Bir pazar yazısı

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Malik Bin Nebi diyor ki: ‘Neye karşı çıkmamız gerektiğini biliyoruz.’

Fakat galiba onun bize bıraktığı asıl zor soru bundan sonra başlıyor: Peki yerine ne koyacağız?

Bin Nebi’nin düşüncesini yalnızca sömürgecilik üzerinden okumak kolay. Oysa onun asıl derdi, sömürgecinin neden bazı toplumlar üzerinde bu kadar etkili olabildiği sorusuydu. Bir toplumun kendi düşünme ve üretme kapasitesini kaybetmesini, dışarıdan gelen müdahaleyi kolaylaştıran bir zemin olarak görüyordu.

Bu yüzden mesele yalnızca dışarıdakinin ne yaptığı değildi. Biraz da içeride bizim ne hâle geldiğimizdi.

Bugünün Türkiye’sinde bu soruyu başka bir biçimde sormak mümkün:

Biz kendi fikrimizi mi kuruyoruz, yoksa yalnızca başkasının fikrine mi karşı çıkıyoruz?

Çünkü neye karşı olduğumuzu çoğu zaman gayet iyi biliyoruz.

İktidarın karşısında olanlar neye karşı olduklarını biliyor. İktidarın yanında olanlar da neye karşı olduklarını biliyor. Bir tarafın söylediğini diğer tarafın reddetmesi artık neredeyse siyasi refleks hâline gelmiş durumda.

Fakat iş “Peki bunun yerine ne olacak?” sorusuna geldiğinde ses biraz azalıyor.

Türkiye’deki siyasi kamplaşmayı yalnızca farklı düşüncelerin çatışması olarak görmek de eksik kalıyor.

Çünkü artık mesele yalnızca ne düşündüğümüz değil, kim olduğumuz meselesine dönüşebiliyor.

İnsan kendisini belli bir siyasi grubun parçası olarak tanımladığında, o grubun doğrularını paylaşmakla kalmıyor; grubun yanlışlarını da savunmak zorunda hissedebiliyor.

İşte burada kamplaşma bir konfor alanı üretiyor.

Çünkü artık her meselede sıfırdan düşünmek gerekmiyor.

“Bizimkiler ne diyor?” sorusu, “Ben ne düşünüyorum?” sorusunun yerini alabiliyor.

Bir olay olduğunda önce olayın kendisine bakmak yerine, kendi tarafımızın olay hakkındaki yorumuna bakıyoruz.

Karşı taraf yaptıysa açıklaması basit: Yanlış.

Bizim taraf yaptıysa açıklama biraz daha uzun: Şartlar farklıydı, niyet başkaydı, geçmişte onlar da yapmıştı, asıl mesele başka…

Böylece insan farkında olmadan kendi tarafının avukatına dönüşüyor.

Araştırmalar da Türkiye’deki kutuplaşmanın yalnızca fikir ayrılığından ibaret olmadığını gösteriyor. Son yıllarda yapılan çalışmalar, siyasi gruplar arasındaki duygusal mesafenin ve karşı gruba yönelik olumsuzluğun belirgin olduğunu ortaya koyuyor. Sosyal medya üzerinden yoğun siyasi haber takibinin de bu kutuplaşmayla ilişkili olduğu görülüyor.

Daha ilginç olan ise şu:

Kutuplaşma yalnızca karşı tarafı sevmemek anlamına gelmiyor. Kendi grubumuza yönelik hoşgörümüzü de artırabiliyor.

Yani mesele sadece “onları sevmiyoruz” değil.

Bir süre sonra “bizimkiler ne yaparsa yapsın bir açıklaması vardır” noktasına gelebiliyoruz.

İşte konfor alanı tam burada kuruluyor.

Bunun siyasette çok önemli bir sonucu var:

Muhalefet etmek, düşünmenin yerine geçebiliyor.

Bir şeyin yanlış olduğunu söylemek elbette değerlidir. Ama yanlış olduğunu söylemek, onun yerine ne yapılacağını açıklamak değildir.

Bir iktidarın kötü yönetildiğini söylemek, iyi yönetimin nasıl olacağını anlatmaz.

Bir ekonomik politikanın yanlış olduğunu söylemek, alternatif ekonomi politikası değildir.

Bir eğitim sistemini eleştirmek, yeni eğitim sistemini kurmak değildir.

Ama sosyal medya çağında itiraz etmek oldukça kolay.

Bir cümle yazıyorsunuz.

Bir etiket kullanıyorsunuz.

Bir görüntüyü paylaşıyorsunuz.

Karşı tarafın hatasını gösteriyorsunuz.

Ve bütün bunlar insana bir şey yapmış olma hissi verebiliyor.

Oysa tepki vermek ile eylem üretmek aynı şey değil.

Belki de Türkiye’nin bugün yaşadığı sorunlardan biri tam olarak burada.

Siyasi kamplar birbirlerinin gündemlerine göre hareket ediyor.

İktidar bir şey yapıyor, muhalefet ona tepki veriyor.

Muhalefet bir şey söylüyor, iktidar ona tepki veriyor.

Sosyal medya başka bir başlık açıyor, herkes oraya koşuyor, konuşuyor, tepki veriyor.

Ama kendi gündemimizi ne kadar biz belirliyoruz? Kendi sorularımızı ne kadar kendimiz soruyoruz? Kendi geleceğimizi ne kadar başkasının yanlışlarından bağımsız tarif edebiliyoruz?

Belki Malik Bin Nebi’nin bugüne uzanan tarafı da burada.

Çünkü onun meselesi yalnızca sömürgecinin varlığı değildi. Daha temel bir mesele vardı:

Toplum kendi tarihsel hareketini üretebiliyor mu?

Kendi fikrini üretebiliyor mu? Kendi önceliklerini belirleyebiliyor mu? Fikri eyleme dönüştürebiliyor mu?

Bu yüzden Türkiye’de artık biraz daha zor sorular sormamız gerekiyor.

Sadece “Kim gitsin?” değil: “Kim ne yapacak?”

Sadece “Bu yanlış” değil: “Doğrusu ne?”

Sadece “Buna karşıyım” değil: “Bunun yerine ne öneriyorum?”

“Ben bunu kendi tarafım yaptığı zaman da aynı ölçüyle değerlendirebiliyor muyum?”

Çünkü bir toplum için asıl tehlike yalnızca yanlış insanların doğruyu söylemesi değildir.

Bazen daha büyük tehlike, doğru insanların kendi taraflarının yanlışlarını sorgulamaktan vazgeçmesidir.

Malik Bin Nebi’nin düşüncesini bugün Türkiye’ye taşımanın anlamı belki de burada.

Başkasının kurduğu gündeme sürekli itiraz etmek, henüz kendi gündemimizi kurduğumuz anlamına gelmiyor.

Bir tarafın diğer tarafı yenmesi de tek başına bir gelecek tasavvuru oluşturmuyor.

Çünkü siyaset yalnızca neyi yıkacağımızla ilgili değildir.

Aynı zamanda neyi kuracağımızla ilgilidir.

Ve belki bugün hepimizin kendisine sorması gereken en basit ama en zor soru şu:

Karşı çıkıyoruz. İyi.

Peki yerine ne koyacağız?

Malik Bin Nebi kimdir?

Malik Bin Nebi (1905–1973), Cezayirli düşünür ve yazardır. İslam dünyasının gerilemesi, medeniyetlerin yükseliş ve düşüş şartları, sömürgecilik ve fikirlerin toplumlar üzerindeki etkisi üzerine çalıştı.

Bin Nebi’nin önemli kavramlarından biri “sömürülebilirlik” (colonisability) idi. Sömürgeciliği yalnızca dışarıdan gelen bir tahakküm olarak değil, toplumların içeride yaşadığı düşünsel ve toplumsal zaaflarla birlikte ele aldı. Ona göre bir toplumun yeniden ayağa kalkması, yalnızca dış koşulların değişmesine değil, insanın ve toplumun kendi üretme kapasitesini yeniden kazanmasına bağlıydı.

Belki bugün onu yeniden okumak için en iyi neden de bu:

Başkalarının ne yaptığına bakmaktan, kendi ne yaptığımızı sormaya geçebilmek.