Nazife Mert

Nazife Mert

Mezar taşları büyür mü?

11 Temmuz 1995... Avrupa'nın tam ortasında, dünyanın gözü önünde, tarihin en utanç verici sayfalarından biri yazıldı. Bugün, o kara günün üzerinden otuz bir yıl geçti. Takvim yaprakları eskidi ama Srebrenitsa'da toprağa düşen çığlıkların sesi hiç eskimedi.

Bosna Savaşı sırasında, Birleşmiş Milletler tarafından "güvenli bölge" ilan edilen Srebrenitsa'da, Bosnalı Sırp kuvvetleri tarafından sekiz binden fazla Boşnak erkek ve çocuk sistematik biçimde katledildi. Kadınlar, anneler, eşler ve kız çocukları ise geride tarifsiz bir yalnızlıkla baş başa bırakıldı. Öldürülen yalnızca insanlar değildi; umut, çocukluk, güven ve insanlığın onuru da aynı toplu mezarlara gömüldü.

Bir annenin evladını yıllarca yalnızca bir kemik parçasıyla aramasını hangi cümle anlatabilir? Bir çocuğun, babasının mezarına değil de sadece adına sarılmasını hangi kelime açıklayabilir? Dilin sustuğu yerde gözyaşı konuşur. İşte Srebrenitsa, tam da böylesine sessiz; ama yankısı hiç dinmeyen bir ağıt.

Yazının Devamı

Gökyüzüne bakan değil, gökyüzünü yazan millet!

Bazı başarılar alkışlanır, bazıları ise insanın göğsünü kabartır. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii'nin (TUSAŞ) son yıllarda attığı her adım, işte tam da böyle bir duygu yaşatıyor. Çünkü bu başarı; yalnızca bir fabrikanın ya da birkaç mühendisin başarısı değil, yıllarca "Yapamazsınız." denilen bir milletin, "İşte yaptık!" diyerek dünyaya verdiği en güçlü cevap.

Bu hikâye dün başlamadı. Temelleri 1973 yılında atılan, 1984 yılında yeniden yapılandırılan TUSAŞ, bugün Türkiye'nin teknoloji üreten en önemli kuruluşlarından biri hâline geldi. Bir zamanlar gökyüzüne başkalarının kanatlarıyla çıkmaya çalışan bir ülke, bugün kendi kanatlarını tasarlıyor, kendi imkânlarıyla üretiyor. Üstelik ortaya koyduğu projeler, yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın da dikkatini çekiyor. Adlarını duydukça bile insan heyecanlanıyor:

KAAN… Beşinci nesil millî savaş uçağı.

Yazının Devamı

Ankara'nın kırmızı ışığı, dünyanın yeşil ışığı

Bir şehrin büyüklüğü, caddelerinin genişliğiyle değil; dünyanın ona çevirdiği dikkatle ölçülür. Ankara, NATO Zirvesi hazırlıklarıyla bir kez daha yalnızca Türkiye'nin başkenti değil, uluslararası diplomasinin de geçici merkezi hâline geliyor. Ne var ki bu ilginin ilk hissedildiği yer konferans salonları değil; trafiğe kapatılan yollar, değişen güzergâhlar ve sabrı sınanan vatandaşın direksiyon başındaki bekleyişi oluyor.

Başkentte bugün en hızlı hareket edenler otomobiller değil, konvoylar… En uzun süre bekleyenler ise kırmızı ışıkta duranlar değil; "Birazdan açılır." denilerek bekletilen şehir. Güvenlik elbette vazgeçilmez. Ancak modern devletin başarısı, güvenliği artırırken hayatı durdurmamasında gizli. Güç; yalnızca koruyabilmek değil, korurken hayatın doğal akışını sürdürebilmek.

NATO Zirvesi, Türkiye için sıradan bir diplomatik takvim maddesi değil. Bu buluşma; Türkiye'nin jeopolitik ağırlığının, stratejik öneminin ve diplomatik etkisinin uluslararası ölçekte yeniden teyit edildiği önemli bir platform. Karadeniz'in güvenliği, Orta Doğu'nun kırılgan dengesi, enerji hatları, savunma politikaları ve bölgesel krizler konuşulurken Türkiye artık masanın kenarında oturan değil, masanın yönünü etkileyen ülkelerden biri olarak değerlendirilmekte.

Yazının Devamı

Aşure kazanı kaynıyor da gönüller ne âlemde?

Muharrem ayı geldi… Takvim yaprakları yine bize, asırlardır süregelen bir hatırlatmayı fısıldıyor. Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem, Müslümanlar için sıradan bir zaman dilimi değil; anlamı derin bir dönemdir. Aşure Günü ise bu ayın onuncu gününe denk gelir. Her yıl farklı bir tarihte idrak edilmesinin sebebi, hicrî takvimin ay hareketlerine göre hesaplanmasıdır.

Aşure denince aklımıza önce büyük kazanlar, çeşit çeşit malzemeler ve komşulara dağıtılan tabaklar gelir. Oysa aşurenin asıl tarifi mutfakta değil, insanın vicdanında yazılıdır.

Rivayetlere göre Hz. Nuh’un, tufan sonrası gemide kalan erzaklarla bir yemek hazırladığı anlatılır. Birbirinden farklı nimetlerin aynı kazanda buluşması, yüzyıllardır bize aynı gerçeği hatırlatır: Farklı olanlar bir araya geldiğinde eksilmez, çoğu zaman çoğalır.

Yazının Devamı

Geç kalan bir çevre devrimi

Bazen bir ülkenin geleceğini değiştirecek adımlar, sanıldığı kadar büyük projelerle değil, elimizde tuttuğumuz küçücük bir su şişesiyle başlar. Türkiye’nin 1 Temmuz 2026 tarihinde hayata geçireceği Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sistemi, tam olarak böyle bir değişimin habercisi.

Yıllardır “çöp” olarak gördüğümüz ambalajlar, artık ekonomik değeri olan bir kaynağa dönüşüyor. Sistemin işleyişi oldukça basit. Üzerinde DOA logosu bulunan plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajlarını satın alırken ürün fiyatına depozito bedeli de ekleniyor. İçecek tüketildikten sonra ambalaj çöpe atılmıyor. Vatandaş, DOA mobil uygulamasına giriş yaparak en yakın depozito iade noktasını buluyor ve ambalajı makineye teslim ediyor.

Sistem, ambalajı tanıdıktan sonra depozito tutarını dijital cüzdana yüklüyor. İstenirse bu tutar banka hesabına aktarılabiliyor ya da sistem içinde farklı şekillerde değerlendirilebiliyor. Kısacası, çöpe gidecek bir şişe yeniden ekonomiye kazandırılmış oluyor. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Madem bu kadar faydalı bir sistemdi, neden bu kadar bekledik?

Yazının Devamı

Kusursuz insan fabrikası

Çağımızın en ilginç hastalıklarından biriyle karşı karşıyayız: Herkese iyi görünme hastalığı. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki insanlar artık iyi olmakla, iyi görünmek arasındaki farkı neredeyse tamamen unutmuş durumda. Dışarıya karşı gülümseyen yüzler, nazik sözler ve kusursuz hayat hikâyeleri sergilenirken; kapının ardında en yakınlarına söylenen kırıcı sözler, gösterilen ilgisizlik ve bitmeyen tahammülsüzlükler saklanabiliyor.

Sanki modern dünyanın görünmez bir kuralı var: “Herkes seni beğensin, herkes seni örnek göstersin.” Bunun sonucunda insanlar bazen oldukları kişiyle değil, görünmek istedikleri kişiyle yaşamaya başlıyor.

Sosyal medyada mutlu aile fotoğrafları, başarı hikâyeleri, mükemmel ilişkiler, kusursuz hayatlar… İnsan, kendi eksiklerini saklamaya çalışırken başkalarının vitrine koyduğu hayatlara bakıp kendi yaşamını sorgular hâle geliyor. Oysa unutmamak gerekir ki, her parlayan şey altın değil. Her gülümseyen yüzün ardında huzur olmayabilir.

Yazının Devamı

Bir sınav bitti, bir maratonun yorgunluğu kaldı…

Geçmiş olsun gençler…

Bir yıl boyunca uykusundan, sosyal hayatından ve zamanından fedakârlık ederek YKS’ye hazırlanan binlerce öğrenci için uzun bekleyiş nihayet sona erdi. Kimi sınav salonundan umutla çıktı, kimi ise “Daha iyi yapabilirdim” düşüncesiyle kapıdan ayrıldı. Ancak unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: O sıralarda yalnızca bir sınav değil; aylar süren bir emek, bir ailenin desteği, bir öğretmenin rehberliği ve bir gencin hayalleri vardı.

YKS yalnızca öğrencilerin değil, ailelerin de sınavıdır aslında. Sabah erken kalkıp çocuğunun heyecanını paylaşan, onun kaygısıyla kaygılanan, bazen bir soru karşısında ondan daha fazla üzülen anne babalar da bu maratonun görünmeyen kahramanları. Öğretmenler ise yalnızca konu anlatan kişiler değil. Onlar, bir gencin “Başarabilirim” duygusunu güçlendiren, yol gösteren birer rehber.

Yazının Devamı

Eskinin değeri, bugünün mecburiyeti

Bir zamanlar evimize giren her eşya; bir gösterişin, bir zevkin, hatta bazen bir statünün simgesiydi. En büyük koltuk takımı, en parlak masa, en yeni model beyaz eşya... İnsanlar yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, çevrelerine bir şeyler anlatabilmek için de alışveriş yapardı. Evlerimizde sadece eşyalar değil, hayaller de sergilenirdi.

Ancak zaman değişti. Bugün aynı mağazaların önünden geçen birçok insan, vitrindeki sıfır ürünlerden çok ikinci el dükkânlarına, ilan sayfalarına ve yenilenmiş eşyalara yöneliyor. Çünkü hayatın gerçekleri, alışkanlıklarımızdan daha güçlü hâle geldi.

Artan fiyatlar, azalan alım gücü ve geleceğe dair belirsizlikler, insanların alışveriş anlayışını köklü biçimde değiştirdi. Eskiden “En iyisi olsun” diye başlayan cümleler, bugün “İşimizi görsün, uzun süre kullanalım” anlayışına dönüştü. Çünkü artık kimse yarının ne getireceğinden tam olarak emin değil.

Yazının Devamı

LGS'nin ardından

Geçmiş olsun çocuklar... Çünkü bugün geride bıraktığınız şey sadece bir sınav değildi. Aylarca süren uykusuz geceler, deneme kitapçıkları arasında kaybolan saatler, “Daha çok çalışmalıyım” endişesiyle geçen günler ve bazen bir sorunun karşısında hissedilen çaresizlik vardı.

LGS, artık sadece bilgi ölçen bir sınav olmaktan çıkıp çocukların sabrını, dayanıklılığını ve psikolojik gücünü de sınayan uzun bir maratona dönüştü.

Uzun süren sınav hazırlıkları, yoğun müfredat, zaman baskısı ve zorlayıcı sorular... Bir öğrencinin birkaç saate sığdırmaya çalıştığı şey, aslında yılların emeği. Çocuklar bu süreçte sadece matematik, fen ya da Türkçe soruları çözmedi; aynı zamanda kaygıyla, beklentilerle ve “Ya olmazsa?” korkusuyla da mücadele etti. Ama bu hikâyenin görünmeyen kahramanları da var: Veliler...

Yazının Devamı

Dünya’nın kalbi bu yaz futbol için atacak

Bir ay boyunca milyonlarca insanın aynı heyecanı paylaşması, farklı diller konuşan insanların aynı gollere sevinmesi ve aynı kaçan penaltıya üzülmesi, futbolun aslında sadece bir spor müsabakası olmadığını bir kez daha gösterecek. Bu yıl Dünya Kupası, tarihinin en geniş katılımlı organizasyonlarından biri olarak sahne alacak.

Kıtaların dört bir yanından gelen ülkeler, sadece kupayı kazanmak için değil; bayraklarını, kültürlerini ve milletlerinin umutlarını temsil etmek için mücadele edecek. Tribünlerde farklı renkler yer alacak, ancak sahadaki duygu aynı olacak: Gurur.

FIFA verilerine göre turnuva, önceki organizasyonlara kıyasla daha fazla takımın katılımıyla gerçekleştiriliyor. Bu da daha fazla ülke, daha fazla maç ve daha fazla hikâye demek. Futbolseverler için adeta bir şölen yaşanacak.

Yazının Devamı

Filtreli harikalar kumpanyası

Ne garip bir çağın içindeyiz…

Herkes kendini olduğundan daha mutlu, daha başarılı, daha güzel, daha kusursuz göstermenin peşinde. Sanki hayat bir yarış pisti, sosyal medya da bu yarışın dev ekranı olmuş.

Artık insanların kusurları yok; çünkü paylaşılmıyor. Dertleri yok; çünkü hikâyelere eklenmiyor. Hataları yok; çünkü silinebiliyor. Herkes hayatının en parlak beş dakikasını paylaşırken, geriye kalan yirmi üç saat elli beş dakikayı ustalıkla saklıyor.

Yazının Devamı

Sınavlar gelir geçer, hayat devam eder

Okulların koridorlarında bu günlerde farklı bir telaş var. Ders aralarında yapılan neşeli sohbetlerin yerini soru tekrarları, deneme sonuçları ve kaygılı bakışlar aldı. Bu hafta yapılan okul sınavları, açıklanan bursluluk sınavı sonuçları ve önümüzdeki hafta gerçekleştirilecek LGS ile birlikte binlerce öğrenci aynı duygunun etrafında buluşuyor: Başarma isteği ve başarısız olma korkusu.

Elbette sınavlar önemli. Ancak sınavları hayatın merkezi hâline getirmek, özellikle öğrenciler üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. Birçok öğrenci artık bilgiyi öğrenmek için değil, doğru şıkkı işaretlemek için çalışıyor. Eğitim çoğu zaman bir yarışa dönüşürken, çocukluk da soru kitapçıklarının arasında kayboluyor.

Bir başka önemli konu da öğrencilerin yıl boyunca oluşturduğu not ortalamaları. Ne yazık ki bazı öğrenciler tüm umutlarını tek bir sınava bağlarken, yıl içindeki performanslarının değerini göz ardı edebiliyor. Oysa başarı, yalnızca birkaç saatlik bir sınav maratonundan ibaret değil. Bir eğitim yılının tamamına yayılan emek, derse katılım, ödev sorumluluğu, düzenli çalışma alışkanlığı ve alınan notlar da en az sınavlar kadar önemli.

Yazının Devamı

Bayram biter, rutinler başlar

Bayramlar, birkaç günlük tatilden ibaret değil. İnsan bazen bir sofranın etrafında toplanan ailesini, bazen yıllardır görmediği bir dostun tebessümünü, bazen de çocukluğunun unutulmaz kokularını arar bayramlarda. Ancak her bayramın sonunda olduğu gibi, bu bayramın da ardından geriye biraz özlem, biraz yorgunluk ve bolca gerçek kaldı.

Pazar akşamı itibarıyla normal hayata dönüş başladı. Otobanlarda kilometrelerce uzayan araç kuyrukları, dinlenme tesislerinde boş masa bulma telaşı, trafik haberlerinde peş peşe gelen yoğunluk uyarıları ve kazalarla gelen acı haberler… Bayramın son günü, adeta herkesin aynı anda evine dönmeye karar verdiği büyük bir göç hareketine dönüşüyor. Birkaç günlüğüne terk edilen şehirler yeniden dolarken, insanlar da tatilin yükünü omuzlarında taşımaya başlıyor.

Evlerin kapıları açıldığında ise çoğu aileyi, Külkedisi’nin balo dönüşünde karşılaştığı gerçek hayatı andıran bir manzara bekliyor: Birikmiş çamaşırlar, bavul yığınları ve yapılacak ev işleri... Tatilin güzel anıları kadar, beraberinde getirdiği sorumlulukları da var. Bayram boyunca ertelenen işler, kapıyı çekip çıkmakla ortadan kaybolmuyor; aynı şekilde bizi beklemeye devam ediyor.

Yazının Devamı

Bayramın buzlukta kalan tarafı

Eskiden bayram gelmeden önce mahalle değişirdi. Sokakların sesi bile insana başka gelirdi. Çocuklar yeni ayakkabılarını yatağının başucuna koyar, büyükler ise günler öncesinden “Kimse kırılmasın.” diye gidilecek akrabaların hesabını yapardı. Şimdi ise bayram yaklaşınca ilk konuşulan şey; etin kilosu, kurban hissesi ve kaç kilo et çıkacağı oluyor. Anlaşılan, duygularımız da kurban oldu. Oysa Kurban Bayramı hiçbir zaman sadece et bayramı değildi. Bazıları için sofraya bir parça et koyabilmenin sevinci, bazıları için ise bunu yapamamanın hüznüydü bayram.

Bugün apartmanların derin dondurucuları dolup taşarken bazı sofralarda hâlâ sıcak bir çorba kaynamıyorsa, orada ibadetin ruhundan eksilen bir şey vardır. Çünkü kurban sadece kesmek değil, eksileni tamamlamaktı. Aç olanı doyurmak, unutulanı hatırlamak, kapısı çalınmayanın kapısını çalmaktı.

Ne acıdır ki artık birçok insan kurbanı paylaşmak için değil, stok yapmak için kesiyor. Sanki ibadet değil de yıllık et anlaşması yapılıyor. Poşet poşet buzluklara doldurulan etlerin arasında kaybolan şey ise merhamet oluyor.

Yazının Devamı

Bayram sevinci geçim derdine takıldı

Eskiden bayram arifeleri tatlı bir telaşla geçerdi… Şimdi ise insanların zihnini, etiketlerin ne kadar yükseldiği korkusu meşgul ediyor.

Bir zamanlar çocukların yeni ayakkabı heyecanıyla uyuyamadığı geceler vardı. Şimdi ise anne babalar, “Acaba hangisini almasak?” hesabıyla sabahlıyor. Bayram yaklaşırken çarşıların ışıkları yine yanıyor yanmasına; ancak insanların içindeki sevinç, vitrin camlarının arkasında kalıyor. Gönül ister ki bayrama özgü yeni bir kıyafet, yeni bir ayakkabı alınsın. Fakat artık bu işler yalnızca gönülle olmuyor; her şey, cüzdandaki miktarla paralel yürütülüyor. İnsanlar ihtiyaç ile istek arasında sıkışıp kalıyor.

Yazının Devamı

Ağırlaşan sadece bedenler değil…

Avrupa Obezite Haftası’nın konuşulduğu şu günlerde aslında tartışmamız gereken şey yalnızca fazla kilolar değil; hızla ağırlaşan bir toplumun sağlık karnesi. 25-31 Mayıs Avrupa Obezite Haftası, takvimde birkaç satırlık bir farkındalık haftası gibi duruyor olabilir. Ama sokakta yürürken, okul kantininde, alışveriş merkezinde, hastane koridorlarında ya da toplu taşımada gördüğümüz tablo, hızlı bir salgına dönüşmüş durumda.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre obezite, son yılların en büyük halk sağlığı sorunlarından biri hâline geldi. Özellikle ABD, Meksika ve Şili gibi ülkeler obezitenin başını çekerken, Türkiye de Avrupa’nın en riskli ülkeleri arasında gösteriliyor. Son açıklanan verilere göre Türkiye’de yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 34’ünün obez olduğu belirtiliyor. Kadınlarda bu oran yüzde 40’lara yaklaşırken, çocukluk çağı obezitesi ise ürkütücü bir biçimde artıyor.

Eskiden “iyi beslenmiş çocuk” diye sevinen toplum, bugün hareketsizlik, ucuz ama sağlıksız gıdalar ve ekran bağımlılığıyla bambaşka bir noktaya sürüklendi. Artık çocuklar sokakta top peşinde koşmuyor; tablet başında, cips paketleriyle büyüyor. Yetişkinler ise yoğun çalışma temposu içinde hazır gıdalara teslim oluyor.

Yazının Devamı

Bayram ruhunu susturan tüketim çılgınlığı

Bayram yaklaşıyor… Eskiden bu cümle insanların içine huzur doldururdu. Şimdi ise Ankara’nın dört bir yanında aynı telaşın ayak sesleri yankılanıyor. Alışveriş merkezlerinin girişlerinde uzayan kuyruklar, koridorlarda omuz omuza ilerleyen insanlar, otoparklarda dakikalarca süren yer arama savaşları ve kredi kartı limitlerinin “Ay başında görüşürüz.” tehdidi…

Ankara, bir zamanlar sakinliğiyle nefes aldıran bir şehirdi. Ancak bugün, bayram öncesinde adeta dev bir alışveriş maratonuna dönüşmüş durumda. Kentin yolları kilitleniyor, alışveriş merkezlerinin içi havasızlaşıyor, insanlar ise giderek daha gergin hâle geliyor. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse gerçekten mutlu görünmüyor. Sanki bayramı karşılamaya değil de bitmek bilmeyen bir tüketim yarışına hazırlanıyoruz.

Her yer adeta yağmalanmış gibi… Bir mağazanın önünde “indirim” yazısını gören kalabalık, son fırsatı kaçıracakmış gibi birbirini eziyor. Oysa içerideki fiyat etiketleri, bayram sevincinden çok ekonomik gerçekleri yüzümüze çarpıyor. Bir gömlek maaşla yarışıyor, bir ayakkabı artık ihtiyaç değil, cesaret işi hâline geliyor. Buna rağmen insanlar almaya devam ediyor. Çünkü artık alışverişi ihtiyaçtan çok, “eksik görünmeme” korkusu yönlendiriyor. İnsanlar, gerçekten ihtiyaç duydukları için değil; çevreye karşı eksik kalmamak, geri görünmemek ve sosyal baskının dışında kalmamak için tüketiyor. Sosyal medya vitrinleri de bu baskıyı her geçen gün daha fazla büyütüyor.

Yazının Devamı

Proje Panoları mı? Gerçek Başarı mı?

Okullarda yıl sonuna doğru koridorları kaplayan rengârenk afişler, maketler ve heyecanla anlatılan deneyler aslında sadece bir sergi değil; eğitimin nefes alma çabası. Özellikle TÜBİTAK projeleri, öğrencilerin ezberden uzaklaşıp düşünmeye başladığı nadir alanlardan biri hâline geldi. Çünkü bir çocuk, formülü deftere yazarken değil; o formülün neden işe yaradığını araştırırken öğreniyor. İşte bu yüzden okullarda yapılan TÜBİTAK projeleri bir “yarışma” değil, bir zihinsel gelişim laboratuvarı.

Ancak işin bir de perde arkası var. Bazı okullarda projeler gerçekten öğrencinin emeğiyle hazırlanırken, bazı yerlerde velilerin sabahlara kadar yaptığı maketler vitrine çıkıyor. Öğrencinin sadece adının yazdığı projeler, eğitimin ruhuna zarar veriyor. Yani mesele proje yapmak değil; öğrenciyi proje üretebilen birey hâline getirebilmek. Buna rağmen bu çalışmaların her yıl tekrar edilmesi gerekiyor. Çünkü bilim, bir kez yapılan bir etkinlik değil; sürekli canlı tutulması gereken bir alışkanlık.

Diğer bir tarafta ise ortak sınav sistemi var. Kimine göre adaletin terazisi, kimine göre öğrencinin omzundaki yeni bir yük… Ortak sınavların olumlu yanı, ülke genelindeki başarı seviyesini ölçebilmesi. Aynı sorularla yapılan değerlendirme, öğretim farklarını ortaya koyuyor. Fakat burada kritik soru şu: Gerçekten neyi ölçüyoruz? Bir öğrencinin bilgisi mi değerlendiriliyor, yoksa stres altında hızlı işaretleme becerisi mi?

Yazının Devamı

Bitmeyen mesainin adı: Anne

Anne kelimesi bu ülkede bazen bir çocuğun ilk sözcüğü, bazen bir evin suskun yükü, bazen de kimsenin fark etmeden sırtına bıraktığı görünmez bir ömür.

Her yıl mayıs ayında çiçeklerle, indirim mesajlarıyla ve sosyal medya paylaşımlarıyla kutlanan Anneler Günü; aslında birçok annenin içinde usulca büyüttüğü yorgunluğun üstüne iliştirilen parlak bir etiket olarak kalıyor. Çünkü annelik bu coğrafyada sadece sevgiyle anlatılan bir duygu değil; aynı zamanda fedakârlığın zorunluluk gibi sunulduğu uzun bir mesai.

Sabah herkesten önce uyanıp gece herkesten sonra uyuyan kadınların günü…

Yazının Devamı

Umut eksik, hasat yine gelecek yıla kaldı

Hıdırellez geldi. Takvim yaprakları yeşerdi, ağaçlar çiçek açtı. Dilekler kâğıtlara yazılıp rüzgâra bırakıldı ve her yıl olduğu gibi bu yıl da umutlar, en azından teoride, yeniden filizlendi. Çünkü bizde umut çoğu zaman mevsimlik bir alışkanlık; baharla birlikte gelir, yaz sıcağında buharlaşır, sonbaharda sararır, kışın ise unutulur. Tıpkı insan ömrü gibi.

İş dünyasında da durum farklı değil. Hıdırellez bereketine sığınan çalışanlar, belki bu yıl maaşların enflasyonla yarışmayı bırakacağını umut ediyor. Bu umutlarını çoktan gül ağaçlarının dibine gömdüler. Patronlar ise “verimlilik” kelimesini sulayıp büyütürken, çalışanların hayallerini saksı değiştirir gibi yerinden oynatıyor. Bahar geldi diye motivasyon toplantıları artıyor ama zam konuşulunca ortama bir anda kış geliyor.

Okullarda ise baharın gelişi ayrı bir duygusal hâl taşıyor. “Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları” mevsimi öğrencilere çoktan ulaştı. Öğrencilerin gözü dışarıda, öğretmenler müfredatı yetiştirme telaşında. Bir Hıdırellez dileği de öğrencilerden gelmesin mi: “Bu yıl sorular kolay gelsin.” Bu temenni, eğitim sisteminin belki de en gerçekçi yansıması.

Yazının Devamı

Yeraltından yükselen açlık grevi

Dokuz gün... Bir insanın kendini susturarak konuştuğu, bedenini geri çekerek sesini yükselttiği o uzun ve ağır dokuz gün. Madenciler için bu süre yalnızca açlıkla geçen bir zaman değil; görmezden gelinmenin, ötelenmenin ve en nihayetinde mecbur bırakılmanın hikâyesiydi. Çünkü bu ülkede bazen konuşmak yetmez; duyulmak için susmak, hatta aç kalmak gerekir. Bu durum, aslında sessizliğin bile bir çığlığa dönüşebileceğini gösteriyor.

Ve sonunda beklenen oldu. Bakanlıklar devreye girdi, garantör oldu, ödemelerin yapılacağı açıklandı, bir çözüm geldi… Ama ne pahasına? Bu soru, atılan imzaların ve verilen sözlerin gölgesinde kalamayacak kadar büyük ve ağır. Bu tabloya “kazanım” demek kolay. Evet, işçiler haklarını aldı. Evet, devlet sorumluluk üstlendi. Ama bir gerçeği görmezden gelmek mümkün mü? Bir işçi, alın terinin karşılığını almak için neden bedenini açlığa yatırır? Bu soru, verilen sözlerden daha ağır, yapılan açıklamalardan daha gerçek. Çünkü ortada sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda derin bir vicdan sınavı var.

Ne oldu bize? Bir işçinin alnının teri kurumadan hakkının verilmesi ilkesiyle yoğrulmuş bir toplumduk. Ancak şimdi insanların zamanında haklarını almak bir yana, en sonunda çaresizlikten kendini damlara atan, intihara kalkışan ya da kendine zarar veren insanları haberlerde izler olduk. Bu, sadece bireysel bir çöküş değil; toplumsal bir alarm.

Yazının Devamı

Öğrenci konuşsun mu? Sussun mu?

Bugün sizlere son katıldığım veli toplantısından aktarımlarda bulunmak istiyorum. İnanın, çok yorucu bir gündü. Saygıdeğer öğretmen arkadaşlarımdan biri, ortaokul öğrencilerinden “çiçek olup” 40 dakika sessiz durmalarını bekliyor. Peki çocuk düşünmesin mi, düşündüğünü aktarmasın mı? Katılırsa “çok konuşan”, katılmazsa “içe kapanık” diye isimlendirilen çocuk ne yapsın?

“Gürültü olur, uğultu olur o zaman” dediğinizi de duyar gibiyim. İşte tam da bu noktada öğretmenlik devreye giriyor. Çocuklarla bu dengeyi sağlayabilmek çok önemli. Sağlayamayanlar ise çocuğu rehberlik servisine gönderiyor (ya da uğraşmak istemiyor). Buradaki temel sıkıntılar şunlar:

-Öğretmen sınıfı koordine etmeyi bilmeli.

Yazının Devamı

Sevinçle hüznün yan yana durduğu gün: 23 Nisan

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı…

Bir zamanlar çocuk seslerinin gökyüzünü doldurduğu gün. Şimdi ise o seslerin arasına karışan bir hüzün var. Adını koyamadığımız ama hepimizin gönülden hissettiği bir burukluk… Kahramanmaraş’ta ve Şanlıurfa’da toprağa karışan umutlar, yarım kalan hayaller…

Eskiden 23 Nisan sabahlarına heyecanla kalkılırdı. Ütülü kıyafetler, baş ucumuzda bekleyen yeni ayakkabılar, son provalar… Şimdi ise o telaşın içinde boğazda bir yumru; sanki birazdan kötü bir şey olacakmış hissi var. Kimse yüksek sesle dile getirmiyor: “Gerçekten bayram mı var bugün?”

Yazının Devamı

Bir kadın savcının eli değince…

Günlerden Gülistan Doku. Genç bir bayanın kayboluşuyla başlayan, net bir ize ulaşılamayan garip bir dava… Üniversite 2. sınıfta okuyan, hayalleri olan genç kızımızın kaybı hepimizi derinden üzdü. Ulaşılan birkaç bilgi mevcut ancak onların da üstü örtülmeye çalışıldı. Makam ve mevki kullanılarak her şeyin üstünün kapatılamayacağını bir kez daha gösterdi bu dava.

“Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir kötü huyu var” der sevgili Müge Anlı. Ne kadar doğru bir söz… 2020 yılında kaybolan kızımızın ailesi kayıp başvurusunda bulunuyor ancak net bir bilgiye ulaşılamıyor. Aradan geçen yıllar boyunca cevap bekleyen bir aile, suskun kalan dosyalar ve büyüyen bir vicdan yarası kaldı geriye.

2026 yılında dosyaya el atan Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu Hanımefendi’nin gayretleriyle bu süreç neticelendi. Bu gelişme, insanların hak ve hukuka olan inancını yeniden tazeledi. Başsavcının dosyaya dokunuşu sadece hukuki bir süreci değil, aynı zamanda bir irade değişimini de simgeliyordu.

Yazının Devamı