Dr. Mevlüt Şahin

Dr. Mevlüt Şahin

Ağaç gövdelerini boyayalım mı?

Evet yapraklarını döken ağaçların gövdelerinin boyanması tavsiye edilen kültürel işlemlerden birisidir ve faydalıdır.

Kış günlerinde gündüz sıcaklıkları bazen yükselir. Ağaçlar da bu yükselen sıcaklıkların etkisi ile ısınır. Gece sıcaklıkları da çoğu zaman ani olarak düşer. Fakat gündüz ısınan ağaçlar gece ani düşen sıcaklıklara ayak uyduramazlar ve bu yüzden gövdelerinin dış kabuklarında çatlamalar meydana gelir. Bu, gece ve gündüz sıcaklık değişimleri arasında bazen 20 derecelik farklılık olabilmektedir. Bahar başlangıcında, ağaçlara su yürüdüğü zamanlarda güneşe bakan yönlerinde gündüz sıcaklıklarının etkisi ile ısınma olur. Gece sıcaklıklarının ani ve şiddetli düşmesi sonucunda bitki bünyesindeki su donar ve ağaç kabuklarında çatlamalar ve yarılmalar oluşur. Ağaçlar su bazlı tavan boyaları ile boyanırsa gündüz fazla ısınmaz, gecede aşırı düşen sıcaklıklardan fazla etkilenmezler. Bu yüzden ağaçların gövdelerinde ya çatlama olmaz ya da bu problem hafif atlatılır.

Beyaz renge boyanan ağaçlara, bazı zararlı veya faydalı böcekler tırmanmazlar. Çünkü böcekler görünmemek için bulundukları zeminin rengine bürünürler yani kamufle olurlar. Böceklerin renk skalasında beyaz renk olmadığından beyaza boyanan ağaçlara tırmanmazlar. Zararlı böceklerin tırmanamaması avantaj olarak görülürken faydalı olanlarının tırmanamaması olumsuzluk olarak kabul edilmektedir. Eğer ağaçlarımızın bulunduğu yerde zararlı böcekler faydalı olanlardan fazlaysa boyanmasında fayda vardır.

Yazının Devamı

ÇÖL TOZLARININ İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Çöl tozu taşınımı olayı gerek fiziki gerekse de beşeri yönüyle son dönemde oldukça dikkat çeken konular arasındadır. Özellikle Güneydoğu Anadolu ve Doğu Akdeniz, çöl tozlarından en çok etkilenen bölgelerimiz arasındadır.

Çöl tozlarının boyutları insan sağlığı açısından farklı derecelerde risk oluşturmaktadır. Boyutları 10 mikrondan daha büyük olan toz parçacıkları, vücudun savunma sistemine zarar vermesinin yanında saç dökülmelerine ve cilt kurumalarına da neden olmaktadır. Boyutları 10 mikrondan daha küçük olan toz parçacıkları akciğerlere zarar vermektedir. Astım ve zatürre gibi hastalıkları da tetiklemektedir. En büyük tehlikeye boyutları 2,5 mikrondan daha küçük toz parçacıkları sebep olmaktadır. Bu tozlar akciğerlerin derinliklerine kadar işleyebilmekte bronşlara ve kalbe giden damarlara kadar nüfuz ederek kalp damar hastalıklarına ve ani ölümlere neden olabilmektedir. Ayrıca bazı alerjik hastalıklara sebep olduğu, migren ve baş ağrısı gibi rahatsızlıkları tetiklediği bilinmektedir.

Yapılan bir araştırma sonucuna göre, Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi’ne solunum yolu rahatsızlıkları sebebiyle gelen hasta sayısı 6 Eylül de hiç yokken, 10 Eylülde başlayan toz taşınımı etkisiyle rahatsızlanıp hastaneye gelen hasta sayısı 60 civarında olmuştur. Toz taşınımının bittiği 13 Eylülde solunum rahatsızlığı sebebiyle hastaneye hiç hasta müracaatı olmamıştır. İran’da tozların etkili olduğu dönemlerde insanların hastanelere başvuruları % 20 ile % 60 arasında artış gösterdiği ortaya konulmuştur. Irak’ın başkenti Bağdat’ da 9 Ağustos 2005’ te meydana gelen bir toz fırtınasının ardından Yermük şehir hastanesinin raporlarına göre 1000 civarında boğulma vakası meydana gelmiştir. Batı Sahra’daki toz parçacıkları ülkedeki yerliler arasında yaygın olan göz iltihabından sorumlu tutulmaktadır. Şubat-Mayıs arasında 200.000 kişiyi etkileyen Batı Afrika’daki yıllık menenjit vakaları bölgede esen ve çöl tozları taşıyan rüzgârlarla ilişkilendirilmektedir.

Yazının Devamı

Çöl tozlarının iklime ve tarıma etkileri

Yeryüzünde geniş alanlar kaplayan çöller günümüzde verimsiz, işe yaramayan ve ona sahip olan ülkeler için bir şansızlık olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte rüzgârların etkisiyle çöl alanlarından kalkarak yeryüzüne taşınan çöl tozlarının çok önemli işlevler gördüğü bilinmektedir.

Türkiye’ye yıllık 20 milyon ton çöl tozlarının % 80’e varan kısmı mart-nisan ayları içerisinde ve her biri birkaç günlük periyodlar halinde Anadolu’ya ulaşmaktadır. Özellikle mart, nisan ve mayıs aylarında yurdumuza ulaşan tozlar, otomobil, ev, ofis gibi insanların yaşama alanlarında ve kullandığı araç gereçler üzerini kaplamaktadır.

Çöl tozlarının, bünyesinde demir bulunmaktadır. Bulunan bu demir+3 değerliklidir. Tabiatta +3 değerlikli demir çok bulunmasına rağmen canlılar tarafından kullanılamamaktadır. Çöl tozlarının bulutlar ile temas etmesi sonucunda +3 değerlikli demir +2 ye indirgenir. İndirgenmiş +2 değerlikli demir yağışlar sonucunda yeryüzüne indiğinde bitki, toprak ve su kaynakları için önemli ve faydalı etki yapmaktadırlar. Özellikle bitkiler için gübre etkisi oluşturmaktadır. Çöl tozları ile sulanan pamuk deneme tarlasında demir oranı % 300 artmış ve ayrıcı organik madde ve fosfat miktarlarında da artışlar olmuş, tuzluluk oranı ise bir nebze de olsa düşmüştür. Pamuk veriminde ise % 11 oranında artış olduğu bir araştırmada ortaya konulmuştur.

Yazının Devamı

Çöl tozlarının iklime ve tarıma etkileri

Yeryüzünde geniş alanlar kaplayan çöller günümüzde verimsiz, işe yaramayan ve ona sahip olan ülkeler için bir şansızlık olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte rüzgârların etkisiyle çöl alanlarından kalkarak yeryüzüne taşınan çöl tozlarının çok önemli işlevler gördüğü bilinmektedir.

Türkiye’ye yıllık 20 milyon ton çöl tozlarının % 80’e varan kısmı mart-nisan ayları içerisinde ve her biri birkaç günlük periyodlar halinde Anadolu’ya ulaşmaktadır. Özellikle mart, nisan ve mayıs aylarında yurdumuza ulaşan tozlar, otomobil, ev, ofis gibi insanların yaşama alanlarında ve kullandığı araç gereçler üzerini kaplamaktadır.

Çöl tozlarının, bünyesinde demir bulunmaktadır. Bulunan bu demir+3 değerliklidir. Tabiatta +3 değerlikli demir çok bulunmasına rağmen canlılar tarafından kullanılamamaktadır. Çöl tozlarının bulutlar ile temas etmesi sonucunda +3 değerlikli demir +2 ye indirgenir. İndirgenmiş +2 değerlikli demir yağışlar sonucunda yeryüzüne indiğinde bitki, toprak ve su kaynakları için önemli ve faydalı etki yapmaktadırlar. Özellikle bitkiler için gübre etkisi oluşturmaktadır. Çöl tozları ile sulanan pamuk deneme tarlasında demir oranı % 300 artmış ve ayrıcı organik madde ve fosfat miktarlarında da artışlar olmuş, tuzluluk oranı ise bir nebze de olsa düşmüştür. Pamuk veriminde ise % 11 oranında artış olduğu bir araştırmada ortaya konulmuştur.

Yazının Devamı

Tarım ilaçları ve salgın hastalıklar

Dünyada tarım ilacı (pestisit) kullanımı çok eski tarihlere dayanmakta olup, bulgular M.Ö. 1500’lere kadar gitmektedir. Bilinen ilk pestisit ise Mezopotamya’da antik Sümer’de kullanılan kükürt tozudur. 15. yüzyılda arsenik, cıva ve kurşun gibi kimyasallar, 17. Yüzyılda nikotin ve 19. yüzyılda doğal tarım ilacı olarak pire otu kullanılmıştır. 1939 yılında DDT’nin pestisit olma özelliğinin keşfedilmesi ile kullanımı yaygın hale gelmiştir. 1940’lı yıllarda 2, 4-D ve 2, 4, 5-T, benzen hidroklorür, 1943’te prathion kimyasalı kullanılmaya başlanmıştır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayınlanan çevresel göstergelere göre Türkiye’de 2017 yılında kullanılan toplam tarım ilacı miktarı, 2016 yılına göre %8,08 artarak yaklaşık 54.000 tona yükselmiştir.

Tarım ürünlerini zararlı, hastalık ve yabancı otlardan korumak ve kaliteli ürün elde ederek insanların besin ihtiyacını gidermek amacıyla kullanılan bu ilaçlar, eğer zamanında doğru şekilde ve tavsiye edilen dozda, zamanda ve miktarda kullanılmadıkları takdirde sadece uygulandıkları bölgede zarar oluşturmakla kalmayıp; hava, su, yağış, başka bir canlı ya da cansız varlıkla bulaşma, taşınma gibi birçok yolla doğanın dengeli sirkülasyonu içinde kendine yer edinmekte, ulaşabildiği her noktaya ulaşıp orada izler bırakarak çevreye zarar vermektedir. Bu yüzden tarımsal üretimde bilinçli ve denetimli tarım ilacı kullanımına özen göstermesi ve kalıntı sorununu çözecek uygulamalara geçmesi önem taşımaktadır.

Bulaşıcı salgın hastalıklar insanların vücut direnci düştüğü zaman öldürücü etki yapmaktadırlar. Öncelikle bu hastalıklardan yaşlıların ve kronik hastalıkları olan kişilerin en fazla etkilenmelerinin sebebi de budur. Vücut direncini düşüren çok sayıda etken bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden biriside tarım ilaçlarıdır. Tarım ilaçları İnsan kanında bulunan eritrosit (alyuvarlar) ve lökositlere(akyuvarlar) zarar verebilmekte ve sayılarının azalmasına sebep olmaktadır. Eritrositler dokular ile akciğerler arasında oksijen ve karbondioksit taşımasını yapmaktır. Lökositlerin görevi ise, vücuda farklı yollardan girmiş olan bakteri, virüs, mantar ve zehirli toksinleri tanıyarak, yok etmektir. Bu işlevi yerine getirirken damar yapıları içinde yer alan alyuvarlar, bakteri ya da virüsün bulunduğu bölgeye ulaşmak için damardan ayrılarak ilgili dokuya ulaşırlar ve bu zararlı organizmaları yok etmek için çalışırlar. Vücuda uzun yıllar ve düşük miktarlarda alınan tarım ilaçlarının zararlı etkileri daha sonra ortaya çıkmakta ve bu etkiler çoğu zaman geri dönüşümsüz olmaktadır.

Yazının Devamı

Solucan gübresi-2

Doğal hayatta, geri dönüşümün vazgeçilmez canlılarından biriside solucanlardır. Bu canlılar doğal ayrıştırıcılar ve iyileştiricilerdir. Solucanların bu özelliklerinden yararlanılarak dünya genelinde yaklaşık 70 yıldan beri, Ülkemizde ise 20 yıldır ticari gübre üretilmektedir.

Solucan gübresi üretiminde en çok tercih edilen solucan türü Kırmızı Kaliforniya Solucanı olarak kabul edilir. Hızlı üreyen, yaşam alanını terk etmeyen ve yüksek miktarlarda gübre üretebilen bu solucan türü ülkemizdeki solucan üretim tesislerinin neredeyse tamamında kullanılır. Solucanlar, organik atıklar ve hayvan dışkılarını sindirirken bu ürünlerin içerisinde bulunan zararlı bileşenleri de temizlerler. Bununla birlikte solucan dışkısının pH değeri bitkiler için mükemmel olarak tanımlanır.

Solucanların sindirim sisteminde bulunan Sölom Sıvısı, doğal atıkları bitkilerin kullanabileceği forma dönüştürebilme özelliğine sahiptir. İlaveten sölom sıvısı içeren solucan gübresi içerisinde oldukça fazla olan besin yapıları daha uzun sürede toprağa salgılanmakta ve böylece bitkiler daha uzun süre beslenebilmektedir. Elde edilen solucan gübresinin içeriğine işleyen sölom sıvısı kullanıldığı yer olan topraktaki patojenleri baskılayarak bitkileri korumakta ve bitki direncini artırmaktadır. İnsan sağlığı açısından da ilgi çeken bu sıvı hücre yenileyici ve onarıcı özelliği sayesinde tıbbi ve kozmetik sanayisinde kullanılmaktadır.

Yazının Devamı

Solucan Gübresi

Organik tarım sistemlerinin temeli, toprağın sürdürülebilirliği ve verimini arttırmaktır. Bunun sağlanması içinde bitkilerin organik içerikli besinlerle beslenmesi çok önemlidir. Bu amaçla hayvan gübreleri, malçlama, bitki kalıntılarından faydalanma, kompost, yeşil gübreleme, leonardit ve hümik asitlerden yararlanma uzun zamandan beri yaygın kullanılan yöntemlerdir.

Gittikçe azalan işlenebilir tarımsal arazileri üzerinde, artarak yükselen dünya nifusunu besleyebilmek için insanoğlu her geçen gün daha fazla kimyasal gübre ve tarım ilacı kullanmak zorunda kalmaktadır. Bunun sonucunda ekolojik kirlilik, topraklardaki çoraklaşma, insan ve bitki hastalıkları her geçen gün artış göstermektedir.

Bu yüzden toprağı eski sağlığına kavuşturacak hastalık ve zararlılarla insan ve çevre sağlığına zarar vermeden mücadele edilebilecek, yüksek ve kaliteli verim elde edilebilecek organik yöntemlerin arayışı başlamıştır. Bu arayışların neticesinde solucan gübresi keşfedildi, ülkemizde ve dünyada kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır.

Yazının Devamı

Tarım arazilerinde ecrimisil uygulaması ve yeni düzenlemeler

Bir malın sahibinin ya da idarenin izni dışında kullanılması karşılığında ödenen tazminata ecrimisil denilmektedir. Ecrimisil kira değil haksız işgal tazminatıdır ve geriye dönük olarak hesaplanır. Ecrimisil bedeli ödense bile hak sahibi istediği zaman taşınmazını geri alabilir. İdarenin veya hak sahibinin işgal altındaki taşınmazı her zaman 2886 sayılı yasanın 75. maddesine göre tahliye ettirme hakları vardır.

Ecrimisil ile kira arasındaki farklılıklar.

1. Kirada sözleşme vardır. Ecrimisilde sözleşme olmayıp sadece ödenen izinsiz kullanma tazminatı vardır.

Yazının Devamı

Mikorizalar (kökmantarları) tarımın hizmetinde

Mikorizalara kökmantarları da denilmektedir. Kökmantarları köklerin giremedikleri ve uzanamadıkları yerlere girerek, orada bulunan bitki besin elementlerinin ve suyun bitki tarafından alınabilmesini sağlamaktadırlar.

Dört yüz milyon yıl öncesine ait fosillerde kökmantarlı yaşam arkeologlar tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, kök mantarlarının varlığı ilk defa 1885 yılında A.B. Frank isimli bir Alman orman patoloğu tarafından tespit edilmiştir.

Kökmantarları bitkilere topraktan aldıkları çeşitli besinleri taşırken, bitkilerde fotosentez sonucu oluşan besinleri de kökmantarlarına verir. Orman ağaçları, çayır-mera bitkileri ve birçok kültür bitkileri için kökmantarı olmazsa olmaz sınıfında olup büyümeleri mutlak surette kökmantarı varlığına bağlıdır. Kökmantarları sayesinde küresel sanayi ve kentsel kirlenmeye bağlı olarak toprakta oluşabilecek düşük pH ve yüksek zehirli element yoğunluğu gibi olumsuz şartlara karşı bitkilerin dayanıklılıkları da artmaktadır. Buna paralel olarak, bitkilerin Fusarium mantarları gibi hastalık yapan diğer biyolojik zararlılara karşı da dirençleri artmaktadır.

Yazının Devamı

Mikroorganizmalar tarımın hizmetinde

Mikroorganizmaların yaklaşık 3,86 milyar yıl önce yaratıldıkları tahmin edilmektedir. Hiçbir canlı türü, dünyada yaşamın desteklenmesi ve devamı için mikroorganizmalar kadar önemli değildir. Dünyadaki mikroorganizmaların çoğu toprak kökenli veya toprak çevresi ile yakından ilişki içerisindedir.

İki ton topraktaki mikroorganizmaların ağırlığı 400-500 gr arasındadır. Bir gram toprak içinde 1.000.000.000 adet bakteri, 10.000.000 aktinomiset, 1.000.000 adet protozoa, 10.100.000 adet alg 1.000.000 adet mantar ve 1.000 adet maya bulunmaktadır. Topraklar her ne kadar cansız gibi görünse de bu kadar yaratığın yaşadığı canlı bir yapıya sahiptir. Yasin Suresinin 33. Ayetinde “Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar” ayetinde toprağın canlı yapıda olduğu açıkça ifade edilmektedir. Modern araştırmaların bu gün varmış oldukları son nokta, toprağın her zerresinde Yüce Yaratıcının Hayy yani “Hayat Verici” manasındaki isminin tecelli ettiği şeklindedir.

Bitkilerin ihtiyaç duyduğu karbon, azot, fosfor, kükürt, demir ve magnezyum gibi elementler; mikroorganizmalar vasıtasıyla çeşitli ayrıştırma ve sentez süreçleri sonunda onlara yararlı şekle çevrilir. Mikroorganizmalar bu tür işlemleri aslında kendi besin ve enerji gereksinimlerini sağlarken oluştururlar. Farkında olmadan oluşturdukları bu ürünleri de toprakta yetişen bitkiler besin kaynağı olarak kullanır.

Yazının Devamı

“Toprak Dede” Hayrettin KARACA

Hayrettin Karaca 4 Nisan 1922 yılında Balıkesir, Bandırma'da doğdu. Baba ve annesi Kırım muhacirlerindendir. Lise eğitiminden sonra triko- örme atölyesinin başına geçti. Karaca Trikolarını tanınmış bir marka haline getiren Hayrettin Karaca ilk triko ihracatını rakiplerinden 20 yıl önce gerçekleştirdi.

Ellili yaşlarında, işi oğluna devredip Anadolu’yu karış karış gezerek ağaç ve bitkilerin resimlerini çekmeye tohum ve fidelerini toplamaya başladı. Türkiye’nin her yerinden ve değişik dünya ülkelerinden topladığı bitki örnekleriyle Türkiye'nin ilk özel 14.000 türü bünyesinde barındıran arboretumunu kurdu. Yurt içi ve yurt dışında gezdiği her yerden tohumlar topladı, botanik bahçelerini gezdi, bağlantılar kurdu. Bugün Yalova'daki Karaca Arboretumu, dünyanın her yerindeki botanikçiler tarafından bilinmektedir. Arboretum aynı zamanda ülkelerin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan türleri için bir gen koruma merkezi olması yönüyle çok büyük değer oluşturmaktadır.

Hayrettin Karaca Anadolu'yu gezerken hızlı bir çölleşme tehdidinin farkına vardı. Bitki türlerinin yok olduğunu gördü. Harap olmuş meralar, kuruyan şelaleler ve tahrip edilen ormanlar onu harekete geçmeye yetti. 1992 yılında sanayici arkadaşı Nihat Gökyiğit ile birlikte TEMA'yı kurdu. Hedefleri ise bu mücadelenin devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamaktı. TEMA’nın “Türkiye Çöl Olmasın” sloganı toplumda büyük yankı uyandırdı.

Yazının Devamı

Tarım öğretimi haftası ve ziraat fakültelerinin durumu

Köy Enstitüleri ve Ziraat Meslek Liselerinin tamamına yakını kapatıldıktan sonra bu görevi sayıları 42 civarında olan ziraat fakülteleri üstlenmiş durumda. Ziraat Fakülteleri eğitimlerini 166 program altında devam ettirmektedir. Bu programlarda 2019 Yılında 5107 öğrenci kontenjanı açılmış olup 4630 öğrenci kayıt yaptırmış durumdadır.

Daha önce de yazmıştım; Ziraat Fakültesi sayısı 1980 yılında 5 iken, günümüzde bu sayı 42’ye bölüm sayısı da 240 civarlarına kadar yükseldi. Öğrenciler tercih etmediği için bu bölümlerin yaklaşık % 40’a yakını kapatılmak zorunda kaldı. Buna rağmen her geçen gün yeni ziraat fakültesi ve bölümleri açılmaktadır. Her bölümden ortalama 30 öğrenci mezun olsa yıllık 4.300 ziraat mühendisi mezun olmaktadır. Mezun olup da işsiz gezen ziraat mühendislerinin sayısı yaklaşık 110.000 kişiyi aşmıştır.

Ziraat mühendisleri için en fazla istihdam sağlayan Tarım ve Orman Bakanlığı da üç senedir hemen hemen hiç ziraat mühendisini işe almadı ve ya alamadı. Hatta 2017 yılının Şubat ayında eski Bakan Ahmet Eşref Fakıbaba, “10 bin 551 personel alımı yapacağız" demişti. Fakat verilen bu söz ve söylem unutuldu. Ankara da Ulus meydanında 13 Aralık 2019 tarihinde atanamayan ziraat mühendisleri, gıda mühendisleri, veteriner hekimler ve Tarım Bakanlığından atama bekleyen diğer mühendis ve teknikerler atama yapılması için eylem yaptılar. Hemen hemen hiç kimsenin sahip çıkmadığı bu gençlerin sesi duyulmadı veya duyulmazdan gelindi.

Yazının Devamı

Tarım öğretiminin 174. yılı kutlamaları

Osmanlı’da Tanzimat Fermanı’yla başlayan dönemde birçok alanda yenileşme çabaları olmuş, bu arada ziraat alanı da ihmal edilmeyerek ülke tarımı geliştirilmeye çalışılmıştır. İlk olarak 1847 yılında bir basma fabrikası açılması planlandığı zaman, Pamuk ziraatıyla ilgili ilk mektep Yeşilköy’de hava alanı yakınındaki Ayamama Çiftliği’nde Mekteb-i Zirai Şahane ismiyle açılmıştır. II. Abdülhamid, her alanda reformlara hız verdiğinde ziraat alanında uygulamalı modern bir mektebin yurt kalkınmasındaki önemini takdir ederek ziraat mektebi açılmasına izin vermiştir. Bu tarihten itibaren 10 Ocak Günü’nü kapsayan hafta ülkemizde Tarım Haftası olarak kutlanmaktadır.

Tarım öğretimi haftası kutlamaları çerçevesinde ilgililerin zorlanarak da olsa süslü püslü kutlama mesajları yerine, hatırladığım zaman ülkem adına hep üzüntü duyduğum içimde uhde olarak kalan tarım öğretimi ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Türkiye’de 1940’ lı yıllarda kırsalda yaşayan nüfus %80 civarındaydı ve neredeyse tamamına yakını okuma yazma bilmiyordu. İkinci dünya savaşının sürdüğü savaş ekonomisinin uygulandığı o yıllar yokluk ve kıtlık yıllarıydı. Bu koşullar altında kırsalda okuryazarlığın artmasını, kalkınmayı ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamak için 1940 yılında bu enstitüler açıldı sayıları 21’ e kadar yükseldi ve 1954 yılında ise kapatıldılar. Bu enstitülerde öğretmenlik eğitimi yanında uygulamalı olarak arıcılık, meyvecilik, hayvancılık, tarla ziraatı, el sanatlar, gıda muhafaza teknikleri gibi tarımsal faaliyetler uygulamalı olarak öğrencilere öğretiliyordu. Yetiştirilen öğretmenler görev aldıkları köylülere hem ilkokul öğretmenliği yaptılar, hem de modern ve bilimsel tarım tekniklerini üreticilere öğrettiler. Alternatif tarım tekniklerini uygulayarak verim artışı sağladılar, köy önderi olarak yoksulluğun yenilmesinde görevler yüklendiler. Hem ilkokul çağındaki çocuklar, hem de çiftçilik yapan babaları için rol model oldular.

Köy Enstitülerinde öğretmenlik ve tarım eğitimi yanında öğrencilerin ideolojik olarak sol düşünceye sahip olarak yetişmeleri konusunda yönlendirmelerinde olduğunu biliyoruz. Bu yönlendirmeler sağ düşünceye sahip kişileri ve gurupları rahatsız etti. Bu okullarla ilgili CHP içinden de olumsuz yaklaşımlar oluşunca, Başbakan İsmet İnönü, bu okulları kapattı. Toplumda Köy Enstitülerini kapatan rahmetli Adnan Menderes olarak bilinir ama aslında kapatan İsmet İnönü’ dür. Keşke bu okullar kapatılmasaydı. İdeolojik düşüncelerden arındırılarak eğitim ve öğretime, tarıma, sanata ve kırsalın aydınlanmasına katkı yapmaya devam etselerdi.

Yazının Devamı

Potasyumlu gübrelerin ağaçları soğuktan koruma üzerine etkileri

Bitkilerin temel yaşam olayları üzerine en etkili iklim faktörü sıcaklıktır. Bahçe bitkilerinin gelişebilme sıcaklıkları yaklaşık olarak 5-36 0C' arasındadır. Düşük sıcaklıkların bitkilere olumsuz etkisi soğuk ve don zararı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Don zararı suyun donma sıcaklığının altındaki sıcaklıklarda oluşur ve bütün bitkilerde zarar yapar. Kış süresince dinlenme halinde bulunan meyve ağaçlarında sıcaklığın çok düşük seyretmesi tür ve çeşide bağlı olarak değişen oranlarda hasara sebep olabilmektedir. Meyve ağaçlarında gövde ve ana dallar oldukça düşük sıcaklıklara dayanabilmektedir. Örneğin elmada gövde ve ana dallar -35,-40 oC, kirazda -30,-40 oC, erikde -20, -25 oC ye kadar zarar görmemektedir. Genç dallar ve çiçek tomurcukları daha düşük sıcaklıklarda (-2,-4 oC) zarar görmektedir. Azotlu gübrelerin ihtiyaçtan fazla verilmesi ağaçların erken uyanmalara sebep olur. Erken uyanan ağaçlar ilkbahar geç donlarından zarar görebilmektedir. Bunun yanında sonbaharda veya kış başlangıcında erken azotlu gübre uygulamaları veya azotlu gübrelerin tamamının bir defada verilmesi meyve ağaçlarının soğuktan zarar görme riskini arttırmaktadır. Potasyumlu gübreler bitkilerin odun dokularının daha sağlam yapılı olmasını sağladığından, ağaçların soğuktan zarar görme riskini azaltmaktadır. Potasyum yapraklardaki azot metabolizmasını dengeleyerek, bitkideki kuru madde miktarının arttırılmasını sağlar. Kuru madde miktarının arttırılması da kış soğuklarına dayanıklılığı sağlamaktadır. Özellikle erik, kiraz, vişne, badem ve ceviz gibi bitkilerde hasattan sonra fosfor ve potasyumlu gübrelerle gübreleme yapılması kış soğuklarından sürgünlerin daha az zarar görmesine sebep olmakta, verimde ise artış sağlanmaktadır. Meyve ağaçlarının yapraklarının alt ve üst yüzeylerinde bitkilerin solunumunu sağlayan gözenekler(stomalar) bulunur. Meyve ağacı türüne bağlı olarak 1mm2 de 200-800 adet gözenek bulunmaktadır. Gözeneklerin açılıp kapanmasını sağlayan bekçi hücreleridir. Bu küçük hücrelerin içerisindeki suyun artması veya azalması gözeneklerin açılıp kapanmasını sağlamaktadır. Enzimatik reaksiyon sonucunda oluşan bu olay potasyum iyonu ile meydana gelmektedir. Ortamdaki potasyumun azlığı veya fazlalığı gözeneklerin açık kalma veya kapalı kalma süresini yani su sarfiyatını etkilemektedir. Kök bölgesinde yeterli potasyumun bulunması ve potasyumlu gübrelerle gübrelenmiş meyve ağaçlarında su sarfiyatı daha az olmaktadır. Yeterli sulama yapılmazsa ağaçlar su stresi yaşamak zorunda kalırlar. Su azlığı sebebiyle, bitkilerde hücre büyümesi ve bölünmesi azalır, hücre duvarı ve protein sentezi olumsuz etkilenir, yapraklarda absisik asit birikimi artar, yapraklar yeterli fotosentez yapmaz hale gelir, yapraklarda erken yaşlanma belirtileri görülür. Tüm bu olumsuzlukları bir arada yaşayan ağaçların kış soğuklarından ve donlarından kendini koruyabilmesi elbette mümkün olmamaktadır. Toprak analizleri yaptırılarak potasyum eksikliği tespit edilen yerlere potasyumlu gübre verilmesi gerekir. Bu gübrede de fosforlu gübreler gibi ekim ve dikim zamanında toprağın 15-20 cm derinliğine verilip üstü kapatılmalıdır. Bütün bunların yanında Potasyum bitkilerde kök gelişmesini ve büyümesini olumlu şekilde etkilerken bitkilerde yatmayı önler, erkencilik sağlar, azotun etkinliğini artırır, hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılığı olumlu şekilde etkiler. Meyvelerin renk, büyüklük, tat ve aromalarına olumlu etki yaparken depolanmaları sırasındaki ağırlık kaybının az olmasını, pazarlama oranının artmasını ve pazarlanacak yerlere taşınmaları sırasındaki kaybı en aza indirmek suretiyle kaliteyi artırır.

Yazının Devamı

Tıbbi ve aromatik bitlilerle süs bitkilerine hazine arazisi desteği

Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan hazine taşınmazlarının, tıbbi ve aromatik bitkiler ile süs bitkileri yetiştirmek amacıyla kiraya verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenleyen Milli Emlak Genel Tebliği 24 Kasım 2017 tarih ve 30250 sayılı resmi gazetede yayınlandı. Okuyucularımın daha iyi anlayabilmeleri için tıbbi aromatik bitkilerin ve süs bitkilerinin tarifini yapmakta fayda görüyorum. Tarım ve Orman Bakanlığınca belirlenen baharat, ilaç, kozmetik, gıda katkıları, boya, aroma verici vb. amaçla kullanılmak üzere yetiştiriciliği yapılan bitkilere tıbbi aromatik bitkiler denilmektedir. Bu bitkilerin sayıları 130 civarındadır. Süs bitkileri denilince ise; doku kültürü de dâhil olmak üzere farklı yöntemler kullanılarak estetik, fonksiyonel ve ekonomik amaçlarla üretilen, çoğaltılan veya büyütülen iç mekan süs bitkileri, dış mekan süs bitkileri, soğanlı yumrulu süs bitkileri veya kesme çiçek üretimine yönelik bitki türleri akla gelmektedir.

Söz konusu tebliğe göre, Hazine taşınmazları, tıbbi ve aromatik bitkiler ile süs bitkilerinin üretimi yapılmak üzere rayiç bedelin ilk yılı binde biri bedel üzerinden, çok yıllık bitkiler için 10 yıla, tek yıllık bitkiler için ise 5 yıla kadar kiraya verilebilecek. İkinci yıl ve sonrasında kira bedelleri Türkiye İstatistik Kurumunca yayımlanan Tarım Ürünleri Üretici Fiyatları Endeksi oranında arttırılacaktır.

Bu amaçla, belirlenecek ya da vatandaşlarca talep edilecek araziler idarenin internet sayfalarında, gazetelerde, ilgili belediye, ticaret, sanayi ve ziraat odalarında ve taşınmazın bulunduğu mahalle/köyde ilan edilerek duyurulmaktadır.

Yazının Devamı

Bordo bulamacının fayda ve zararları

1882 yılında Fransa'nın Médoc bölgesinde üzüm yetiştiriciliği yapan çiftçilerin üzümleri başkaları tarafından çalınıyordu. Bazı çiftçiler hırsızları uzaklaştırmak için sönmüş kireç ve bakır sülfatları suda eriterek elde ettikleri karışımı yollara en yakın asmalarına püskürtmeye karar verdiler. Hırsızların ne kadar vaz geçtiği bilinmese de Bordeaux Üniversitesi'nden bir botanik profesörü bu mavi-yeşil karışımın, bağ mildiyösünü önlediğini gözlemledi. Ondan sonra bu mavi - yeşil karışıma bordo bulamacı ismi verildi.

Bordo bulamacı, göztaşı (bakır sülfat % 98) ve kireç kullanarak hazırlanan bir karışım olup, çok sayıda fungal ve bakteriyel hastalıklara karşı kullanılan bir tarım ilacıdır. Özellikle sonbaharda hasattan sonra ve ilkbaharda çiçek gözleri uyanmadan önce bordo bulamacı uygulandığında, ertesi yıl olabilecek potansiyel hastalıklara karşı etkili ve ekonomik bir mücadele yapılmış olunur. Bordo bulamacı kullanıma hazır halde bayilerinde bulunabileceği gibi, göztaşı ve kireç ile hazırlanıp kullanılması da mümkündür. Aynı zamanda çiçeklenmeyi birkaç gün geciktirdiğinden dolayı olumsuz hava koşullarına ve don riskine karşı ağaçların dayanıklılığını arttırdığı bilinmektedir. Bordo bulamacı elmada karaleke, şeftalide yaprak kıvırcıklığı, zeytinde halkalı leke, kayısı ve sert çekirdekli meyvelerde yaprak delen, domateste mildiyö, bağlarda mildiyö ve ölü kol gibi hastalıkları önlediği için ruhsatlandırılmıştır.

Her ne kadar ruhsatlı olmasa da, sert ve yumuşak çekirdekli meyve ağaçlarında ve zeytinde toprak kaynaklı patojenlerin sebep olduğu Armillaria kök çürüklüğü, Rosalinia kök çürüklüğü ve Verticilium hastalığına karşı köklere 10 lt. suyla %2,5 ila %5lik çözelti şeklinde bordo bulamacı uygulanması tavsiye edilmektedir.

Yazının Devamı

Gıda Sürdürülebilirliği Endeksi

Sürdürülebilir tarım, tarımsal faaliyetlerin devam etmesini sağlayacak ekonomik bir tatmin düzeyini, toplumsal talepleri karşılayabilecek ama aynı zamanda doğal dengeye de zarar vermeden yürütülecek tarımsal sistemleri ifade eder.

Gıda Sürdürülebilirliği Endeksi (FSI), ulusal gıda sistemlerinin hem kalite hem kantite bakımından sürdürülebilirliğini değerlendirmek üzere Barilla Gıda ve Beslenme Vakfı (BCFN) ile Economist Intelligence Unit’in işbirliği ile geliştirilmiştir.

Gıda Sürdürülebilirliği Endeksi, farklı ülkelerde gıdanın sürdürülebilirliği alanında yapılan iyi uygulamaları vurgulamayı, karşılaştırabilir ve ilerlemesi gözlemlenebilir kriterler belirlemeyi amaçlamaktadır. FSI, ilk olarak 2016 yılında yayımlandı.

Yazının Devamı

Termik santraller ve asit yağmurları

Türkiye’de faal olarak çalışan yaklaşık 15 termik santralin baca filtrelerinin takılmasını 2,5 yıl daha erteleyen kanun teklifi AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmişti. Ancak teklif edilen bu kanun değişikliği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından reddedildi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz 24 Haziran 2018 tarihinden beri ilk defa AKP ve MHP milletvekili oyları ile kabul edilen bir kanun değişikliği teklifi Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmedi. Sayın Cumhurbaşkanına çevre bilinci ve duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Ancak Ömer Çelik ’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın veto kararını açıklarken kullandığı “Yeni süre 2,5 yıla benzer bir süre olmamalı” ifadesinin nasıl yorumlanması gerektiğini doğrusu anlayamadım. Acaba bu termik santrallere filitre takmak için yine 2,5 yıldan daha az veya daha fazlamı süre verilecek ya da hiç mi süre verilmeyecek? İnşallah süre uzatımı olmadan bu filtreler takılır, bu santraller çalışmaya devam eder. Hem enerji üretimi azalmaz hem de çevre ve insan sağlığı korunmuş olur. Termik santrallerin bacalarından çıkan gazların tarımsal açıdan özellikle meyvecilik açısından zararları hakkında bazı bilgiler vermek istiyorum. Atmosfere yayılan sülfür dioksit ve nitrik asit gazları asit yağmurlarının oluşmasına diğer gazlara göre daha fazla sebep olmaktadır. Bacalardan atılan bu gazlar, rüzgarlarla ortalama 2 - 7 gün içerisinde atmosfere taşınırlar. Bu zaman süresi içinde bu kirleticiler, atmosferdeki su partikülleri ve diğer bileşenlerle tepkimeye girerek sülfürik asit ve nitrik asit oluştururlar. Bunlar da yeryüzüne yağmur ve kar ile ulaşır. Böylece baca gazları ikinci kez ve daha geniş bir bölgeye yayılmış olurlar. Bölgenin arazi yapısı ve hava koşullarına bağlı olarak, etki yüzlerce kilometreye kadar yayılabilmektedir. Asit yağmuru denilen bu olgu yalnızca canlılar için değil, taş yapıtlar ve eski sanat eserleri için de önemli bir tehlike oluşturmaktadırlar. Asit yağmurları, yaprakların stomalarına (yapraklar üzerinde gözle görülemeyecek kadar küçük delikler) girerek yaprağın su dengesini sağlayan stoplazmanın asitleşmesine neden olurlar. Bunun sonucunda sıvı kaybeden yaprak, kısa sürede ölür ve ağaç kurur. Asit yağmurlarının toprakla buluşması sonucu toprağın ph’sı düşer ve bu kuvvetli asidik çözeltiler oluşur. Toprak pH’sı düşünce kalsiyum, magnezyum ve potasyum gibi de bitkiler için besin elementi olan minerallerin azalmasına sebep olur. Bu mineraller ağaçların büyümesi ve kendilerini yenilemeleri için yaşamsal öneme sahiptirler. Toprakta PH %5’ in altına düşerse yani asitlik artarsa toprak sıvısı içinde alüminyum ve ağır metallerin konsantrasyonu artar. Kurak mevsimlerde topraktaki nemin azalması sonucu bu maddeler iyice yoğunlaşır ve bitki kökleri için öldürücü etki yapabilirler. Ayrıca kloroplastlarda biriken kükürt dioksit yaprağın fotosentez yapmasını engeller ve bu yolla da ağaca zarar verir. Tüm bunların sonucunda ağaçların yeşil sürgünleri gelişmeyip kurumakta, yaprakları dökülmekte, çiçek ve meyve vermemektedir. Asit yağmurlarının sorumlusu tek başına elbette termik santraller değildir. Filtresi takılı olmayan tüm sanayi tesisleri, araçların egzozlarından çıkan gazlar, kalitesiz linyit kullanımı ve volkanik patlamalar sonucu yayılan kül ve benzeri maddeler asit yağmurlarına sebep olmaktadır.

Yazının Devamı

Son Bahardır

Bu köşeyi takip eden okuyucularımın da çok iyi bildiği gibi, mümkün olduğu kadar tarımsal alanda halen üretim yapan ve yatırım yapmayı düşünen girişimcilere teknik konularla ilgili okuyucularımı da sıkmadan pratik bilgiler vermeye çalışıyorum. Zaman zamanda tarımı yönlendiren yöneticilere, karar vericilere de yasal sınırlar çerçevesinde kalmak kaydıyla yapıcı eleştirilerimi veya teşekkürlerimi iletmeye çalışıyorum.

Benim şiir, hikâye veya roman yazma kabiliyetim yok. Doğrusu şiir okumayı da pek sevmem. Ancak değerli dostum, kardeşim, arkadaşım Avukat Şakir Çalışkan’ın yazdığı “Son Bahardır” şiiri beni çok etkiledi, adeta büyüledi. Bu şiiri okurken çok güzel bestelenmiş şarkı dinliyormuşum gibi haz aldım. Daha sonra öğrendim ki; Türk Edebiyatının ünlü şairlerinden Ahmet Haşim, “Şiir, bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır” diye tanımlamış şiiri. İşte ben kadim dostumun sesiz şarkısından çok etkilendim. Bu duygu yüklü şarkıyı, bu son baharın son günlerinde size de dinletmek istedim.

Silik yeşilden

Yazının Devamı

Organik-organomineral gübreler desteklenecek

2050 yılında dünya nüfusunun 9,7 milyar olması beklenirken, gıda ihtiyacını karşılamak için tarımsal üretimin bugünküne oranla %70 arttırılması gerekmektedir.

İhtiyaç duyulan bu üretim artışının, daha fazla kimyasal gübre kullanılarak sağlanması mümkün değildir. Giderek artan miktarda kimyasal gübre kullanımına karşılık, birim gübre başına alınan bitkisel üretim azalmaktadır. 1960 -1995 yılları arasında buğday üretiminde kullanılan gübre miktarı 7 kat artmıştır. Buğday üretiminde kullanılan 1 kg azot gübresinden 1960’lı yılların başında 70 kg/da ürün artışı sağlanırken, ancak bu miktar 1995’te 25 kg/da’a kadar düşmüştür.

Toprağın doğal yapısı katı, sıvı ve gaz halindeki maddelerden oluşur. Bu maddelerin toprak kütlesi içindeki oranları arazi şekli, jeolojik yapı, iklim koşulları ve mevsimlere bağlı olarak değişmektedir. Toprakların teorik olarak %50’si katı, %25’i hava ve %25’i de sudan oluşur. Toprak organik maddesi toprağın kütlesel olarak %5’ini teşkil etmekle birlikte, toprak kalitesini, diğer bir ifade ile toprağın verimliliğini en fazla etkileyen kısmıdır. Topraklarda verimliliği sağlayan mikroorganizmalar yaşamlarını devam ettirebilmeleri için beslenmeye ve enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu mikroorganizmaların enerji ve besin kaynağı da organik maddelerdir. Organik madde ilavesi olmaksızın yalnız kimyasal gübre kullanımı toprakta bulunan organik maddenin daha hızlı azalmasına neden olmaktadır. Tarım topraklarının fiziksel, kimyasal, biyolojik özelliklerinin ve verim potansiyellerinin istenen düzeylerde olabilmesi için organik madde içeriği, toprak ağırlığının en az %3’ü kadar olmalıdır. Oysa Türkiye tarım topraklarının %99’ unun organik madde içeriği %1’in altına düşmüştür.

Yazının Devamı

Köyden kente göç-2

İşsizliği azaltmak, fazla nüfusun şehirde yığılmasının önüne geçmek ve tarım ile hayvancılığı güçlendirmek için sağlanan desteklerle, kentlerden köylere göç teşvik ediliyor. Ülkemizde hâlihazırda kırsalda yaklaşık 55 olan ortalama çiftçi yaşının 40 yaş ve altına indirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla kırsalda girişimci, güvenilir, güçlü, gönüllü gençlerin üretime katılırken bilinçli ve eğitimli olarak işlerinin başında olmalarının önü açılmaya çalışılmaktadır. Devletin bir süredir bu yönde verdiği destekler sayesinde, TÜİK verilerine göre 2018 yılında 288.000 kişinin kentlerden köylere göç ettikleri anlaşılmaktadır.

Tarım ve Orman Bakanlığının kentlerden köylere göçü hızlandırmak için uyguladığı küçük çaplı bazı projeler hakkında sizleri bilgilendirmek istiyorum.

1. Genç Çiftçi Projesi: Bu proje 2016’da başlatıldı. Kırsal alanda yaşayan ve projesi olan gençlere 30 bin liraya kadar hibe sağlanıyor. Gençler bu parayı geri ödemiyor. Bunun için ön başvurular ücretsiz olarak ‘gencciftci. tarim.gov.tr’ adresinden, kesin başvurular ise yerleşim biriminin bağlı olduğu il ve ilçe tarım müdürlüklerine şahsen yapılıyor. Başvurular, valiliklerde oluşturulacak komisyonlarda değerlendirildikten sonra belirlenen genç çiftçilerle hibe sözleşmesi imzalanarak, projenin uygulanmasına başlanıyor. Genç çiftçi projeleri; hayvansal ve bitkisel üretimin yanı sıra yöresel ürünlerle tıbbi ve aromatik bitki üretimi, işlenmesi, depolanması ve paketlenmesini kapsıyor. Destekten faydalanacak çiftçilerde, 18 yaşını doldurmuş ve 41 yaşından gün almamış olmak, ücretli çalışan, gerçek ve basit usulde vergi mükellefi ve daha önceden bakanlığın diğer hibe programından faydalanmamış olmak şartı aranıyor. Hibeden yararlanacak genç çiftçinin, desteği aldığı tarihten itibaren 3 yıl boyunca kırsalda yaşaması gerekiyor. Bu projenin 2020 yılında devam edip etmeyeceği konusunda yeterli bilgiye ulaşamadığımı belirtmek isterim.

Yazının Devamı

Köyden kente göç-1

Türkiye, birçok diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, 1950'lerden itibaren yoğun bir köyden kente göç olgusunu yaşamıştır. Türkiye 1940'larda nüfusunun %25'i kentlerde yaşayan bir ülke iken, bugün %70'i kentlerde yaşayan bir ülkeye dönüşmüştür. Bu süreç, İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda birçok ülkenin pazar ekonomisine geçmeye başlamasıyla başlamıştır. Dünyada ve Ülkemizde gereken tarımsal üretim artışının sağlanması için tarım kesiminin mekanizasyonu gerçekleştirilmiştir. Türkiye özelinde ise, Amerika tarafından verilen Marshall yardımı tarım kesiminde önemli yapısal değişiklikler yaratmış; traktör, sulama sistemi, verimliliği yüksek olan yeni cins tohumlar ve gübreleme sonucunda tarımda verimlilik artışı elde edilmeye çalışılırken, kırsal kesimdeki mevcut toplumsal denge bozulmuştur. İşsiz ya da topraksız kalan yarıcılar ve küçük toprak sahipleri köylerini bırakarak, büyük kentlere göç etmeye başlamışlardır. Bu göçler sonucu köylerdeki nüfus fazlalığının önemli bir kısmı kentlere doğru kaymıştır. Bunların yanında kentsel bölgelerdeki ekonomik canlılıklar da bu göç olgusunu hızlandırmıştır.

Köyden kente göç, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin yarattığı iş gücüne duyulan talepten kaynaklandığı da söylenebilir. Bu nedene kırsalın işgücü talep fazlalığı, bu bölgelerin diğer sosyo-ekonomik sorunlarına da eklenince kırsalda itici bir gücün oluşmasına neden olmuştur. Türkiye’deki kırsal göç hareketi ilk zamanlarda bir sorun olarak algılanmamış hatta bu hareketin desteklenmiş olduğu söylenebilir. Ancak daha sonralar özellikle kentsel bölgelerde yaşanan ekonomik ve sosyal problemler, köyden kente göçün bir sorun olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.

Ancak söz konusu bu nüfus kentlerde zamanla giderek daha da çoğalmış ve beraberinde kırsal kökenli kentsel sorunları da getirmiştir. Özellikle kentsel bölgelerde suç oranın artması ve varoşlarda oluşan kimlik arayışı ve bunalımları Türkiye’nin göç gerçeğinin bir sonucu ve ürünüdür. Sonuçta kentsel bölgelerde yaşayan köy kökenlilerin tekrar köylerine geri dönmelerine veya bu eğilim içerisine girmelerine neden olmuştur. Kentsel altyapının fazla olan nüfusu sindiremeden geri çıkarması, köylerin öneminin bir kez daha ön plana çıkmasına neden olmuştur.

Yazının Devamı

İpekböceği tarımı

İpek, yaklaşık 4000 yıl önce Çinliler tarafından üretilmiş, üretim tekniği uzun yıllar gizli tutulmuş, sonrasında önce Anadolu’da daha sonra Avrupa’da üretilmeye başlanmış olup, ülkemizde ipekböceği yetiştiriciliği yaklaşık 1500 yıldan beri yapılmaktadır.

İpekböceği larvalarının koza örmek için salgıladıkları, parlak ve çok ince ipliğe ipek denilmektedir. Bu çok ince iplikler bir araya getirilerek ipek iplikleri elde edilir. İpek, kolay boyanabilen, yumuşak ve dayanıklı bir ip olması nedeniyle tarih boyunca çok kıymetli bir dokuma hammaddesi olmuştur. Çin’den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yolu ipek ticaretinin yapılması için kurulmuştur. Milattan yüzyıllar önce Mısırlılar, daha sonra da Romalılar, Çinlilerden ipek satın alırlardı. Ulaşım ise, İpek Yolu güzergâhlarını izleyen kervanlarla sağlanırdı.

İpek böcekçiliği yapabilmek için öncelikle meyve vermeyen veya çok az veren fakat bol yaprak verebilen dut ağaçlarına sahip olmak gerekmektedir. İpek böceği tohumları Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Kozabirlik) tarafından ücretsiz olarak bu işi yapmak isteyen üreticilere verilmektedir. Tohumlar paketler halinde verilmekte olup bir pakette yaklaşık 20.000 böcek tohumu bulunmaktadır. Bir paket ipek böceği tohumundan koza elde edebilmek için yaklaşık 20 dut ağacına (yaklaşık 500 kg dut yaprağına) ihtiyaç bulunmaktadır. Yine bir kutu ipek böceği için 25 m2 kapalı alana (2x4=8 m2 3 katlı kapalı alanda olabilir) ihtiyaç vardır. İpekböceği yetiştiriciliğinde, 35 - 40 günlük çok kısa bir üretim döneminden sonra, bir kutu ipek böceğinden yaklaşık 25-35 kg yaş koza alınabilmektedir. Kozabirlik üretilen ürünleri gelip üreticilerden kendisi almaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığı ise üretilen ipek böceği kozalarına 50 TL/kg destek vermektedir. Ayrına her yıl seçilen pilot illerde dut bahçesi kurulumu ve yetiştirme ortamlarının tesis edilmesi için 250.000 TL ye kadar destek verilmektedir.

Yazının Devamı

Türkiye neden Birleşmiş Milletler’e şikâyet edildi?

New York'ta düzenlenen iklim zirvesine katılan 16 aktivist (eylemci) çocuk, Almanya, Fransa, Brezilya, Arjantin ve Türkiye’yi BM'e şikâyet ettiler. BM’ye gönderilen şikâyet mektubunda, bu ülkelerin Çocuk Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddia edildi. Mektupta, bu ülkelerin, iklim değişikliğinin ölümcül ve öngörülebilir sonuçlarını engellemek için üzerlerine düşen görevleri yerine getirmedikleri ifade edildi. Eğer bu şikâyet kabul edilir ve haklı bulunursa, BM iklim krizini çocuk hakları ihlali olarak sayacak ve 5 ülkenin iklim değişikliğiyle mücadele kapsamındaki hedeflerini gözden geçirerek, çözüm için diğer ülkelerle birlikte çalışmaları istenecek.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin küresel olduğunu hatırlatan bu 16 genç, bahsi geçen ülkeleri “pervasızca” iklim değişikliğine sebep olarak “yaşam haklarını” korumakta başarısız olmakla suçladı. Gençlerin lideri Thunberg, dünya liderlerine hızlı bir şekilde harekete geçme çağrısı yaptı ve "Sizi izliyor olacağız" diye konuştu.

BM Genel Sekreteri zirvenin açılışında yaptığı konuşmada “Doğa kızgın. Doğayı kandırabileceğimizi düşünerek kendimizi kandırıyoruz. Doğa her zaman intikamını alır ve tüm dünyada da öfkeyle karşılık veriyor” ifadelerini kullandı.

Yazının Devamı