Iskalıyor muyuz?
Türkiye’nin gündemi yoğun. Ekonomi, hayat pahalılığı, siyasi tartışmalar, fon skandalı ve açılım süreci… Her biri kendi başına önemli, her biri toplumun geleceğini doğrudan ilgilendiriyor. Siyasetçiler konuşuyor, gazeteciler tartışıyor, sosyal medya yeni gündemler üretiyor. Ancak bütün bu tartışmaların arasında gözden kaçırdığımız bir gerçek var: Türkiye kendi içine dönerken hemen yanı başındaki Orta Doğu’da güç dengeleri yeniden şekilleniyor.
Bölgedeki gelişmeler, uzmanların değerlendirmeleri ve dış politika haberleri arasında kendine yer bulsa da ülke gündeminde hak ettiği ölçüde tartışılmıyor. Oysa yaşananlar yalnızca uzak ülkelerin savaşı değil. Enerji fiyatlarından ticaret yollarına, sınır güvenliğinden Türkiye’nin uluslararası ilişkilerine kadar uzanan sonuçlar doğurabilecek bir dönüşümden söz ediyoruz.
Asıl mesele, Orta Doğu’da neler yaşandığını bilmekle sınırlı değil; bu gelişmelerin Türkiye’nin geleceği açısından ne anlama geldiğini de sorgulamak.
Savaş yalnızca cephede yaşanmıyor
İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşın en önemli sonuçlarından biri, askerî gücün tek başına siyasi sonuç üretmeye yetmediğini göstermesi. ABD ve İsrail, İran’ın askerî kapasitesine ağır darbeler indirebilse de Tahran’ın bölgesel baskı araçlarını tamamen ortadan kaldırabilmiş değil. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, bu durumun en somut örneklerinden biri.
12 Ekim itibarıyla Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda Washington ile Tahran arasında görüşmeler sürüyor ancak taraflar henüz uzlaşmış değil. Reuters’ın haberine göre İran, ABD’nin son önerisini değerlendiriyor ve yanıtını arabulucular üzerinden iletmeyi planlıyor.
Bu gelişme, savaşın yalnızca askerî hedeflerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Hürmüz Boğazı’ndaki aksama, petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretini etkilerken enerji fiyatları, nakliye maliyetleri ve enflasyon üzerinde de baskı oluşturuyor.
Türkiye’de geçim sıkıntısını konuşurken bu bağlantıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. Çünkü Orta Doğu’da yaşanan bir çatışmanın ekonomik faturası, savaşın tarafı olmayan ülkelere de çıkabiliyor.
Beş ülke, beş farklı güç anlayışı
Orta Doğu’daki güç mücadelesine baktığımızda, her ülkenin farklı bir avantajı ve aynı ölçüde önemli kırılganlıkları olduğunu görüyoruz. ABD, askerî ve teknolojik üstünlüğüyle bölgenin en güçlü dış aktörü olmayı sürdürürken bu gücü kalıcı bir siyasi düzene dönüştürmekte zorlanıyor. İsrail, gelişmiş ordusu ve istihbarat kapasitesiyle rakiplerine ağır darbeler indirebiliyor ancak askerî başarılarını kalıcı güvenliğe dönüştürme konusunda ciddi sorunlarla karşılaşıyor. İran ise konvansiyonel güç bakımından dezavantajlı olmasına rağmen füze kapasitesi, coğrafi konumu ve enerji yolları üzerindeki etkisiyle rakiplerinin maliyetlerini artırabiliyor. Suudi Arabistan, ekonomik kaynaklarını ve diplomatik ağırlığını bölgesel güvenliğini güçlendirmek için kullanırken dış güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışında. Türkiye ise askerî kapasitesi, savunma sanayisi, NATO üyeliği ve bölge ülkeleriyle kurabildiği çok yönlü ilişkiler sayesinde kendine özgü bir hareket alanına sahip. Ancak Ankara’nın önündeki mesele, bu imkânları aynı anda kullanırken ekonomik maliyetleri ve bölgesel rekabetin risklerini yönetebilmek. Dolayısıyla Orta Doğu’da henüz tek bir ülkenin belirleyici olduğu yeni bir düzen kurulmuş değil; daha çok, eski güvenlik dengelerinin sorgulandığı ve ülkelerin yeni ittifak arayışlarına yöneldiği bir geçiş dönemi yaşanıyor.
Suudi Arabistan ve Türkiye’nin yeni konumu
Bu değişimin dikkat çekici örneklerinden biri, Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışında ortaya çıkıyor. Riyad, bir yandan ABD ile ilişkilerini korurken diğer yandan yeni savunma ortaklıkları geliştiriyor. İran’la bağlantılı Husilerin Suudi Arabistan’daki hedeflere yönelik saldırıları, enerji altyapısının güvenliğinin ve ekonomik dönüşüm projelerinin bölgesel istikrara ne kadar bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Reuters’ın 12 Ekim tarihli değerlendirmesi, saldırıların Suudi Arabistan’ın yatırım ve ekonomik çeşitlenme hedefleri açısından da risk yarattığına dikkat çekiyor.
Türkiye de bu tablonun dışında değil. Ağustos ayında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, Ankara’nın bölgesel güvenlik ilişkilerinde daha etkin bir rol üstlenme arayışının göstergesi. Reuters’ın 7 Ekim tarihli haberine göre Türkiye, Suudi Arabistan’a hava savunması, istihbarat ve teknik destek sağlıyor. Anlaşmanın uygulama kapsamı ve parlamentodaki onay süreci ise önemini koruyor.
Bu gelişmeyi Türkiye’nin ABD’nin yerini alması olarak yorumlamak doğru olmaz. Ancak Körfez ülkelerinin güvenlik konusunda seçeneklerini artırmaya çalışması, Ankara’ya yeni diplomatik ve stratejik imkânlar sunabilir. Aynı zamanda yeni ortaklıklar, Türkiye’nin üstleneceği sorumlulukların ve olası çatışmalara maruz kalma riskinin de dikkatle değerlendirilmesini gerektiriyor.
Gündemimizi kim belirliyor?
Bütün bunlar yaşanırken Türkiye’de gündemin büyük bölümü iç siyasetin tartışmalarıyla şekilleniyor. Fon skandalı sorgulanmalı, ekonomi konuşulmalı, açılım sürecinin içeriği ve sonuçları değerlendirilmelidir. Sorun, bunların gündemde olması değil; ülkenin geleceğini etkileyen başka gelişmelerin yeterince tartışılmaması.
Orta Doğu’da değişen güç dengelerini yalnızca savaş haberleri üzerinden izlemek de yeterli değil. Asıl soru, bu gelişmelerin Türkiye’nin güvenliğini, ekonomisini ve dış politika tercihlerini nasıl etkileyeceğidir.
Türkiye’nin ihtiyacı, iç gündemini terk etmek değil; iç gündemiyle dış dünyayı birbirinden ayırmaktan vazgeçmek. Çünkü Orta Doğu’da kurulan ittifaklar, değişen enerji güzergâhları ve büyüyen güvenlik riskleri, biz onları konuşmadığımız için etkisini kaybetmeyecek.
Asıl soru şu: Gelişmelerin sonuçlarıyla karşılaştığımızda mı konuşmaya başlayacağız, yoksa henüz vakit varken ne olup bittiğini anlamaya mı çalışacağız? Bazen bir ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük risk, sorunlarının çokluğu değil, kendi gündemine kapanırken çevresinde değişen dünyayı yeterince görememesidir.