Karmakarışık !

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye'nin fon krizinde iktidar cephesinden verilen mesajın özeti belli:
“Ucu nereye giderse gitsin.”
“Kime dokunursa dokunsun.”
“Kim sorumluysa hesap verecek.”

Bunlar siyasi olarak güçlü cümleler. Ama artık mesele bu cümlelerin kurulması değil.

Çünkü fon krizinin ucu zaten bir yerlere dokundu. Hatta doğrudan iktidar partisinin yönetim kademesine kadar geldi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, hakkındaki iddiaların bağımsız biçimde araştırılabilmesi amacıyla siyasi görevlerinden istifa ettiğini açıkladı. Kaya, istifasını bir anlamda “her şey ortaya çıksın” mesajı üzerine kurdu. Kaya, iddialar incelenirken siyasi sorumluluk üstlendiğini belirtti.

Tam bu noktada kamuoyunun önüne çok daha büyük bir soru geldi:

2,2 milyar lira gerçekten iade edildi mi?

29 Eylül'de Ekonomim kaynaklı haberlerde Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın, Özata Denizcilik hisselerinden elde ettikleri öne sürülen yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın bildirdiği hesaba aktardıkları ileri sürüldü. Fakat bugün gazeteci Nagehan Alçı, görüştüğü kaynakların bu bilgiyi yalanladığını ve paranın iade edilmediğinin kendisine söylendiğini açıkladı.

Üstelik ortada yalnızca “kim doğru söylüyor?” sorusu da yok.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın soruşturması kapsamında Kaya çifti hakkında mal varlığının dondurulması için işlem başlatıldığı bildirildi. Hukuki değerlendirmelere göre de paranın yatırılıp yatırılmadığından çok, yatırıldıysa ne zaman yatırıldığı önem taşıyor. Çünkü Sermaye Piyasası Kanunu'ndaki etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı açısından soruşturmanın hangi aşamasında ödeme yapıldığı kritik.

Dolayısıyla şu anda yapılması gereken şey “2,2 milyar iade edildi” diye hüküm vermek değil.

Hazine'ye gerçekten para yatırıldı mı?

Yatırıldıysa hangi tarihte?

Kim yatırdı?

Hangi hukuki gerekçeyle yatırdı?

Ne kadarı yatırıldı?

Ve bu ödeme soruşturmanın hukuki statüsünü nasıl etkiliyor?

Bunların cevabını kamuoyu bilmiyor.

Dahası, kamuoyuna yansıyan yaklaşık 163 milyon liralık başlangıç yatırımının kaynağı da ayrı bir soru olarak duruyor. Bu rakamın kesin işlem dökümü olmadığı özellikle belirtiliyor; ancak soruşturmanın kapsamı bakımından başlangıç sermayesinin kaynağının da incelendiği aktarılıyor.

İşte burada “kime dokunursa dokunsun” cümlesinin gerçek anlamı ortaya çıkıyor.

Bir siyasetçinin istifa etmesi, hukuki soruşturmanın yerine geçer mi?

Bir paranın iade edilmesi de varsa suçun ortadan kalktığı anlamına gelir mi? Bu soruların cevapları o gerçek anlama götürür bizi.

Tersine, iade gerçekten yapıldıysa neden yapıldığı; yapılmadıysa neden “iade edildi” haberinin çıktığı soruları cevaplanmak zorunda.

Bir de başka isimler meselesi var

Fon krizinin yalnızca Fatma Betül Sayan Kaya dosyasından ibaret olmadığına ilişkin siyasi iddialar da büyüyor.

Özgür Özel'in başkanlığında 29 Eylül'de toplanan YENİ Parti'nin “Fon Krizi Masası” toplantısının ardından Parti Sözcüsü Zeynel Emre, soruşturma dosyalarında önemli mevkilerde bulunan başka kişilerin isimlerinin de geçtiğini söyledi.

Daha önemlisi, “Biz bunları delillendirmek için çalışıyoruz; bizim elimizde olan bilgilerden daha fazlası sizde var, madem samimisiniz siz açıklayın” çağrısında bulundu.

Bu açıklamanın kendisi elbette başka isimlerin suç işlediğini kanıtlamıyor.

Ama siyasetin önüne başka bir problem koyuyor:

Eğer iktidarın elinde gerçekten daha fazla bilgi varsa neden kamuoyu bunu iktidardan öğrenmiyor?

Eğer böyle isimler yoksa bunun da açıkça söylenmesi mümkün.

Çünkü isimlerin kulislerde dolaşması, soruşturma dosyalarının içeriğinin sosyal medya üzerinden parça parça konuşulması ve her gün yeni bir iddianın ortaya çıkması, meseleyi hukuk dosyasından çıkarıp siyasi dedikodu alanına taşıma riski taşıyor.

Bunun bedelini ise yalnızca siyasetçiler ödemiyor.

Çünkü vatandaşın derdi başka

Türkiye'de vatandaşın önemli bir bölümünün ekonomik baskıyı hissettiği zaten resmî göstergelerde de görülüyor. Ağustos ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51 olarak gerçekleşti; tüketici güven endeksi ise 90,8 seviyesinde kaldı. TÜİK'in metodolojisinde 100'ün altındaki tüketici güveni kötümser duruma işaret ediyor.

Bir tarafta vatandaşın maaşı, kirası, pazarı, faturası ve borcu var.

Diğer tarafta birkaç ay içerisinde milyarlarca liralık kazanç iddiaları konuşuluyor.

Üstelik fon krizinden etkilenen tasfiye kapsamındaki 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Bu nedenle mesele yalnızca Ankara'nın siyasi koridorlarında yaşanan bir tartışma değil; yüz binlerce yatırımcının parasını ve güvenini ilgilendiren bir mesele.

Böyle bir ortamda vatandaşın siyasetten beklediği şey “Biz bunun üzerinden rakibimizi biraz daha sıkıştıralım” olmayabilir.

Çünkü 2,2 milyar lira, siyasi mevzi kazanmak için kullanılan bir rakamdan çok daha fazlası.

Bir vatandaş için o rakam, kendi birkaç yıllık geliri ile, emekli maaşı ile, borcu ile veya birikimi ile aynı cümlede bile anamayacağı bir büyüklük. Böyle bakınca rakamın anlamlandırılması dahi neredeyse imkânsız oluyor vatandaş açısından.

Bu nedenle siyasetin “sonu ne olacak?” sorusuna vereceği cevap da vatandaş açısından çok önemli olmayabilir.

Vatandaşın sorusu daha basit:

Benim param ne olacak?

Bu sistemde kim ne yaptı?

Kim biliyordu?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Ve aynı şeyi sıradan bir vatandaş yapsaydı kendisine ne olurdu?

İşte “kime dokunursa dokunsun” cümlesinin gerçek karşılığı burada.

Ucu muhalefete dokunursa bir sonuç, iktidara yakın birine dokunursa başka bir sonuç ortaya çıkarsa bu sözün anlamı kalmaz.

Ucu Fatma Betül Sayan Kaya'ya dokunmuşsa onun dosyası bütün yönleriyle açıklığa kavuşmalı.

Başka isimlere dokunuyorsa onların da kim olduğundan bağımsız olarak aynı hukuk işletilmeli.

Hiçbir şey yoksa, o da açıklanmalı.

İade edilmişse, ne zaman ve hangi hukuki gerekçeyle edildiği anlatılmalı.

İade edilmemişse, “iade edildi” haberinin kaynağı ve doğruluğu açıklığa kavuşturulmalı.

Ve en önemlisi, istifa bir sonuç değil, soruşturmanın önünü açan siyasi sorumluluk adımı olarak görülmeli.

Çünkü bugün Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir siyasi kavga değil, belirsizliğin ortadan kaldırılması.

AK Parti'nin rakibinin yaşadığı kaostan siyasi avantaj çıkarmaya çalışması da, muhalefetin milyarlar üzerinden iktidarı sıkıştırmaya çalışması da vatandaşın cebindeki kaybı geri getirmiyor.

Sonunda herkes aynı soruyla baş başa kalıyor:

Ucu kime dokunacak?

Artık bu sorunun cevabını büyük ölçüde biliyoruz.

Asıl soru şu: Dokunduğu kişinin başına ne gelecek?

“Sonuna kadar gidilecek” deniliyorsa, bunun cevabını siyasi açıklamalar değil, soruşturmanın ve hukukun ortaya koyacağı sonuçlar vermeli.