Kız çocukları için cezaevi rejimi ne anlama geliyor?
CİSST’in Dünya Kız Çocukları Günü kapsamında açıkladığı verilere göre Türkiye’de 185’i tutuklu, 81’i hükümlü olmak üzere 266 kız çocuğu cezaevinde bulunuyor. Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Yeşil, kapalı kurum koşullarının kimlik gelişimi ve aile bağları üzerinde riskler oluşturabileceğine dikkat çekti.
CİSST’in verilerine göre Türkiye’de 266 kız çocuğu cezaevinde bulunuyor. Çocukların kimlik gelişiminden eğitime erişime kadar yaşadığı sorunları değerlendiren Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Yeşil, cezalandırıcı sistem yerine ÇODEM ve koruyucu modellerin devreye sokulması gerektiğini vurguladı.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü dolayısıyla yayımladığı raporda, Türkiye’deki hapishanelerde 12-18 yaş grubunda 185’i tutuklu, 81’i hükümlü olmak üzere toplam 266 kız çocuğunun bulunduğunu açıkladı.
Ruhsal ve sosyal gelişimin en hassas evrelerinden biri olan 12-18 yaş aralığında cezaevinde bulunmanın yarattığı tahribatı, aile bağlarındaki kopuşları, eğitime erişimde yaşanan engelleri ve alternatif rehabilitasyon modellerini Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Yeşil, Yeni Ankara’ya değerlendirdi.

“KAPALI KURUM REJİMİ KİMLİK GELİŞİMİNİ ZEDELİYOR”
12-18 yaş döneminin, bir çocuğun kimlik gelişimi ve psikososyal büyümesi açısından en kritik evrelerden biri olduğuna dikkat çeken Yeşil, kapalı bir kurum ortamında tutulmanın telafisi güç psikolojik sonuçlar doğurabileceğini ifade etti. Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Yeşil, hapishane koşullarının çocuk ruh sağlığı üzerindeki etkisini şu sözlerle aktardı:
“12-18 yaş dönemi, çocuğun kimlik gelişiminin şekillendiği kritik bir evredir. Bu dönemde kapalı kurum ortamında bulunmak çocuklarda kaygı, depresif belirtiler, öfke ve uyku sorunları gibi psikososyal sorunlara yol açabilir. Çocuğun suça sürüklenen çocuk ya da mahkûm gibi tanımlanması, benlik saygısını zedeleyebilir ve kimlik gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu durum, çocuğun güvenli ve sağlıklı iletişim kurmasını güçleştirebilir. Kurumda kaldığı süre boyunca sosyal yaşamdan uzaklaşan çocuğun topluma yeniden uyum sağlaması zorlaşabilir ve kurumdan ayrıldıktan sonra sosyal dışlanma riski artabilir. Toplumsal cinsiyet bakımından değerlendirildiğinde ise kız çocukları, toplumsal normlar ve cinsiyete dayalı beklentiler nedeniyle daha yoğun damgalanma ve dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.”
“CAMIN ARDINDAKİ İLETİŞİM AİLE AİDİYETİNİ ZAYIFLATIYOR”
Rehabilitasyon süreçlerine değinen Yeşil, mevcut açık ve kapalı görüş kısıtlamaları ile fiziksel temas engelleri nedeniyle aile ilişkilerinin zarar görebildiğini ifade etti. Çocukların duygusal gelişiminde ailenin rolüne ve mevcut iletişim engellerine dikkat çeken Yeşil, şu konuları vurguladı:
“Cezaevinde bulunan kız çocuklarının aileleriyle güvenli ve süreklilik arz eden görüşmeler gerçekleştirmesi, yeniden suça sürüklenme riskinin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aileyle kurulan güçlü bağlar, çocuğa duygusal destek sunarak aidiyet duygusunu güçlendirebilir ve geleceğe yönelik motivasyonunu artırabilir. Bununla birlikte, açık ve kapalı görüşlerde fiziksel temasın kısıtlı olması, taraflar arasındaki mesafe ve görüşme sürelerinin sınırlılığı, çocuğun duygu ve düşüncelerini ifade etmesini zorlaştırabilir. Bu durum, aile bağlarının sürdürülmesinin önünde engel oluşturabilir.”

YOĞUN İŞ YÜKÜ VE BAĞIMSIZLIK SORUNU UZMANLARIN ELİNİ BAĞLIYOR
Ceza infaz kurumlarındaki çocuk sayısının yüksekliğine ve psikososyal destek birimlerinde görev yapan uzman personel sayısının yetersizliğine değinen Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Yeşil, kurum içi uzmanlık ve bağımsızlık dengesini şu sözlerle özetledi:
“Ceza infaz kurumlarında görev yapan uzmanların, her çocuğun bireysel ihtiyaçlarını belirlemesi, gelişim süreçlerini düzenli olarak takip etmesi ve çocuklarla bireysel görüşmeler gerçekleştirmesi önem taşımaktadır. Uzmanların aynı zamanda diğer meslek gruplarıyla koordineli bir şekilde çalışarak çocuğun üstün yararını gözeten bireysel müdahale planları oluşturması gerekmektedir. Ancak ceza infaz kurumlarındaki çocuk sayısının yoğunluğu sebebiyle uzman personel sayısının yetersiz kaldığını ve her çocuğa yeterli zaman ayrılamadığını düşünmekteyim. Sosyal hizmet uzmanı, çocuğun üstün yararını gözeterek kapsamlı bir sosyal inceleme raporu hazırlamalıdır. Bu süreçte çocuğun haklarını, bireysel ihtiyaçlarını ve içinde bulunduğu koşulları dikkate alarak objektif bir değerlendirme yapması önemlidir. Ancak uzmanın kurumsal işleyiş ve mevcut koşullar çerçevesinde görev yapması, kurumdan bağımsız hareket etmesini zorlaştırabilir.”
“CEZALANDIRMA İÇİNDE CEZALANDIRMA” ALGISINA VURGU YAPTI
Cezaevlerindeki yetersiz eğitim imkânları nedeniyle eğitimden mahrum kalmanın çocukta “cezalandırma içinde cezalandırma” algısı yaratabileceğini belirten Yeşil, tahliye sonrasındaki risklere de değindi:
“Ceza infaz kurumunda bulunan bir çocuk, sosyal çevresinden uzaklaşması nedeniyle kendisini toplumdan soyutlanmış hissedebilir. Bunun yanı sıra eğitim olanaklarından yeterince yararlanamaması, ceza algısının güçlenmesine ve geleceğe yönelik beklentilerinin azalmasına neden olabilir. Eğitim sürecinden uzak kalmak, çocuğun akran ilişkileri geliştirmesini ve sosyal becerilerini sürdürmesini zorlaştırarak topluma yeniden uyum sürecini olumsuz etkileyebilir. Çocuğun kurumdan ayrıldıktan sonra eğitim hayatına yeniden devam etmesi durumunda ise geçmişi nedeniyle toplumsal damgalanmaya ve akran zorbalığına maruz kalma riski ortaya çıkabilir. Bu nedenle ceza infaz sürecinde çocuğun eğitim hakkının korunması, eğitimine kesintisiz devam edebilmesinin desteklenmesi ve kurumdan ayrıldıktan sonra eğitim ortamına uyumunu kolaylaştıracak çalışmaların yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.”

SOSYAL HİZMET UZMANI ÇODEM VE KORUYUCU MODELLERİ SIRALADI
Suça sürüklenen veya tutuklanan kız çocukları için cezaevi rejimi yerine çocuk haklarını esas alan alternatif modellerin hayata geçirilmesi gerektiğini ifade eden Yeşil, Çocuk Destek Merkezlerinin (ÇODEM) önemini şu sözlerle açıkladı:
“Suça sürüklenen çocuklara yönelik müdahalelerde cezalandırıcı yaklaşımlar yerine, çocuğu destekleyici ve rehabilite edici modellerin uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle çocuğu suça sürükleyen bireysel, ailesel ve çevresel etkenler belirlenmeli, ardından çocuğun güvenli bir ortamda yaşamını sürdürmesi desteklenmelidir. Bu süreçte çocuğun ruh sağlığı, eğitim durumu, güvenlik ihtiyacı ve sosyal çevresi bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Çocuğu gerçekleştirdiği davranış üzerinden suçlamak yerine, bu davranışa neden olan koşulları anlamak, çocuk haklarını korumak ve çocuğun topluma yeniden kazandırılmasını sağlamak esas alınmalıdır. Bu noktada, çocukların bireysel ihtiyaçlarına yönelik koruyucu ve destekleyici hizmetler sunan Çocuk Destek Merkezleri önemli bir uygulama modelidir. ÇODEM, suça sürüklenmesi muhtemel olan çocukların psikososyal desteğe ihtiyaç duyduğunu tespit etmekte ve bu ihtiyaçları giderilinceye kadar geçici süreyle bakım ve korunmalarını sağlamaktadır. Çocuğun üstün yararı doğrultusunda yürütülen bu hizmetlerin, çocuğun psikososyal gelişimini desteklemesi ve topluma yeniden uyum sürecini kolaylaştırması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.”