24 yıl önce bugün

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

3 Kasım 2002 seçimleri, Türkiye siyasi tarihinin en önemli kırılma noktalarından biriydi. Bugün AK Parti'nin 24 yıllık iktidarını konuşurken bu iktidarın hangi şartlarda doğduğunu ve önünü açan siyasi gelişmeleri de hatırlamak gerekiyor. Çünkü o gün ortaya çıkan sonuç, yalnızca bir partinin seçim başarısı değildi. Bir dönemin siyasetçilerinin, partilerinin ve siyasi dengelerinin neredeyse tamamının tasfiye edildiği yeni bir dönemin başlangıcıydı.

Bu hikâyenin başlangıcında Devlet Bahçeli'nin erken seçim çağrısı var.

1999 seçimlerinden sonra DSP, MHP ve ANAP'ın oluşturduğu koalisyon hükümeti, 2001 ekonomik krizinin ardından ciddi biçimde yıpranmıştı. Başbakan Bülent Ecevit'in sağlık sorunları, DSP içerisindeki ayrışmalar ve koalisyon ortakları arasındaki anlaşmazlıklar hükümetin geleceğini tartışmalı hâle getirmişti. Ancak seçimlerin normal takvimi 2004 yılıydı.

7 Temmuz 2002'de Devlet Bahçeli, Bursa Keles'teki Kocayayla Türkmen Kurultayı'nda beklenmedik bir çıkış yaparak erken seçim istedi. Üstelik seçim tarihini de kendisi açıkladı: 3 Kasım 2002.

Koalisyon ortakları bu çağrıya direnemedi. 31 Temmuz'da Meclis'te yapılan oylamada 449 kabul oyuyla erken seçim kararı alındı. Böylece Bahçeli'nin çağrısıyla koalisyonun sonu hazırlanmış oldu.

Fakat seçim sonuçları, bu kararı alanlar açısından da beklenmedik bir tablo ortaya çıkardı.

18 partinin yarıştığı seçimde AK Parti yüzde 34,28 oyla 363 milletvekili çıkarırken CHP yüzde 19,40 oyla 178 milletvekili kazandı. Dokuz bağımsız milletvekili de Meclis'e girdi. Geri kalan partilerin tamamı yüzde 10 barajının altında kaldı.

1999 seçimlerinde yüzde 22,19 oy alan DSP yüzde 1,22'ye, yüzde 17,98 oy alan MHP yüzde 8,34'e, yüzde 13,22 oy alan ANAP yüzde 5,13'e gerilemişti. DYP yüzde 9,55'te, Genç Parti yüzde 7,25'te, DEHAP yüzde 6,23'te kaldı. Saadet Partisi yüzde 2,48, Yeni Türkiye Partisi yüzde 1,15, Büyük Birlik Partisi yüzde 1,02, Yurt Partisi yüzde 0,94 oy aldı. İşçi Partisi yüzde 0,52, Bağımsız Türkiye Partisi yüzde 0,48, ÖDP yüzde 0,34, Liberal Demokrat Parti yüzde 0,29, Millet Partisi yüzde 0,22 ve Türkiye Komünist Partisi yüzde 0,19 oy alabildi.

Türkiye'nin merkez sağını temsil eden DYP ve ANAP ile merkez solun iktidar partisi DSP, bir seçimde Meclis dışında kalmıştı. MHP de aynı akıbeti yaşamıştı. 1999'da toplamda seçmenin yarısından fazlasının desteğini alan üç koalisyon ortağının 2002'de Meclis dışında kalması, siyasi tarihin en büyük değişimlerinden biriydi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi+2

28 Şubat sürecinin yarattığı toplumsal tepkiyi de bu tablonun dışında düşünmek mümkün değil. Başörtüsü yasakları, katsayı uygulaması, imam hatiplerin önüne konulan engeller ve kamusal alanda dindar kimliğin karşılaştığı baskılar, toplumun önemli bir kesiminde mevcut siyasi sisteme karşı ciddi bir tepki oluşturmuştu. Refah Partisi'nin kapatılması ve ardından Fazilet Partisi'nin de aynı akıbete uğraması, bu tepkinin siyasal bir karşılık bulmasını kolaylaştırdı.

Erdoğan ve arkadaşları, bu toplumsal rahatsızlığı yeni bir siyasi kimlikle karşılamayı başardılar. Refah Partisi geleneğinden gelmelerine rağmen kendilerini muhafazakâr demokrat olarak tanımladılar. Böylece yalnızca Millî Görüş tabanına değil, eski merkez sağın boşalttığı alana da hitap ettiler.

Ancak Erdoğan'ın başbakan olabilmesi için bir başka engelin daha aşılması gerekiyordu.

Erdoğan, Siirt'te okuduğu bir şiir nedeniyle mahkûm edilmiş, cezasını çekmiş olmasına rağmen siyasi yasaklı hâle gelmişti. Bu nedenle 3 Kasım seçimlerinde kendi partisinin genel başkanı olduğu hâlde milletvekili adayı olamamıştı. AK Parti seçimi kazanmış, ancak hükümeti Abdullah Gül kurmuştu.

İşte burada Deniz Baykal devreye girdi.

CHP Genel Başkanı Baykal, Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılmasına destek verdi. Yapılan anayasa değişikliğiyle Erdoğan'ın milletvekili seçilmesinin önündeki engel kaldırıldı. Siirt seçimlerinin yenilenmesiyle de Erdoğan 9 Mart 2003'te milletvekili seçildi ve başbakanlık görevini devraldı.

Baykal'ın daha sonra, Erdoğan'ın parlamentoya girmesini sağlayan tutumuyla ilgili olarak kullandığı “Tayyip Erdoğan'ın parlamentoya girmesine yol açmakla iftihar ederim.” sözü, siyasi tarihin unutulmayacak cümlelerinden biri oldu.

Elbette bir insanın okuduğu şiir nedeniyle siyasi haklarından mahrum bırakılmasına itiraz etmek demokratik bir tutumdur. Baykal'ın yaklaşımını bu açıdan değerlendirmek gerekir. Ancak siyasetin ironisi de tam burada ortaya çıkıyordu. Demokratik haklar adına atılan bir adım, Türkiye'nin siyasi geleceğini değiştirecek bir dönemin kapısını açmıştı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda birbirini tamamlayan üç ayrı gelişme görüyoruz. Bahçeli'nin erken seçim çağrısı, 28 Şubat'ın toplumda oluşturduğu tepki ve Baykal'ın Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılmasına verdiği destek...

Bunların hiçbirinin bugünkü sonucu hedeflediğini söylemek mümkün değil. Ancak ortaya çıkan tarihsel sonucu da görmezden gelemeyiz.

Türkiye'nin 24 yıllık AK Parti iktidarı, yalnızca Erdoğan'ın siyasi başarısıyla açıklanabilecek bir hikâye değil. Bu hikâyenin içinde, rakiplerinin kendi siyasi hesaplarıyla aldıkları kararların da önemli bir yeri var.

Belki de 3 Kasım 2002'nin bugün hatırlanması gereken en önemli tarafı bu. Siyasette bazen bir iktidarı yalnızca kazananlar kurmaz. Kaybedenlerin yanlış hesapları, zamanlamaları ve rakiplerine karşı aldıkları kararlar da uzun yıllar sürecek bir iktidarın önünü açabilir.

Bahçeli erken seçim istedi, Baykal Erdoğan'ın önünü açtı. Aradan 24 yıl geçti. Türkiye hâlâ o seçimin açtığı siyasi dönemin içinde yaşıyor.

Yayın notu: Seçim sonuçlarında resmî TBMM verilerini esas aldım. Baykal'ın sözünün geçtiği bölümde ise bu desteğin demokratik haklar gerekçesini de korudum; böylece yazı, tarihsel sonucu tartışırken niyet isnadına dayanmıyor.