Eğitim sistemimizde ve toplumsal gündemimizde dönem dönem bazı kavramlar parlatılır, üzerine kitaplar yazılır, seminerler düzenlenir ve bir anda herkesin diline pelesenk olur. Sonra bir bakmışız, o kavram unutulmuş, yerini başka bir moda terime bırakmış.
Ne yazık ki, “empati” de bu akıbetten nasibini alanlardan biri oldu. Ama belki de keşke o da diğerleri gibi sessiz sedasız silinseydi hafızalardan. Çünkü empatiyi yerli yerine koyamadık, maksadını aşan bir hale büründürdük.
Empatiyi, başkasının yerine kendimizi koymak olarak öğrendik. Ancak zamanla bu eylemin yönü değişti. Artık “karşımızdakinin ne hissettiği” değil, “karşımızdakinin bizim hakkımızda ne düşündüğü” öncelikli hale geldi. Kendimiz olmaktan vazgeçtik, “başkası için kendimiz” olmaya başladık. Sosyal medya çağında empati, bir anlayış biçimi olmaktan çıkıp, görünürlük yarışıyla şekillenen bir performansa dönüştü. “Ben ne hissediyorum” yerine “beni nasıl görüyorlar” sorusu ağır bastı. Kendi benliğimizi ihmal ederken, başkalarının gözüne göre yaşamayı alışkanlık haline getirdik.