Ümit Yurtkuran

Ümit Yurtkuran

Alerji nedenleri ve önemi… (2)

Ayrıca bağışıklık sistemi; “tam hazmedilmediği için sindirilmeden kana karışan diğer gıda parçacıklarını yabancı madde olarak algılar ve kısaca alerji dediğimiz bir Bağışıklık tepkisi gösterir.” Beynimiz bu tepkiyi hep hatırlar ve o gıdayı her tükettiğinizde bu maddelere karşı, alerjik bir reaksiyon göstererek antikorlar üretir. Bu antikorlarla, alerjen maddeler aralarında etkileşim gösterdiklerinde, tüm vücudumuzda “Alerjen/antikor kompleksleri” denilen aşırı toksik maddeler meydana gelir.

Ayrıca bağışıklık sistemi; tam hazmedilmediği için sindirilmeden kana karışan diğer gıda parçacıklarını yabancı madde olarak algılar ve kısaca alerji dediğimiz bir “Bağışıklık tepkisi gösterir.” Beynimiz bu tepkiyi hep hatırlar ve o gıdayı her tükettiğinizde bu maddelere karşı, alerjik bir reaksiyon göstererek, antikorlar üretir. Bu antikorlarla, alerjen maddeler aralarında etkileşim gösterdiklerinde, tüm vücudumuzda “Alerjen/antikor kompleksleri” denilen aşırı toksik maddeler meydana gelir.

Bağışıklık sisteminin meydana getirdiği bu kompleksler, vücut kapasitesinin çok üzerinde üretildiklerinde ise karaciğerde, akciğerlerde, böbreklerde, beyin damarlarında, beyin zarlarında, kılcal damarlarda birikerek, sağlığımıza zararlı bir dizi reaksiyona neden olacak kimyasallar salgılarlar. Özellikle (nedeni tespit edilemeyen) damarlarda, eklemlerde veya organlarda meydana gelen “pıhtılaşmanın” asıl nedeninin, “Alerjen/antikor kompleksleri” olabileceği unutulmamalıdır…

Yazının Devamı

Alerji nedenleri ve önemi…

Alerji kelimesi Yunanca “allos”(diğer) ve “ergon” (iş) kelimelerinin birleştirilmesinden türetilmiştir ve “değişen tepki” anlamına gelmektedir. Türkçe de ise “Vücudumuzun herhangi bir maddeye karşı gösterdiği duyarlılık anlamında” kullanılır. Ülkemizde ve dünya da insanların karşılaştıkları birçok hastalık ve rahatsızlıkların en yaygın kaynaklarından biridir.

Modern Tıbba göre Alerji; genetik, çevresel faktörler ve zararsız antijenlere karşı bağışıklık sisteminin gösterdiği tepkiler gibi birçok nedenle olur. Tedavisi için ise, genelde antihistaminikler, ACTH (adrenokortikotropik hormon) ve kortizon gibi hormonal ilaçlar reçete edilir. Bu ilaçlar ise problemi çözmekten ziyade büyütmekten başka hiçbir işe yaramazlar. Çünkü dışardan alınan hormonların endokrin sistemi üzerindeki zararlı etkileri tartışılmayacak derecede fazla nettir.

Bütüncül (holistik) tedaviden yana olan birçok bilim insanına göre ise; Alerjiler vücudumuzda biriken aşırı toksin yükü nedeniyle, yediğimiz gıdalara ve çevremizdeki çeşitli maddelere karşı bağışıklık sistemimizin verdiği aşırı ve anormal tepkilerdir. Bende bunlara ilave olarak diyorum ki; “Alerjilerin en önemli nedenlerinden biriside, bağırsak florası bozulmuş, düzgün çalışmayan bir sindirim sistemidir”.Bir çoğunuz “alerjilerin normal olduğunu, kısa süreli geçici rahatsızlıklar verdiklerini düşünebilirsiniz.” Oysa durum sandığınız gibi değildir. Çünkü “aşırı uykusuzluk, yorgunluk, depresyon, anksiyete, bazı böbrek hastalıkları, bademcik iltihabı gibi sık sık tekrarlayan enfeksiyonlar, çocuklarda aşırı hareketlilik, uyku bozuklukları, öğrenme zorluğu, iltihaplı romatizma, ağız ülserleri, karın ağrısı ve çöl yak hastalığı gibi, birçok rahatsızlık ve hastalığın altında, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan Alerjiler” vardır.

Yazının Devamı

Millet hapı yutmuş…

Yapay zekanın tespit ettiği verilere göre, 2023 yılında Türkiye’de tam 2.670.000.000 kutu ilaç tüketilmiş. Evet yanlış okumadınız, 2,67 milyar kutu hap şifa niyetine(!) milletin midesine inmiş. Bu rakamlar, nüfusun tamamını kapsayan basit bir hesaplama ile, her bir (kundakta ki bebekler dahil) vatandaşımıza yılda ortalama 30-35 kutu ilaç düştüğünü gösteriyor. Yani çok basit bir ifade ile “Millet hapı yutmuş” dersek abartmış olmayız…

“Hastalıklar neden bu kadar artıyor” sorusuna yüzlerce cevap verebiliriz. Ancak en kestirme cevap yukarıda ki devasa rakamda gizli. Türkiye’de ilaç pazarı her yıl çift haneli büyüyor; 2024 yılı verilerine göre (TÜİK ve ilaç endüstrisi raporları) pazar değeri 50 milyar TL’yi aşmış durumda.

Bu hapların yaptığı iş ise, sadece semptomları bastıran basit bir döngü. Ateşin çıktı, ağrın var paracetamol vs. tansiyonun, şekerin, trigliseritin, kolesterolün yükseldiyse çeşit çeşit kimyasallar, miden ağrıyorsa antiasit, uykusuzluktan şikayetçiysen melatonin, kafan bozuksa çeşit çeşit antidepresanlar vs. kullanıma hazır. Sadece semptomları kontrol altına aldığı için, asıl hastalık ve nedenlerini gizleyerek, hastalıkları büyütmekten ve sayıların artırmaktan başka hiçbir işe yaramayan 2.67 milyar kutu hap…

Yazının Devamı

Sağlık bir tercihtir…

Günümüz insanlarının pek çoğu hastalanana kadar elinden gelen her türlü yanlışı yapıyor, sonrasında da bir doktora giderek iyileşmeyi bekliyor. Halbuki birazcık araştırıp dikkat etseler, görecekler ki; doktorlarımız da hastalıkları nasıl iyileştirecekleri konusunda “DSÖ’nün hazırladığı protokolde belirtilen kuralların dışında hiçbir şey yapacak durumda değiller.“ Dahası bu protokole göre zaten “pek çok hastalığın zaten tedavisi yok…”

Yani “negatif düşüncelerle dolu stresli bir hayat sürdürüp, sağlıksız beslenip, içki, sigara, çamaşır suyu, parfüm, deodorant gibi sayısız toksini hayatımızın bir parçası haline getirerek, kendimizi hasta etmek için elimizden geleni yaptıktan sonra, doktorların bizi iyileştireceğine boş yere inanıyoruz…”

Sağlık ya da hastalık bizim için birer tercihtir ve bu tercihleri yapanlar da bizleriz. Sağlığımızın sorumluluğu bize ait olmalıdır ve biz bu sorumluğu bir an önce üstlenerek, “hastalık nedenlerini öğrenip çocuklarımıza da öğretmeliyiz.”

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (7)

Sanki öldürdüğü insanlar da ülkelere göre değişiyordu. Örneğin “ABD de ve Avrupa da özellikle siyahileri ve diğer göçmenleri öldürürken,” bizim gibi ülkelerde Profesörleri, doktorları, sağlık çalışanlarını, din adamlarını veya çevresi tarafından sevilen, sayılan kişileri tercih ediyordu(!).

Hepinizin yaşayarak gördüğü gibi, apar topar piyasaya sürülen aşılarla yeteri kadar insanımız şifayı kaptıktan sonra Corona da (varyantlarıyla beraber) piyasadan çekildi…

Aslında bu konularda fazla bir şey yazmak, kimsenin işine karışmak istemiyorum. Ancak karakterim gereği bazı şeyleri yazmadan da edemiyorum.

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (6)

Çok geçmeden, 2019 yılı sonunda aniden Çin’de bir virüs ortaya çıktı. “Adına önce korona” dediler. Baktılar ki bu “korona 1960'lı yıllardan bu yana tanınıyor, biliniyor” hemen adını korona ailesinden Covid-19 olarak değiştirdiler.

Tüm medya kuruluşlarında gösterilen “covid 19 filminin(!) fragmanında, sokaklar pat diye yere düşen, çırpına çırpına ölen insanlarla dolup taşmaya başladı.” Bu korkunç (!) virüs dünya genelinde hızla yayılmaya başladı ve 2020 yılı Mart ayında ülkemize de teşrif buyurdular(!).

Fragmanlar kullanılarak, bilim insanları ve sağlıktan çok anlayan köşe yazarları tarafından “medya aracılığıyla pompalanan yoğun korku sayesinde, neredeyse tüm ülkelerin yönetimi” çok kısa sürede dünya genelinde oluşturulan “Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı bilim kurullarının eline geçti.” Bir süre sonra Bilim Kurulları ne derse hükümetler onu uygular hale geldiler…

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (5)

Çok geçmeden, “2005 yılında tüm dünya Kuş Gribiyle tanıştı.” Yine TV'ler de günlerce bilim insanlarının tartışmalarını, “felaket senaryolarını(!) dinledik.”

Acaba “virüs insandan insana bulaşır hale gelir mi korkusuyla aylar yıllar geçti.” Ancak kabak köylünün elindeki zavallı tavukların, horozların, ördeklerin başında patladı. “Milyonlarca kümes hayvanı, astronot görünümlü beyaz giyimli, 'virüs düşmanı' bilgili adamlar tarafından canlı canlı çuvallara doldurulup itlaf edildi…”

Neticede ülkemizin tavuk üretimi; “35-42 günde kesilmesi zaruri hale gelen, genetiğiyle oynanmış, yiyenlerin endokrin sistemini bozacak derece de hormonlu, antibiyotikli ama virüssüz(!)” Tavuk yetiştiren 7-8 firmanın eline kaldı. Çok geçmeden “Kuş Gribi de görevini tamamlamış olmalı ki” ortadan “kaybolarak(!) gündemden çıktı…”

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (4)

Ta ki sayın Canan Karatay, İsmail Hakkı Aydın, Ahmet Rasim Küçükusta gibi profesörlerimiz veya doktorlarımız ortaya çıkıp doğruları söyleyene kadar zararları fark edilip konuşulmadı…

“Akciğer zarı kanseri, gırtlak kanseri, yumurtalık kanseri ve daha birçok ölümcül hastalığın” nedeni olduğu sonradan anlaşılacak olan; özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, ısıyı ve elektriği yalıtması, sürtünmeye ve asit gibi maddelere dayanıklı olması, ucuz olması ve başka nedenlerle “sihirli mineral” olarak tanınmaya başlayan asbest maddesi, 1970’lerin başında yaygın bir şekilde hayatımıza girdi…

Bu “sihirli mineral” ülkemizde de evler, hastaneler, okullar, iş yerleri, fabrikalar ve benzeri yerlerin çatı ve duvar izolasyonlarında, havalandırma ve boru sistemlerinde (özellikle içme suyu boruları), çimento, boya, kâğıt, lastik, plastik, filtre, fren ve debriyaj balataları, perde, keçe, yangın battaniyesi ve elbise gibi pek çok tekstil malzemesinde ve daha birçok ürünün imalatında kullanıldı.

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (3)

Evlenip çocuk sahibi olmaya başladıktan sonra; 1865 yılında Alman kimyager “Baron Justus Von Liebig” tarafından bulunan ve “1964 yılında Türkiye pazarına giren bebek mamalarını” duymaya başladık. Hemşireler kapı kapı dolaşıp “doğumdan itibaren kullanılması önerilen bir bebek mamasının mucizelerinden, anne sütünün ise zararlarından" bahsetmeye başladılar.

Tabii bu arada, “bilim insanlarımız ve diplomalı sağlık gönüllülerimiz, hazır mamaların bebekleri daha zeki, daha sağlıklı yaptığını anlatırken, mamaların içinde ki kimyasalların ve aşıların içinde ki “L-tirozin, kolin klorür, L-askorbik asit, taurin, sodyum L-askorbat, inositol, demir sülfat, bakır sülfat, çinko sülfat gibi kimyasallar, ağır metaller ve diğer toksinlerin zararlarından” hiç bahsetmediler…

Devletin gücünü ve desteğini arkasına alan doktor ve hemşirelerin verdiği güvenle, “birçok anne kendi sütünü kesip masum bebeklerine o mamaları yedirdiler.” Çünkü; "cahil halleriyle neyin faydalı neyin zararlı olduğunu,” kapılarına kadar gelen “diplomalı sağlık gönüllülerinden” daha iyi bilecek değillerdi ya..(!)

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (2)

Yeteri kadar vatansever gencimiz ve aileleri “İşkencelerle, idamlarla, hapis cezalarıyla sindirilip işe yaramaz hale getirildikten sonra,” tekrar Demokrasiye yani sivil yönetime geçildi (!) Demokrasiye geçişle birlikte “gençlerimiz arasında savaşma seviş” gibi sloganlar yaygınlaştırılıp, sorumsuzluğun, cinselliğin, eğlencenin sürekli ön plana çıkarıldığı bir dönemde “AİDS denen ölümcül bir hastalık” ortaya çıktı.Tabii hemen “bilim insanlarımız, cahil(!) halkımızı bilinçlendirmek üzere” bütün medya araçlarını (Corona da olduğu gibi) işgal ettiler. Öyle bir “korku pompalandı ki,” kendi eşimizle bile sarılmaya, öpüşmeye, ilişkiye girmeye korkar hale geldik. “Korkunun zirve yaptığı bir dönemde” ismini bile doğru dürüst telaffuz edemediğimiz “prezervatifler ve doğum kontrol hapları” (tümör oluşumunun nedenlerinden biri) gündeme oturdu.

Avrupa ülkelerinde “doğum oranını artırabilmek” için çok ciddi teşvik unsurları kullanılırken, bizim sağlık kuruluşlarında “doğum kontrol araçları” bedava uygulanmaya, “kapı kapı dolaşıp doğum kontrol hapları ve prezervatif dağıtmaya” başladılar. “Halen bütün dünyada var olan (AİDS hastalığı nedeni) HİV Virüsü ise gündemden düştü ve sanki yok oldu(!)”

Derken bilim insanlarımız “normal doğumun ne kadar eziyetli, ne kadar sancılı, ne kadar riskli olduğunu” kadınlarımıza anlatmaya başladılar. Bu kadar eziyet çekmeye ne gerek vardı kiii? Artık ülkemizde de, batı ülkelerinde olduğu gibi “sezaryenle doğum yapmak mümkündü…”

Yazının Devamı

Bu millet yok olma noktasına nasıl getirildi… (1)

“Hayırsever(!) ABD yardımı süt tozu ve iğrenç katı yağlarla,” (yaklaşık 2,5 yıl gecikmeli alınan nüfus kağıdımla) 1965 yılında ilk okul beşinci sınıfta tanıştım. Evimizde beslediğimiz ineğimizden elde edilen “organik süt, kaymak ve tereyağı dururken,” okulda zorla içirilmeye çalışılan süt tozu ve ekmeğe sürülüp yedirilmeye çalışılan iğrenç margarin veya vita yağlarını yememek için çok direndim ve öğretmenlerimden çok dayak yedim…

Tabii o zamanlar çocuktum. Ne “8 Ekim 1948 tarihinde imzalanan Marshall Planından,” ne de “dünyayı dizayn eden Siyonist global güçlerden” haberim yoktu. “Devlet emrediyor,” öğretmenler de (yedirip içirdikleri ABD yardımı iğrenç yağlar ve süt tozlarının “ileri ki yaşlarda hangi hastalıklara neden olacağını” hiç düşünmeden) sorgusuz sualsiz uyguluyor, bizlerde kurban ediliyorduk!

Lise yıllarında Devlet yetkililerinin ağzından sık sık “doğum kontrolü” sözlerini duymaya başladık. Bizim evde çocuk çoktu (Rahmetli anam 13+1 doğum yapmıştı) ama ev ev gezen sözde sağlık görevlileri kadınlarımızı sürekli olarak çocuk yapmamaya teşvik ediyorlardı... Sonradan öğrendik ki doğum kontrolü 1958 yılından itibaren devlet politikası haline getirilmiş.

Yazının Devamı

Geçmiş ve geleceğin arasında sıkışmak zihin tuzağıdır

Artık yaşayarak biliyorum ki; insana verilen en büyük nimetlerden biri olan akıl, çok çalışıp kontrol edilemediğinde insan için en ağır yüklerden ve en büyük mutsuzluk sebeplerinden biri haline geliyor…

Eğer insan yaşadığı anın tadını çıkarmak yerine, geçmişin gölgeleri ve geleceğin ihtimalleriyle meşgul olur. Dün söylenen bir sözün yankısı hâlâ kulaklarda çınlarken, yarın olabilecek ihtimallerin kaygısı bugünü zehir eder. Böylece insan, geçmiş “olmayan” bir dünde ve henüz gelmemiş bir yarında yaşarken içinde bulunduğu anda mutlu olması mümkün değildir…

Bu durumun temelinde, zihnin sürekli analiz etme, parçaları birleştirme ve sonuç çıkarma çabası yatar. Elbette bu insana düşünme derinliği katan bir özelliktir. Fakat aşırıya kaçtığında, bir tür “düşünce yorgunluğuna” daha da ötesi “yaşama kaybına” dönüşür. Zihnin çok çalışması, hayatı anlamaya değil, çoğu zaman karmaşıklaştırmaya hizmet eder…

Yazının Devamı

Gençliğin şifresi

Hiç kimse sağlıklı olmak veya fazla kilolarından kurtulmak için yemek yemenin keyfinden vazgeçmek zorunda değil:)

Aksine, doğru beslenme alışkanlıklarıyla hem sağlığımıza kavuşabilir hem de yemeklerden aldığımız keyfi artırabiliriz.

Hepimiz biliriz ki, en lezzetli ve en büyük hazla yediğimiz yemekler, gerçekten acıktığımız zaman yediğimiz yemeklerdir...

Yazının Devamı

İnsanın mükemmel tasarımı

Kainatta ki tüm canlılarda olduğu gibi, “İnsan da mükemmel bir plan, program ve tasarımla yaratılmıştır."

Vücudumuzun en basit yapıları bile, (üstlendiği görevler dışında) insan neslinin yaptığı, değer biçilemez denilen eserler ile, kıyaslanamayacak derecede narin ve mükemmel bir tasarıma sahiptir.

İşin ilginç yanı, yer yüzünde yaşayan, milyarlarca insanın, fiziki olarak hiçbir yeri de, (ağzı, burnu, dil izi, parmak izi vs. gibi) bir diğeri ile aynı değildir ve belki de “Kendi varlığı üzerinde düşünme ayrıcalığına sahip tek yaratıktır..."

Yazının Devamı

Asıl ölüm nedeni

İhtiyarlığın, hastalıkların ve ölümün asıl sebebi olan şey “hücre ölümüdür ve dört ana nedenle gerçekleşir…”

Birincisi; korku, sinir,stres, moral bozukluğu veya negatif düşünceler nedeniyle beynimiz tarafından salgılanan kimyasallar nedeniyle bağışıklık sistemimizin çöküp kendi kendimizi hasta etmemiz nedeniyle...

İkincisi; hücrelerimizin tamiratı ve yenilenmesi için gerekli olan mikro gıda yetersizliği, yani yanlış beslenmemiz veya doğru beslendiğimizi zannetsek bile, kendi yanlışlarımız sonucu bağırsak floramızı bozduğumuz için...

Yazının Devamı

Omega-3 yağ asitleri çok faydalı ancak….

Bizi kanser dahil birçok hastalıktan koruyabilecek olan omega-3 yağ asitleri açısından en zengin kaynaklardan birisi de keten tohumudur ancak diğer vitamin, mineral ve yağ asitleri gibi Omega-3 yağ asitlerinin de sentetik olarak kapsüller halinde üretilmiş olanları (hapı yutar gibi) yutmak doğru değildir. Ayrıca son zamanlarda “zengin omega-3 kaynağı olarak gündeme gelen Keten Tohumu hakkında bazı uyarılarda bulunmak istiyorum.”Omega-3 yağ asitleri temelde üç ana formda bulunur:ALA (α-linolenik asit): Bitkisel kaynaklı (keten tohumu, chia tohumu ve ceviz).EPA (eikosapentaenoik asit): Deniz kaynaklı (balık, kril ve yosun).DHA (dokosahekzaenoik asit): Yine deniz kaynaklı (özellikle mikroalgler ve balık yağı).

Bu doğal kaynaklar, omega-3’ün biyolojik formunu taşırlar yani vücudumuz tarafından kolayca İŞLENİP kullanılabilecek yağ asitleridir. Tabi ki omega-3 yağı kaynağı olarak aldığımız gıdalar ne kadar kaliteli olursa olsun, bunların işlenip işe yarayacak hale getirilebilmesi ve emilip kana karışması için “sindirim sistemimizin iyi çalışır durumda olması gerektiği de dikkate alınmalıdır...”

“Keten tohumu omega-3 yağ asitleri (ALA), lignanlar ve lif bakımından çok zengindir. Ancak bu yağlar çok kolay oksitlenen (bozulan) yapıdadır.” Öğütülmemiş keten tohumun dış kabuğu çok serttir ve iç kısmını korur. Bu yüzden yıllarca bozulmadan saklanabilir. Öğütülmüş keten tohumunun kabuğu kırıldığı için yağ asitleri hava ile temas eder, bu da oksidasyona yol açarak zararlı hale gelir...“Bu nedenle hazır öğütülmüş olarak satılan keten tohumu kesinlikle yenilmemelidir, çok zararlıdır zehir etkisi yapabilir.” Sadece bütün olarak satın aldığınız tohumları kullanmadan önce öğüterek veya havanda ezerek tüketin…

Yazının Devamı

Stresin sessiz gücü

Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, kanser hastalıklarının en önemli iki nedeninin enfeksiyon ve stres olduğunu açıkça ortaya koymuştur…

Yani hastalıklar yalnızca fiziksel yanlışlar nedeniyle değil; zihinlerde ki düşünceler, duygularda ki yanlışlar ve bastırılmış kaygılar nedeniyle de ortaya çıkıyor…

Stres, görünmez bir düşman gibidir. Stres kimyasalları bağışıklığı sessizce zayıflatır, hücrelerin direncini kırar, ve insanın en büyük gücü olan umudu yavaş yavaş tüketir…

Yazının Devamı

Birileri tüm dünyayı hasta etmek istiyor

Yıllardır “sağlıklı kalabilmek için stres yönetimini öğrenmemiz şarttır” diyorum… Maalesef millet olarak kitap okumayı bırakın “makale okumaya bile üşenen bir kalabalık haline geldik.”

Bugün belki de yüzlerce defa okuduğum veya dinlediğim Yusuf Suresi'nden bir ayeti yeniden duyduğumda bu konuyu tekrar gündeme getirmeyi, özellikle “muhafazakar kesimi” bu ayeti hatırlatarak tekrar uyarmak istiyorum…

İlgili Ayette mealen diyor ki; (Yusuf Suresi, 12/84):

Yazının Devamı

Dünyanın en akıllı ilacı… (2)

İnsanoğlunun yeryüzündeki en büyük sermayesi akıldır. Akıl yalnızca düşünce mekanizması değil, aynı zamanda hayatın pusulasıdır. Kimi için servet, kimi için makam en kıymetli hazinedir. Fakat akıllı bir insan için en büyük hazine aklın kendisidir.

Akıl, insana hem dert açar hem de derman olur. Akılsız bir tercih, insanı yıllarca taşıyamayacağı yüklerin altına sokabilir. Fakat akıllı bir karar, bir ömürlük acıyı bir anda hafifletebilir. İlaç bedene şifa verir, akıl ise hem bedene hem ruha şifa verir hem de etrafındakilere şifa dağıtır...

İnsan ömründe yüzlerce defa yol ayrımına gelir. İşte o anlarda en büyük rehber; mal, mülk, makam, para veya şöhret değil, sadece akıldır. Çünkü iyi kullanılan akıl, olayların perde arkasını, gerçek yüzünü görmeyi sağlar. Aklını doğru yolda kullanmasını bilen bir insan için akıl, yalnızca bireysel bir güç değil, aynı zamanda toplumsal bir emanettir. Çünkü akıllı davranış, yalnızca sahibine değil, etrafındakilere de fayda sağlar…

Yazının Devamı

Akıllı ilaç ne kadar akıllı…???

Günümüz şartlarında sağlık sistemi her geçen gün daha da ticarileşen bir alana dönüşmüş durumda. Bu dönüşümle birlikte “kemoterapi, radyoterapi veya kortizon gibi ağır yan etkileri olan kimyasal ilaçlara alternatif olarak” kulağa oldukça cazip gelen “akıllı ilaç” gibi kavramlar da kamuoyunun karşısına sıkça çıkar oldu.

Peki gerçekten de “ağzımızdan aldığımız bir kimyasal hap,” vücudumuzun özellikle sindirim sistemimizin ve karaciğerimizin karmaşık biyokimyasal işleyişi içinde “hedefe kilitlenmiş bir roket gibi diğer hücrelerimize zarar vermeden, sadece etki etmesi gereken hasta veya hasarlı noktaya ulaşıp orayı mı imha ediyor?” Bu sorunun net cevabını alabilmek için vücudumuzda ki organ ve sistemlerin nasıl çalıştığını birazcık bilmemiz yeterlidir…

Ağzımıza attığımız her kimyasal hap, “ister basit bir vitamin olsun ister yüksek teknoloji ürünü bir ilaç olsun” ilk olarak sindirim sistemine girer. “Mide asidinden bağırsak enzimlerine kadar birçok kimyasal bariyerden geçmek zorundadır” ve “vücudumuz da ki hiçbir organ ya da sistem torpil nedir bilmez.” Yani vücudumuzda ki hiçbir organ ya da sistem “yuttuğumuz hapın içerisinde ki maddeler özelmiş, bu hap akıllı ilaçmış buna özel muamele yapalım” demez.

Yazının Devamı

Gücümüzün yetmediğine moralimizi bozmayalım

Yarım kalmış hayallerle dolu şu hayatta bireysel olarak (büyüklü - küçüklü) bedel ödemeden geçirdiğimiz bir günümüz bile yok...

Bunların dışında moralimizi bozup karamsarlığa sevk etmek için yayınlanan günlük felaket haberleri yanında, Filistin'de, Arakan'da, Türkistan'da ve dünyanın daha birçok yerinde zulme uğrayan, katledilen, ezilen sömürülen yok edilen mazlumlarla ilgili kara haberler ve küresel çetecilerin dünya nüfusunu azaltma projelerine ilişkin sosyal medya felaket senaryoları da cabası...

Gücümüzün yetmediği konularda, canımızın sıkan tüm bu bedelleri içimize atarak yüreğimizi çöplüğe döndürüp boş yere dert sahibi olmak yerine, geçmişten ve günümüzde olanlardan sadece ders alıp, kazandığımız tecrübelerle gerekli tedbirleri alarak mümkün olduğu kadar strese girmeden bu günü en güzel şekilde yaşamamız daha sağlıklı olmamızı destekleyecektir...

Yazının Devamı

Modern hayatın kazandırdıkları…

Modern hayata uyum sağlamak adına köyleri terk ettik, yapay yiyecek, içecek ve sayısız kimyasallarla sağlığımızı bozup organik her şeye hasret kaldık.

Sonra doğal yiyecek hasretini gidermek için organik avına çıktık. Boşluğu gören kapitalizm “organik” kelimesini parlatarak fiyatları ikiye-üçe katlayıp rafları,

Organik ekmek,

Yazının Devamı

Hastane koridorları tıka basa dolu

Günümüz insanları olarak karmaşık ekonomik sorunlarla baş etmeyi, çok karmaşık bilgisayar programlarını kullanmayı, binlerce bağlantısı olan elektronik cihazları veya çok lüks ve karmaşık araçları tamir etmeyi, her gün hükümet kurup hükümet yıkmayı(!), tüm devlet problemlerini halletmeyi(!) biliyoruz.

Ancak beslenme sağlığımızı nasıl etkiler? Cildimizdeki basit değişiklikler neyi ifade ediyor? Günde kaç kez tuvalete çıkmamız gerekiyor? İdrarımızın rengi nasıl olmalı? Bağırsaklarımızdaki enfeksiyon kalp çarpıntısı yapar mı? Sindirim sisteminde oluşan gaz baş ağrısına neden olur mu? Veya kabızlık sağlığımızı bozar mı gibi çok basit soruların cevabını verecek durumda değiliz.

Çünkü “öğretilmiş çaresizliğimiz” sonucu hastalıklar ve sağlık hakkında hiçbir bilgimiz yok ve öğrenmekte asla aklımıza gelmez. Bu günkü sağlık anlayışına göre “bu çok basit soruların cevabını bile, sadece tıp eğitimi almış doktorların vermesi gerekir.”

Yazının Devamı

Her gerekçeyle hapı yutmayın

Olumsuz düşüncelerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, soluduklarımız ve cildimiz yoluyla vücudumuza aldığımız toksinler (zehirler) sonucu bedenimizde meydana gelen içsel kirlenmenin dereceleri ve sonuçları “Prof. Mikhail Tombak” tarafından aşağıdaki şekilde izah edilmektedir...

1. Derece: Beden sağlıklı görünmesine rağmen sürekli yorgunluk hissetme.2. Derece: Başta ve kemiklerde ağrılar.3. Derece: Çeşitli türden alerjiler.4. Derece: Kistler, kitleler, taşlar ve şişmanlık.5. Derece: İç organlarda, kemiklerde ve eklemlerde şekil bozuklukları.6. Derece: Sinir sistemi rahatsızlıkları.7. Derece: Hücre ve organlarda, sonuçta kansere yol açan yozlaşmalar. Ben de diyorum ki: Modern tıp (Ortadoks Tıbbı) tarafından her biri çok ciddi hastalık olarak karşımıza çıkarılma ihtimali olan bu sonuçların tamamı da bizim yapıp ettiklerimizin sonuçlarıdır…"Herhangi bir check up sonucu" tarafınıza konulacak herhangi bir teşhisle, size "hapı yutmanız için" reçete edilecek kimyasalları "büyük bir dikkatle kullanmak yerine, “hastalık nedenlerini öğrenerek” yukarıda bahsedilen semptomlara neden olan yanlışlarınızı ortadan kaldırmanız" çok daha olumlu sonuçlar doğuracaktır...Hafta sonunun sağlık anlayışımızın değişmesi için bir fırsat olması dileğiyle...

Yazının Devamı