Nazife Mert

Nazife Mert

Eğitime Sıkılan Kurşunlar

Urfa, Siverek… Adından böyle bahsedilmek istemeyen güzel şehrimiz. Adı, güzel duygularla değil; bir silah sesiyle anılan yer. Bir öğrenci nasıl olur da okula silahla girer?

Bu sorunun cevabı tek bir yerde değil. Ailede başlar, sokakta büyür, okulda görünmez olur. Belki fark edilmedi, belki dinlenmedi, belki de sadece “yaramaz” diye etiketlenip kenara itildi. Ama sonuç değişmedi: Bir çocuk, başka çocukların ve öğretmenlerin hayatını karartan bir karanlığa dönüştü.

Üstelik mezun olan bir gencin, okula olan öfkesini kimse anlayamadı. Hayatını kaybettiği için bu soru cevapsız kaldı. Yurt dışındaki okullarda görmeye alışkın olduğumuz rehine alma, silahla okul tarama gibi olaylar artık bizim ülkemizde de suç dosyalarına eklendi.

Yazının Devamı

Bir fuarın daha sonuna geldik

ATO Congresium'da düzenlenen kitap fuarına son gününde gidenlerden biriyim. Bu fuara katılmak bir kültür şöleni olacakken adeta bir çile gününe dönüştü. Daha fuar alanına yaklaşırken başlayan araç yoğunluğu, ziyaretçileri kitaplardan önce sabırla sınadı. Dakikalar süren bekleyişler, daralan yollar, kontrolsüz park giriş-çıkışları...

Çevredeki otoparklarda yer bulamayınca şansımızı ATO'nun kapalı otoparkında denedik. Ancak açık söylemeliyim ki ücret hiç de hoş bir miktar değildi. Değnekçi edasıyla kesilen ücretler ATO'ya yakışmadı doğrusu. Otopark sorunu ise bu tablonun en can sıkıcı parçasıydı. Böylesine büyük bir etkinliğe gelen binlerce insanın araçlarını nereye bırakacağı yeterince düşünülmemiş izlenimi veriyordu.

Kabul etmeli, Ankara artık çok kalabalık. Otoparkçılık da inanılmaz büyük bir sektör hâline gelmiş durumda. Cumartesi günü Kale içinde de bir düğün organizasyonuna katıldım. Daha arabanın ucunu görür görmez, sizi oltaya yaklaşmış balık gibi kavrayıp yakalıyorlar. Birileri çoktan Ankara'nın köşesini kıyısını tutmuş. İşi de geliştirmişler vesselam; kartla ödeme bile kabul ediyorlar.

Yazının Devamı

Bir ortak sınav hikayesi

Ortak sınavlar, eğitim sistemimizin en tartışmalı konularından biri haline geldi. Bu sınavlara tek bir pencereden bakmak haksızlık olur; çünkü hem görmezden gelinemeyecek faydaları hem de göz ardı edilemeyecek sorunları var.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan kılavuza göre, ikinci dönem birinci ortak yazılı sınavları; 6. sınıfta Türkçe ve matematik dersleri için, 8. sınıfta matematik dersi için, 10. sınıfta ise matematik dersi ile Türk dili ve edebiyatı dersi için ülke genelinde ortak olarak yapılacak. 6. sınıf ortak yazılı sınavlarının değerlendirilmesi ülke genelinde ortak biçimde gerçekleştirilecek; 8. ve 10. sınıf derslerine ait ortak yazılı sınavların değerlendirilmesi ise okul müdürlüklerince alınan karar doğrultusunda, ilgili dersin öğretmenleri, eğitim kurumu sınıf/alan zümreleri ya da komşu okul zümre öğretmenleri tarafından yapılacak.

Hakkını teslim etmek gerekirse; bu sınavlar, öğrencilerin akademik seviyesini ölçmek adına belirli bir standart oluşturabilir. Öğrencinin hangi konuda eksik olduğunu görmek, hem öğretmen hem de veli için önemli bir rehber. Özellikle matematikte problem çözme becerisini, Türkçede ise okuduğunu anlama yetisini ölçmek, eğitim sürecinin yönünü belirlemede fayda sağlayabilir. Disiplinli çalışmayı teşvik etmesi de sistemin olumlu yanlarından biri aynı zamanda.

Yazının Devamı

Şaka gibi Nisan

1 Nisan’da eskiden yapılan şakalar ve dozları konuşulurken, bu yıl yapılan zamlarla kendinden söz ettirdi. Zamlar tek tek değil; gün gün, adım adım geldi. İnsanlar birine alışamadan, diğeri kapıyı çaldı.

Bir sabah doğalgaz… Ertesi gün benzin… Ardından vergi artışları… Ve yetmezmiş gibi trafik cezaları… Sanki hayatın her alanına ince ince işlenmiş bir artış düzeniyle karşı karşıyayız. Bu durum artık bir ekonomik gelişmeden çok, günlük hayatın rutini hâline geldi. Haber bültenlerinde zam haberleri sıradanlaştı; oysa insanların hayatında açtığı gedik hiç de sıradan değil.

Doğalgaz faturası artık her evde sadece ısınmayı değil, iç huzurunu da etkiliyor. Kombiyi biraz daha az yakmak bir tercih değil, zorunluluk oldu. Ancak az yakıldığında hastalıklar baş gösteriyor. Hastalanınca da ilaç fiyatları ve hastane masrafları cep yakıyor. Vatandaş, “hastalansak mı, tasarruf mu etsek?” ikileminde kalıyor.

Yazının Devamı

Farkındalıkların farkında olmak

Bugün gökyüzü biraz daha mavi. Çünkü Otizm Farkındalık Günü. Paylaşımlar biraz daha duyarlı, cümleler biraz daha özenli…

Otizm spektrum bozukluğu, bireyin sosyal, iletişim, davranış ve dünyayı algılama biçiminde farklılıklarla ortaya çıkan nöro gelişimsel bir durum. Bir hastalık değil; beynin çalışma şeklinin farklı oluşu.

Genellikle 2-3 yaşında fark edilmeye başlayan bu süreç; göz temasında güçlük, duygu ifade etmede zorlanma, tekrarlı hareketler, ses ve ışığa aşırı duyarlılık ya da tepkisizlik gibi belirtilerle kendini gösterir. Ancak bu belirtilerin birkaçını gözlemleyen kişilerin kendi başına tanı koyması doğru değildir. İyi bir gözlem ve mutlaka tıbbi destek şart.

Yazının Devamı

Kanser: Vücudunun sinyallerine kulak ver

Takvimler her yıl aynı haftayı işaret ediyor: 1–7 Nisan Kanser Haftası. Son yıllarda artan kanser vakaları dikkat çekiyor. Bu artış yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bir uyarı. Çevresel kirlilikten yaşam tarzımıza kadar pek çok unsur bu sessiz artışın zeminini hazırlıyor. Ancak en tehlikelisi, bu duruma alışmaya başlamamız.

Kanser Haftası’nda hassasiyet göstermek; sadece birkaç farkındalık paylaşımı yapmak değil, bir doktora gitmeyi ertelememek, hastalanmış bir yakınımızın bu süreçte yanında olmak ve bedenimizin verdiği sinyalleri ciddiye almak. Vücudumuza kulak vermeliyiz.

Uluslararası Kanser Enstitüsü’ne göre son beş yılda kanser vakaları artış eğilimini sürdürmüş; 2024 ve 2025 yıllarında tanı sayıları rekor seviyelere ulaşmış.En yaygın türler ise dünya genelinde erkeklerde prostat ve akciğer, kadınlarda ise meme ve cilt kanseri olmuş. Ancak kolon, rektum, lösemi ve mide kanseri de her iki cinsiyet için artış gösteren türler arasında.

Yazının Devamı

Garip kere garip

Ne değişik bir varlık insanoğlu… Alım gücü olan, rakamlarla ve etiketlerle işi olmadan ne istiyorsa alıyor. Alım gücü olmayan yahut zorlanan vatandaş ise indirim takip ediyor. Farkındaysanız artık orta kesim insan kalmadı. Fakirler ve zenginler diye iki grup var.

Orta direk diye nitelendirilen, kendi yağıyla kavrulan kesim; artık alım gücü olmayan ya da zor geçinen gruba çoktan geçmiş durumda. İndirimde oluşan uzun kuyrukların sebebi de bu. O zaman da ya ürün kalmamış ya da karaborsa baş göstermiş oluyor.

Birkaç gündür altın fiyatlarının düşmesiyle halk, kuyumcuların önünde uzun kuyruklar oluşturdu. Tabii ki “altın yok” denildi. Zam gelince piyasada altınlar şıkır şıkır ortaya konuluyor; düşüşe geçince hooop, sümen altı. Bu ülkede hizmet vatandaşa yapılmıyor mu? Müşteri velinimet değil miydi?

Yazının Devamı

Zamanınız Hayrola

Yeni bir haftaya başladığımız bu günlerde, Ramazan’ın bitişi ve bayramın sona ermesiyle birlikte takvimde günler adeta birbirini kovaladı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği bir haftalık tatilin bayram tatili ile birleşmesi, bazıları için avantaj, bazıları için ise dezavantaj olarak karşılandı. Kimileri iş yerinden izin alarak uzun bir tatil yaparken, kimileri için evde geçirilen bir bayram anısı hâlini aldı. Kimi zaman dinlenmeye fırsat bulunurken, kimi zaman ise koşuşturma hiç eksik olmadı.

Ancak haftayı genel olarak değerlendirirsek; ülkemiz dışında yaşanan ancak yüreğimizi yakan ve bizim de gündemimizden düşmeyen savaşlar dikkat çekti. Bu dış karışıklıklardan mütevellit yaşanan petrol fiyatlarının yükselişi, altın fiyatlarının düşüşü, Amerika’nın Arap devletlerini koruyacağını açıklayıp İran saldırılarına karşı etkisiz kalması, İsrail’in Demir Kubbe savunma sisteminin sorgulanması, Katar-Türkiye ortaklaşa eğitim uçağının düşmesi sonucu şehit olan vatandaşlarımız gibi ciddi konuların yaşandığı çetin bir hafta oldu. Tüm bu gelişmeler, küresel dengelerin ne kadar hassas olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Oruç sonrası yüklenilen yemekler neticesinde yaşanan mide spazmlarını konuşmadan da edemeyiz. Önümüzdeki haftalar detoksa gebe görünüyor. Yine “Yemeseydim” ve “Çok kaçırdım” gibi pişmanlıkların, tartıda görülen artılara bir faydası yok. Sağlıklı beslenmeye dönüş ise her zamanki gibi biraz sabır ve irade gerektiriyor.

Yazının Devamı

Ah Eski Bayramlar

Bir zamanlar bayram yaklaşırken önce çarşı değişirdi. Sanki şehir, bambaşka bir ruha bürünürdü. Esnafın yüzü güler, vitrindeki şekerler parlar; kumaşçılar top topkumaş satar, adeta bayramlıkların kokusu sokakları sarardı. Ayakkabıcıların önünde çocuklar heyecanla bekler, babalar tek tek çocukların üstünü başını tamamlamaya çalışırdı.

Arife günü evlerde bambaşka telaşlar olurdu: temizlikler yapılır, baklavalar hazırlanır, arife suyuyla banyolar edilirdi… Hele bir de çocuklar varsa, bayramı karşılayan o gecenin sabahı zor olurdu. Sabah erkenden kalkılır, güzel kıyafetler giyilir; bayram namazına gidilir, camiden dönen büyüklerin elleri öpülür, komşu ziyaretleri yapılır, sofralar paylaşılırdı. Kısacası bayram, insanı insana yaklaştıran bir köprüydü.

Bugün ise bayramlar, eski coşkusunu sessize almış gibi… Eski bayramlarda Ankara’da Ulus, orta direk insanların alışveriş merkeziydi. Şimdi ise bu heyecan, online alışveriş sepetlerine kaldı. Bayram ziyaretlerinin yerini görüntülü aramalar aldı. Kabul edelim, geleneklerimiz modern hayatın hızına yenildi.

Yazının Devamı

Tarihle konuşan adam

Bazı insanlar vardır; yaşadıkları dönemin tanığı olurlar, bazıları ise çağın hafızası… İlber Hocam da çağın hafızası olanlardandı. Çünkü o sadece tarih anlatmadı; tarihle konuştu, tartıştı, eleştirdi. 13 Mart Cuma günü basına düşen ölüm haberiyle tüm Türkiye’yi yasa boğan kıymetli büyüğümüz İlber Ortaylı hocamızın ölümü hepimizi derinden üzdü. İnsanlara kendi yaşamından da örnekler vererek mütevazılığını her daim koruyan, gençlere akıl hocalığı yapan, deneyimlerini insanlarla paylaşan bu duayen tarihçi artık aramızda yok.

1947 yılında Bregenz’te başlayan bir hayatın yolu, çocuk yaşta İstanbul’a düşer. Göçle başlayan bu hikâye belki de onun tarih anlayışını şekillendirdi. Çünkü göç, insana geçmişin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Ortaylı’nın zihni de tam burada çalışmaya başladı. Üniversite yıllarında Ankara Üniversitesi’nde ve ardından Avrupa’daki akademik çevrelerde aldığı eğitim, onu sıradan bir tarihçiden ayırdı. Ortaylı’nın farkı sadece bilgi değildi; bilgiyi yorumlama cesaretiydi. O, tarihi bir vitrin süsü gibi anlatmadı. Tozlu belgelerin içinden insan hikâyeleri çıkardı. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu üzerine yaptığı çalışmalarla, tarihin çoğu zaman yanlış anlaşılan bir dönemi ile toplum arasında bir köprü kurdu.

“Osmanlı’yı anlamadan Türkiye’yi anlayamazsınız” derken hoca, aslında bir milletin geçmişiyle kavga ederse geleceğiyle de barışamayacağını söylüyordu.Yıllarca dersler ve konferanslar verdi, kitaplar yazdı. Ancak onu farklı kılan taraf, akademik kürsülerin dışına çıkmasıydı. Televizyon programlarında, salonlarda, üniversite amfilerinde hep aynı cümleyi söyledi: “Okumadan fikir sahibi olmayın.”

Yazının Devamı

Türkiye aynı sofrada

Ramazan ayı, Müslüman âlemi için çok önemli bir ay. Bu ayda şehrin ritmi değişir. Trafik yoğunluğu, iş çıkışları ve insanların iftara yetişme telaşı günlük hayatın akışını farklı bir düzene sokar. Misafirlikler, iftar planları ve hazırlıklar şehrin temposunu belirler.

Minareler arasında parlayan mahyalar, sokaklardaki Ramazan şenlikleri, iftar çadırları, marketlerdeki yoğunluk ve cep yakan market faturaları derken Ramazan koca şehirde hızla gelip geçiyor. Bayrama yakın şu günlerde, son davetler yapılıyor; bayram temizlikleri ve alışverişleri başladı bile.

Siz de hissediyor musunuz Ramazan’ın kokusunu? Telaşın, gayretin ve orucun kokusunu… Belki de bu benim ruhumun bir yansıması ama bana Ramazan’ın ayrı bir kokusu varmış gibi gelir. İnsan bu ayda hareketlerine, evine, düzenine ve mutfağına daha çok dikkat eder. Bu yıl sizin de dikkatinizi çekmiş olmalı: İftar sofraları yalnızca evlerde değil; okullarda, kamu kurumlarında, belediyelerde ve meydanlarda da daha özenli ve daha kalabalık kuruluyor.

Yazının Devamı

8 Mart: 364 gün unutma sanatı

Her yıl 8 Mart geldiğinde rengârenk çiçekler vitrinde yerini alıyor. Sosyal medyada herkes kadınlara adanan cümleler paylaşıyor, şirketler alışveriş kampanyaları düzenliyor, kurumlar kutlama mesajları yayımlıyor. Sanki kadınların değeri bir günlüğüne hatırlanan bir şeymiş gibi… Oysa bir kadının değeri takvim yapraklarına sıkıştırılacak kadar küçük değil. Kadınların kıymeti yılda bir hatırlanacak özel bir gün değil; hayatın her anında hissedilmesi gereken bir insanlık meselesi.

Kadın; anne, eş ve insanlığın var olma sebebi. Kadının annelik vasfı ile insanlık tarihindeki yeri çok büyük. Peygamberimiz döneminde hak ettiği değeri gören kadınlar, ne yazık ki günümüzde aynı değeri her zaman görememekte. Geçmişin en zor dönemlerinden biri olan Cahiliye döneminde, Peygamberimiz o dönemin adeta sağırlaşmış toplumuna kadının değerini anlatmışken; günümüzün “modern” olarak nitelendirilen çağında bu anlayışın yeterince yaşatılamaması ne büyük bir acı. Bir zamanlar Allah’ın emaneti olarak görülen kadınların, bugün bazı zihniyetler tarafından değersizleştirilmesi ve hayatlarının hiçe sayılması, aslında insanlığın geldiği noktayı gözler önüne seriyor.

Bu ülkede bazı kadınlar için 8 Mart sadece bir kutlama günü değil; yarım kalan bir hayatın, susmuş bir sesin ve geride kalmış bir hikâyenin adı. Kadın cinayetlerinin haber bültenlerinde birkaç saniyelik bir başlığa dönüşmesi, toplum olarak bu acılara ne kadar alıştığımızı gösteriyor.

Yazının Devamı

Müfredat güncellendi, güvenlik beklemede

Bir gün önce kendi ayaklarınla girdiğin okuluna, ertesi gün tabutla getirilmek… Mekânın cennet olsun Fatma Nur Hocam.

“Bize bir harf öğretene kırk yıl köle oluruz” diyen bir kutsallıktan, ne ara öğretmenine gözünü kırpmadan saldıran, hatta öldüren bir nesle geldik? Fatma Nur Çelik, öğrencisi tarafından öldürülmüş bir isimden çok; eğitimin tam ortasına düşmüş bir çığlık. Bu çığlık duyulmazsa, yarın başka bir sınıfta, başka bir okulda farklı bir öğretmenin adı manşet olur. Ve biz yine birkaç gün konuşur, sonra unuturuz.

En kötüsü de unutmak değil mi?

Yazının Devamı

Orta Doğu’nun kader anı

Tarihsel devrimler bir anda başlamaz. Yaşanılan zaferler, savaşlar, yıkımlar bir bir örülür; yılların kader duvarına tuğla tuğla işlenir. Şimdi Orta Doğu’nun tam ortasında öyle bir kader anı yaşanıyor ki, adeta tarih ve sosyoloji kitaplarında yer almak için hazırlanmış gibi. ABD ile İran arasındaki çatışma, siyasi olmaktan ziyade sanki bir medeniyet kıyımını andırıyor.

Tarihler 28 Şubat 2026’yı gösterdiğinde, İran’ın yıllardır değişmeyen dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, ABD-İsrail’in ortak yürüttüğü bir operasyonda hayatını kaybettiği ilan edildi. İran’da cumhuriyet ile teokrasi arasında zaten var olan çatlak, yalnızca bir fikir ayrılığı olmaktan çıktı; kanla yazılan bir tarih hâlini aldı. Son edinilen bilgilere göre, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın da aynı saldırıda öldürüldüğü bildirildi.

Bu iki liderin ölümü bir yok oluş değil; rejim içindeki denklemlerin sarsılışı olarak okunuyor. ABD Başkanı ise bu gelişmeyi “bölgeye barış getirme fırsatı” şeklinde değerlendirdi. Ancak bu sözlerin ardı, bilinmeyen bir geleceğe gebe. Fırsat mı, yoksa daha büyük bir fırtınanın habercisi mi? İnsanlığın vicdanı, bu bilinmez denklemin en ağır sorusu olacak gibi görünüyor.

Yazının Devamı

Algoritmalar gündemi değiştirir ve vicdanları susturur

Bir yumruk havaya kalktı, bir görüntü servis edildi ve ülkece o yumruğun etrafında toplandık. Bir video saniyeler içinde milyonlara ulaştı. “Maymun Punch” dendi; üzüldük, psikolojisini düşündük. Bir de yalnız penguenimiz vardı. İlkeli bulduk, anlamaya çalıştık. Hatta “dava adamı” ilan edenler bile oldu.

Dijital çağın refleksi bu: Gürültüyü büyütmek, anlamı küçültmek. Bu çağda zaman böyle ilerliyor; hızlı ve yüzeysel… Gündem değiştirmenin en güçlü tarafı da bu hız. Bir süre sonra Jeffrey Epstein’i bile bu haberlerin gölgesinde “daha az”, hatta neredeyse “hiç” görmez olduk medyada. Utanç dosyaları kapanırken, dikkat başka yöne çevriliyor maalesef.

Gündem dediğimiz şey artık bir editörün, bir haber merkezinin ya da toplumsal önceliğin ürünü değil; algoritmaların vicdan terazisi. Kan, gözyaşı ve yıkım yeterince “izlenebilir” değilse kenara itiliyor. Oysa bir çocuğun suskunluğu, bir yumruktan çok daha ağır. Ancak suskunluk fikir olmaz, trend olmaz.

Yazının Devamı

Çimleri fazla mı kısa kesiyoruz?

Son yılların en popüler ebeveynlik tanımlarından biri “çim biçme makinesi aile” modeli. Çocuğun önüne çıkabilecek her taşı, her engeli, her ihtimali önceden fark edip ortadan kaldıran; yolu pürüzsüzleştiren, düşmeyi imkânsız hâle getirmeye çalışan bir aile anlayışı… Niyet iyi. Hatta o kadar iyi ki, kim evladının canı yansın ister? Ama mesele tam da burada başlıyor. İyi niyetle atılan her adım, doğru sonuç doğurmayabilir.

Çim biçme makinesi aileler, çocuklarını koruduklarını sanırken aslında hayatın en temel öğretmenini devre dışı bırakıyor: tecrübeyi. Çocuk düşmeden kalkmayı öğrenemiyor. “Hayır” cevabını duymadan sınır tanımayı; beklemeden sabretmeyi; zorlanmadan direnç geliştirmeyi beceremiyor. Çünkü her defasında anne baba devreye giriyor; öğretmenle konuşuyor, arkadaşla araya giriyor, çocuğun hayatla arasına set çekiyor. Böylece çocuk, sorun çözme kaslarını geliştiremeden büyüyor.

Peki, bu yaklaşımın hiç mi yararı yok? Elbette var. Çocuklar kendilerini güvende hissediyor. Yalnız olmadıklarını, birilerinin arkalarında durduğunu biliyorlar. Güven duymak ve güven vermek son derece kıymetli. Aidiyet hissi, çocuğun ruh sağlığı için önemli bir dayanak oluşturur. Ancak mesele dozunda kalabilmek.

Yazının Devamı

Okullarda dersimizin adı Ramazan

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan “Maarif Kalbinde Ramazan” genelgesi kapsamında okullarda bu mübarek aya yönelik çalışmalar başladı. Okul öncesinden liseye kadar tüm kademelerde dayanışma ve değerler içerikli etkinlikler düzenleniyor. Bu yaklaşım, eğitimin sadece akademik başarıdan ibaret olmadığını göstermesi açısından son derece kıymetli.

Yılbaşı temalı içerikleri, kültürümüzün bir parçası olmamasına rağmen okul koridorlarında görmeye alışmışken; öz kültürümüz olan Ramazan’a dair uygulama, süsleme ve etkinliklerin okullarda yer bulması ruhumuza iyi geldi. Kendi değerlerimizin görünür olması, öğrencilerde aidiyet duygusunu güçlendirir. Ülkemizde öneminin azaldığını düşündüğümüz bir vecibenin yeniden değer görmesi ve gençlerimizin bu sürece dâhil edilmesi takdire şayandır. Bu hassasiyetin eğitim politikalarına yansıması ayrıca anlamlı. Teşekkürler Sayın Bakanım.

Eğitimde örf ve adetler küçük yaşlarda kazandırılır. Okul ortamına bu bilinci yerleştirmek, zihinleri doğru referanslarla beslemek açısından önemli. Aksi hâlde çocuklar, hep birlikte söylenen bir şarkının sözlerine bakmadan, anlamını sorgulamadan tekrar edebilir. Doğru yönlendirme artık bir tercih değil, zorunluluk. Değer eğitimi boşluk kabul etmez; o boşluk mutlaka başka unsurlarla doldurulur.

Yazının Devamı

Bir tuşla geleceğimizi yönetmek

Televizyon artık sadece bir eğlence aracı değil; sessizce bilinçaltına iyi ya da kötü her şeyi yerleştiren bir üst akıl. Bazen sesini fazla yükseltiyor, kelimeleri edep çerçevesinin dışına çıkarıyor ve bunu normalmiş gibi beynimizin bir köşesine yerleştiriveriyor. Kabul edelim, ekranlar artık masum değil.

Evlerimizin baş köşesinde yerini alan bu parlak ekranlar, her akşam biraz daha hoyrat, biraz daha arsız ve biraz daha umursamaz bir dile bürünüyor. Şiddeti, ihaneti ve küfrü olağan bir durummuş gibi sunuyor; üstünü cilalayıp normalleştiriyor. Ve bunların hepsini “hikâye” kılıfıyla servis ediyor.

Bugün televizyon içeriklerinin büyük bir kısmı, toplumun değer yargılarını yansıtmak yerine onları törpülüyor. Ahlak, saygı ve edep gibi kavramlar sanki modası geçmiş bir kıyafetmiş gibi “demode” ilan edilirken; vuran, kıran, aldatan karakterler rol model olarak sunuluyor. Maalesef bu kirlilik, prime time saatlerinde çocukların gözü önünde sergileniyor. Çocuklarımız, gençlerimiz hatta bizler, farkında olmadan bu değersizlikleri az ya da çok zihnimizde normal kabul ediyoruz. Adeta bir hipnoz etkisiyle, olumsuz ögeleri bilinçaltımıza sıradan bir gerçeklik gibi yerleştiriyoruz. Bu da televizyonun gizli bir bilinçaltı yerleştiricisi olduğunun göstergesi.

Yazının Devamı

Bereket ayında etiket enflasyonu

Hafta sonundan bu yana hangi markete girsem, çalışanların ellerinde etiketler; barkod cihazlarıyla sürekli sök-tak yapıp fiyat değiştirdiklerini görüyorum. Eskiden Ramazan bereketi konuşulurken, şimdi etiket ve fiyat bolluğu konuşulur oldu.

Önümüzdeki hafta çarşamba gecesi itibarıyla sahura kalkılacak, perşembe günü ise ilk oruç tutulacak. Misafirler ağırlanacak; iftar ve sahur sofraları kurulacak. Hâliyle alışverişler yapılacak. Şimdiden herkese bol, bereketli bir Ramazan diliyorum.

Aldığımız ürünlerin içeriği gerçekten temiz mi? İhraç edilmek üzere üretilip yurt dışında beğenilmeyen ürünler, iç pazara mı sunuluyor? Fiyat artışları daha ne kadar devam edecek? Bütçemiz bu artışlara dayanabilecek mi? sorularımızın cevap bulabilmesi için;

Yazının Devamı

Sosyal devletin sınavı: Emeklilikte adalet

Türkiye'de hayatta kalma mücadelesinin yeni adı: Emeklilik. Yıllarca çalışan, alın teri döken, vergisini eksiksiz ödeyen milyonlarca insan bugün emekli olduğunda huzuru değil, geçim korkusunu yaşıyor. Emeklilik, olması gerektiği gibi dinlenme ve güven duygusu sunmak yerine, belirsizliklerle dolu bir sürece dönüşmüş durumda.

Bu korkunun merkezinde ise tek bir kavram duruyor: Prim gün sayısına bağlı maaş adaletsizliği. Aynı yerde çalışmış, aynı tozu yutmuş, aynı vardiyalara gitmiş iki insan… Aralarındaki tek fark prim gün sayısı. Mantık şunu söyler: “Daha çok prim, daha yüksek maaş.” Ancak uygulamada tablo hiç de böyle değil.

Aradaki maaş farkı ya yok denecek kadar az ya da sistemin karmaşık hesapları içinde tamamen eriyip gidiyor. Bu sorun yalnızca matematiksel bir hesaplama problemi değil, derin bir vicdani yara. Çünkü emeğin değeri rakamlarla küçüldükçe, adalet duygusu da zedeleniyor.

Yazının Devamı

Güven: Kırıldığında sesi en geç duyulan çığlık

Güven, bir toplumun görünmeyen omurgası. Para, silah ya da teknoloji güçlü olabilir; ancak güven yoksa hepsi birer kâğıttan kuleye dönüşür. Ayakta gibi görünen yapılar, en ufak sarsıntıda dağılır. Çünkü güven yoksa güç yalnızca bir illüzyon. Bugün dünyada yaşanan en büyük kriz ne ekonomik ne de askeri; apaçık bir güven krizi. İnsanların devlete, yöneticilere ve kurumlara duyduğu inanç sessizce, fark edilmeden aşınıyor. Bu aşınmanın en çarpıcı örneklerinden biri ise Epstein dosyası. Yıllarca konuşulması engellenen, üzeri örtülen iddialar; küresel bir suskunluk düzenini gözler önüne serdi. Gerçeklerin bilinçli biçimde karartılması, toplumların hafızasına vurulan en ağır darbe. Ne yazık ki bu dosyalarda Türkiye’den de sessiz çığlıkların bulunduğu iddia ediliyor. Geçmiş dönemlerde yaşanan afetler sonucu kaybolan çocuklarımızın akıbeti, böyle karanlık dosyaların içinde anılmamalıydı. O dönemlerde bu iddiaları dile getiren gazetecilerin susturulması ise ayrı bir utanç tablosu olarak hafızalara kazındı.

Dosyada asıl sarsıcı olan, yalnızca suçlamaların kendisi değil; bu suçların çevresinde dolaşan isimler. Yurt dışında hükümetlere yakın çevreler, siyasetçiler ve bürokratlar; yurt içinde ise benzer şekilde dokunulmaz kabul edilen güç odakları… İsimler değişiyor, ülkeler değişiyor; ancak yöntem hep aynı: erteleme, oyalama ve unutturma. Gücü elinde bulunduranların hesap vermemesi, adalet duygusunu içten içe çürüten en büyük zehir.

“Eğer güçlüysen her şey mümkün mü?” sorusu artık yüksek sesle soruluyor. Güvenin tam da kırıldığı nokta burası. Adaletin kişiye göre şekil aldığı hissi yayıldıkça hukuk bir sığınak olmaktan çıkıyor, sıradan bir formaliteye dönüşüyor. Bu yalnızca bir ülkenin ya da bir hükümetin meselesi değil; küresel ölçekte yaşanan bir güven kaybı. İnsanlar artık skandallara değil, skandalların sonuçsuz kalmasına öfkeli. Hesap sorulmayan her dosya, yarın işlenecek başka bir suç için cesaret belgesine dönüşüyor. Doz artıyor, sınırlar zorlanıyor ve “Bu kadarı da olmaz” denilen her şey, ertesi gün sıradanlaşıyor.

Yazının Devamı

Eğitimin kalbinde "BAYRAK" atıyor

Okullar ikinci döneme başlıyor. Defterler, kitaplar ve kalemlikler yeniden açılıyor. Sıralar tekrar doluyor. Koridorlar çocuk sesleriyle, umutla ve heyecanla yeniden şenleniyor.

Ancak dönemin ilk dersi, standart dersler değil. İlk ders: BAYRAK. Çünkü bazı değerler anlatılmadan önce hissedilmeli, öğretilmeden önce içselleştirilmeli.

Son günlerde yaşanan ve milletin yüreğini sızlatan bayrağın indirilmesi girişimi, sadece bir güvenlik zafiyeti ya da münferit bir provokasyon değil. Bu olay, doğrudan milletin ortak değerlerine, birliğine ve hafızasına uzanan açık bir cüret.

Yazının Devamı

Aynı yolun yolcusu olabilmek

Toplu taşıma, bir şehrin nabzının attığı yer. Otobüslerde, metrolarda, dolmuşlarda sadece insanlar değil; sabır, tahammül, saygı ve maalesef ki görgüsüzlük de taşınır. Aynı güzergâhta ilerleyen onlarca insanın parolası, birlikte yaşama kültürü olmalı.

Sabahın erken saatinde işe yetişmeye çalışan birinin omzuna çarpıp özür dilememek, acele değil; kabalık. Telefonu hoparlörde kullanıp tüm araçtaki insanları zan altında bırakmayı, onların şahsi dünyalarına zorla dâhil etmeyi söylemiyorum bile. Garip bir şekilde bu davranış moda hâline gelmiş durumda. Oysa toplu taşıma; herkese saygılı olunması gereken, görgü kurallarının raftan indirilip uygulanması gereken alanlar.

Yaşlıyı, hamileyi, engelliyi görmezden gelip koltuğa “babası yaptırmış” edasıyla yayılıp oturmak, bir tercih değil; vicdansızlığın göstergesi. Elbette istisnai durumlarda boynumuz kıldan ince. Ancak sırtına taktığı çantayla cenk meydanında ilerlercesine yolu yara yara geçen, etrafındakini yok sayan nezaket yoksunu şahıslara da söyleyecek çok sözümüz var.

Yazının Devamı

Toplum içinde kaybolan çocuklar

Dünya tarihi kendi doğal akışı içinde ilerlerken, gündemimiz çocuk cinayetlerine evirilmiş durumda. Suç işleyen çocuklar, toplumda kendilerini kademe atlamış, ilerlemiş sanıyor. Hapishaneye girmeyi, uydurdukları “racon” kelimesinin nirvanası olarak görüyorlar. Korkunç ama gerçek. Suç halkaları gün geçtikçe artıyor.

Yetkili mercilerimiz olayların takibinde. Operasyonlar düzenleniyor, suçlular bir bir toplanıp götürülüyor. Ancak yerlerine yenilerinin gelmesi hiç de zor olmuyor. Bu kesimin dinlediği şiddet içerikli müzikler(!) sanki bu olumsuz gruplara ilham kaynağı oluyor. Gençlerin diline doladıkları anlamsız şarkılar… Tamamı küfür, uyuşturucu ve cinsellik içeren bu şarkıların nasıl yazıldığı da ortada.

Ne yazık ki bunlar popüler kültürün bir parçası hâline gelmiş durumda. Böyle bir kültürün kabul edilmesi mümkün değil. Bunun için neler yapılabilir diye düşündüğümde; öncelikle bu şarkıların çıkışı engellenmeli. RTÜK elinden geleni yapsa da, şarkılar piyasaya sürüldükten sonra verilen cezalar bu gruplara yeterli gelmiyor.

Yazının Devamı