bir soruna dönüşüyor. Sorulması gereken soru açık: Avrupa kendi çöpünü neden kendi sınırları içinde yönetmek yerine başka ülkelere gönderiyor? Ve Türkiye neden bu yükün başlıca adreslerinden biri hâline geliyor?
Avrupa Birliği, yıllardır çevre standartları, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik kavramlarını dünyanın geri kalanına anlatıyor. Ancak iş kendi tüketim alışkanlıklarının ürettiği atığı yönetmeye geldiğinde, çözüm çoğu zaman “ihraç etmek” oluyor. Böylece gelişmiş ülkelerin tüketim bedeli, gelişmekte olan ülkelerin toprağına, havasına ve suyuna bırakılıyor. Türkiye de bu denklemde çoğu zaman “geri dönüşüm merkezi” değil, fiilen bir atık tampon bölgesi gibi konumlanıyor.
Sorunun en çarpıcı tarafı ise şu: İthal edilen her atık gerçekten geri dönüştürülemiyor. Ayrıştırılamayan, kirli ya da ekonomik değeri düşük olan bölümü ya depolanıyor ya da farklı biçimlerde çevresel riske dönüşüyor. Bunun bedelini ise sanayi tesislerinin yakınında yaşayan vatandaş, kirlenen tarım arazileri, zarar gören su kaynakları ve artan hava kirliliğiyle hep birlikte ödüyoruz.