Güven, bir toplumun görünmeyen omurgası. Para, silah ya da teknoloji güçlü olabilir; ancak güven yoksa hepsi birer kâğıttan kuleye dönüşür. Ayakta gibi görünen yapılar, en ufak sarsıntıda dağılır. Çünkü güven yoksa güç yalnızca bir illüzyon. Bugün dünyada yaşanan en büyük kriz ne ekonomik ne de askeri; apaçık bir güven krizi. İnsanların devlete, yöneticilere ve kurumlara duyduğu inanç sessizce, fark edilmeden aşınıyor. Bu aşınmanın en çarpıcı örneklerinden biri ise Epstein dosyası. Yıllarca konuşulması engellenen, üzeri örtülen iddialar; küresel bir suskunluk düzenini gözler önüne serdi. Gerçeklerin bilinçli biçimde karartılması, toplumların hafızasına vurulan en ağır darbe. Ne yazık ki bu dosyalarda Türkiye’den de sessiz çığlıkların bulunduğu iddia ediliyor. Geçmiş dönemlerde yaşanan afetler sonucu kaybolan çocuklarımızın akıbeti, böyle karanlık dosyaların içinde anılmamalıydı. O dönemlerde bu iddiaları dile getiren gazetecilerin susturulması ise ayrı bir utanç tablosu olarak hafızalara kazındı.
Dosyada asıl sarsıcı olan, yalnızca suçlamaların kendisi değil; bu suçların çevresinde dolaşan isimler. Yurt dışında hükümetlere yakın çevreler, siyasetçiler ve bürokratlar; yurt içinde ise benzer şekilde dokunulmaz kabul edilen güç odakları… İsimler değişiyor, ülkeler değişiyor; ancak yöntem hep aynı: erteleme, oyalama ve unutturma. Gücü elinde bulunduranların hesap vermemesi, adalet duygusunu içten içe çürüten en büyük zehir.
“Eğer güçlüysen her şey mümkün mü?” sorusu artık yüksek sesle soruluyor. Güvenin tam da kırıldığı nokta burası. Adaletin kişiye göre şekil aldığı hissi yayıldıkça hukuk bir sığınak olmaktan çıkıyor, sıradan bir formaliteye dönüşüyor. Bu yalnızca bir ülkenin ya da bir hükümetin meselesi değil; küresel ölçekte yaşanan bir güven kaybı. İnsanlar artık skandallara değil, skandalların sonuçsuz kalmasına öfkeli. Hesap sorulmayan her dosya, yarın işlenecek başka bir suç için cesaret belgesine dönüşüyor. Doz artıyor, sınırlar zorlanıyor ve “Bu kadarı da olmaz” denilen her şey, ertesi gün sıradanlaşıyor.