Zafer Özcivan

Zafer Özcivan

Keyfi ve günlük kararlarla yapılan doğrudan piyasa baskısı

Ekonomi bazen büyük bir gemiye benzetilir. Bu geminin içinde üretici vardır, işçi vardır, esnaf vardır, çiftçi vardır, yatırımcı vardır. Herkes bu geminin belirli bir rota üzerinde ilerlemesini ister. Çünkü insanlar önünü görmek ister. Ancak dümeni tutanlar her gün farklı yöne kırarsa, gemi yalnızca yön değiştirmez; içindeki herkesin dengesi de bozulur.

Son yıllarda sık duyulan kavramlardan biri de piyasalara doğrudan müdahale meselesidir. Devletlerin veya karar vericilerin ekonomi üzerinde etkisi elbette vardır. Vergi düzenler, teşvik verir, kriz dönemlerinde destek paketleri açıklar. Bunlar birçok ülkede normal uygulamalardır. Ancak sorun, ekonomik kararların belirli kurallara, planlara ve uzun vadeli hedeflere göre değil; günlük gelişmelere, anlık tepkilere veya keyfi tercihlere göre alınmasıyla başlar.

Çünkü ekonomi sadece bugün yaşanan bir olay değildir. Ekonomi yarına dair beklenti işidir.

Yazının Devamı

Doğalgazda kademe dönemi

Kış aylarının yaklaşmasıyla birlikte milyonlarca hanenin en önemli gündemlerinden biri yine doğalgaz faturası olacak. Ancak bu yıl vatandaşın karşısına yalnızca “ne kadar zam geldi?” sorusu çıkmayacak. Asıl önemli soru, ne kadar doğalgaz tüketildiğinde daha pahalı tarifeye geçileceği olacak.

Doğalgazda konutlar için kademeli fiyat uygulaması 4 Nisan 2026 itibarıyla başladı. Yeni sistemde her il için, her ay ayrı bir tüketim limiti belirleniyor. Bu limitin altında kalan tüketim Kademe-1 fiyatından, limitin aşılması halinde ise o ay tüketilen doğalgazın tamamı Kademe-2 fiyatından hesaplanıyor.

İşte vatandaş açısından tartışmanın en önemli noktası da burada.

Yazının Devamı

Yapay zeka için eleman ihtiyaçları

Son yıllarda yapay zekâ denildiğinde aklımıza genellikle bilgisayar mühendisleri, yazılım geliştiricileri ve veri bilimcileri geliyor. Oysa dünyanın teknoloji devleri bugün bambaşka bir sorunla karşı karşıya. Yapay zekâ sistemlerini çalıştıracak dev veri merkezlerini kurmak için binlerce elektrikçiye, kaynakçıya, tesisatçıya, vinç operatörüne ve inşaat işçisine ihtiyaç duyuluyor.

Kısacası yapay zekâ çağında sadece bilgisayar başında çalışanların değil, sahada çalışan ustaların da değeri hızla artıyor.

Bugün ABD'den Avrupa'ya, Çin'den Körfez ülkelerine kadar birçok bölgede yapay zekâ yatırımları hız kesmeden devam ediyor. Microsoft, Google, Amazon, Meta, OpenAI ve benzeri teknoloji şirketleri milyarlarca dolarlık veri merkezi yatırımları gerçekleştiriyor. Çünkü yapay zekâ sistemleri ne kadar gelişirse gelişsin, onları çalıştıracak güçlü bilgisayarlar, elektrik altyapısı ve soğutma sistemleri olmadan hizmet vermeleri mümkün değil.

Yazının Devamı

Türkiye-ABD savunma ilişkilerinde F-35 tartışması yeniden gündemde

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki savunma ilişkilerinin en önemli başlıklarından biri olan F-35 savaş uçağı programı, yeniden dünya gündemine oturdu. ABD Başkanı Donald Trump'ın, "Kimse bana Türkiye'ye ne satmamız gerektiğini söyleyemez." şeklindeki açıklaması hem uluslararası kamuoyunda hem de Türkiye'de geniş yankı uyandırdı. Bu sözler, iki ülke arasındaki savunma iş birliğinin geleceğine ilişkin tartışmaları da yeniden alevlendirdi.

F-35, dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarından biri olarak kabul ediliyor. Türkiye de bu projeye ilk katılan ülkeler arasında yer almış, uzun yıllar boyunca hem yatırım yapmış hem de birçok Türk savunma sanayi firması uçağın parçalarının üretiminde görev almıştı. Ancak daha sonra yaşanan siyasi ve askeri gelişmeler nedeniyle Türkiye programdan çıkarıldı. O tarihten bu yana konu, iki ülke ilişkilerinin en önemli gündem maddelerinden biri olmayı sürdürüyor.

Trump'ın son açıklaması ise birçok kişi tarafından dikkat çekici bulundu. Çünkü ABD'de silah satışları yalnızca başkanın iradesiyle değil, Kongre'nin denetim ve onay süreçleriyle de şekilleniyor. Buna rağmen Trump'ın kullandığı ifadeler, Türkiye ile savunma alanındaki iş birliğine daha olumlu bakabileceği yönünde yorumlandı.

Yazının Devamı

Zihinsel bilinçlenme

İnsanlık tarihi boyunca teknoloji değişti, şehirler büyüdü, ekonomiler gelişti, üretim biçimleri dönüştü. Ancak bütün bu dönüşümlerin merkezinde yer alan insan zihni, bugün belki de tarihin en yoğun baskısı altında bulunuyor. Günümüz insanı artık yalnızca fiziksel yorgunlukla değil; bilgi bombardımanı, dikkat dağınıklığı, kaygı ekonomisi, sosyal medya etkisi ve sürekli hız baskısıyla mücadele ediyor. İşte tam da bu noktada “zihinsel bilinçlenme” kavramı, çağımızın en önemli meselelerinden biri haline geliyor.

Zihinsel bilinçlenme; bireyin kendi düşünce yapısını, duygularını, davranış kalıplarını ve yaşam biçimini fark ederek yönetebilmesi anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle insanın kendi zihninin farkına varmasıdır. Çünkü günümüzde birçok insan düşünüyor gibi görünse de aslında çoğu zaman yalnızca maruz kalıyor. Sürekli akan bilgiler, bitmeyen bildirimler, kısa videolar ve tüketim kültürü, insanların derin düşünme kapasitesini giderek zayıflatıyor.

Eskiden insanlar bilgiye ulaşmak için çaba harcardı. Bugün ise asıl mücadele, gereksiz bilgiden korunabilmek haline geldi. Bir insanın gün içinde maruz kaldığı haber, görüntü ve mesaj yoğunluğu; geçmiş yüzyıllarda insanların aylar boyunca karşılaşmadığı kadar fazla hale geldi. Bu durum zihinsel yorgunluğu artırırken, düşünme kalitesini de düşürüyor. İnsanlar artık neye neden üzüldüğünü, neden öfkelendiğini ya da neden mutsuz hissettiğini bile çoğu zaman tam olarak anlayamıyor.

Yazının Devamı

Akaryakıt fiyatlarındaki artış herkesin cebini yakıyor

Sabah işe gitmek için aracına binen de tarlasını sürmeye çalışan çiftçi de kamyonuyla yük taşıyan nakliyeci de minibüs kullanan şoför de aynı soruyu soruyor: "Akaryakıt fiyatları daha nereye kadar yükselecek?"

Bugün artık akaryakıt sadece otomobil sahiplerini ilgilendiren bir konu olmaktan çıktı. Çünkü mazot ve benzin fiyatlarındaki her artış, markette aldığımız ekmeğin, sebzenin, meyvenin, giydiğimiz kıyafetin, kullandığımız ilacın ve hatta ödediğimiz kiranın bile maliyetini etkiliyor. Kısacası akaryakıt zamları, toplumun tamamının cebini doğrudan ilgilendiriyor.

Bir ürünün fabrikadan çıkıp market rafına ulaşabilmesi için kamyonlara, tırlara, gemilere ve çeşitli taşıma araçlarına ihtiyaç vardır. Bu araçların en büyük giderlerinden biri ise yakıttır. Yakıt pahalanınca taşımacılık maliyetleri artar. Taşımacılık maliyetleri arttığında ise bu fark ürünlerin satış fiyatına eklenir. Sonuçta faturayı yine vatandaş öder.

Yazının Devamı

Hürmüz'deki gerginlik enerji fiyatlarını nasıl etkileyecek?

Dünyanın en önemli enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı, yıllardır küresel ekonominin en hassas bölgeleri arasında yer alıyor. Basra Körfezi'nden çıkan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın önemli bir bölümü bu dar su yolundan dünya pazarlarına ulaşıyor. Bu nedenle bölgede yaşanacak her kriz, sadece petrol üreten ülkeleri değil, dünyanın dört bir yanındaki tüketicileri de yakından ilgilendiriyor.

Bugün birçok kişi, "Hürmüz'de yaşanan gelişmeler bizi neden ilgilendiriyor?" diye soruyor. Aslında cevap oldukça basit. Çünkü enerji fiyatları artık sadece petrol istasyonlarını değil, market raflarını, elektrik faturalarını, ulaşımı, sanayiyi ve hatta ekmek fiyatını bile etkiliyor.

Hürmüz Boğazı'nda yaşanacak herhangi bir güvenlik sorunu, gemi trafiğinin yavaşlamasına veya taşımacılık maliyetlerinin artmasına neden olabilir. Böyle bir durumda petrol ve doğal gaz arzında aksama yaşanmasa bile piyasalarda büyük bir tedirginlik oluşur. Enerji piyasaları sadece mevcut duruma değil, gelecekte oluşabilecek risklere de fiyat verir. Bu nedenle kriz ihtimali bile petrol fiyatlarını yukarı çekmeye yetebilir.

Yazının Devamı

Akaryakıt indirimleri neden pompaya aynı oranda yansımıyor?

Son yıllarda vatandaşın en çok sorduğu sorulardan biri şu: "Petrol fiyatları düştü deniliyor ama neden ben istasyonda aynı indirimi göremiyorum?" Gerçekten de uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarının gerilediği haberleri sık sık gündeme geliyor. Ancak araç sahipleri akaryakıt istasyonuna gittiklerinde bekledikleri kadar düşük fiyatlarla karşılaşmıyor. Peki bunun sebebi ne?

Aslında bu durumun tek bir nedeni yok. Akaryakıt fiyatları sadece petrolün fiyatına göre belirlenmiyor. İşin içinde döviz kuru, vergiler, rafineri maliyetleri, dağıtım giderleri ve uluslararası piyasalardaki fiyat hareketleri gibi birçok unsur bulunuyor. Bu nedenle petrol ucuzladığında pompadaki fiyat aynı hızla düşmeyebiliyor.

Türkiye, petrol üreticisi bir ülke değil. Ham petrolün büyük bölümü yurt dışından ithal ediliyor. İthalat ise dolar üzerinden yapılıyor. Diyelim ki dünya piyasalarında petrolün varil fiyatı yüzde 10 düştü. Eğer aynı dönemde dolar kuru yüzde 8 yükseldiyse, yapılan indirim büyük ölçüde erimiş oluyor. Vatandaş sadece petrol fiyatını takip ediyor ama döviz kurundaki artış çoğu zaman indirimin önüne geçiyor.

Yazının Devamı

Türkiye açısından NATO Zirvesinin sonuçları

Dünyanın dengeleri her geçen gün biraz daha değişiyor. Savaşlar, enerji krizleri, göç hareketleri, siber saldırılar ve ekonomik rekabet artık ülkelerin geleceğini doğrudan etkiliyor. İşte tam da böyle bir dönemde gerçekleştirilen NATO Zirvesi, yalnızca askeri bir toplantı olmanın ötesinde, siyasi ve ekonomik sonuçlarıyla da dikkat çekti.

Peki zirve Türkiye açısından ne ifade ediyor? Masadan hangi kazanımlarla kalkıldı? Hangi konular ise hâlâ belirsizliğini koruyor? Gelin birlikte değerlendirelim.

1- Türkiye'nin stratejik önemi bir kez daha ortaya çıktı

Yazının Devamı

En düşük emekli maaşı

Milyonlarca memur, memur emeklisi, SSK ve BAĞ-KURemeklisinin aylardır beklediği zam oranları, haziran ayı enflasyon verilerinin açıklanmasıyla netleşti. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı altı aylık enflasyon rakamları, maaşlara yapılacak artışın temelini oluşturdu. Şimdi ise herkesin aklındaki tek soru şu: "En düşük emekli maaşı ne kadar olacak?"

Aslında açıklanan enflasyon rakamları yalnızca maaşları değil, milyonlarca ailenin bütçesini de doğrudan etkiliyor. Çünkü emeklinin cebine girecek para arttıkça pazardaki alışverişten eczane harcamalarına, elektrik faturasından kira ödemelerine kadar birçok kalem yeniden şekilleniyor.

Bu yılın ilk altı ayında enflasyon yüzde 17,76 olarak gerçekleşti. Bu oran, SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin alacağı zam oranını doğrudan belirledi. Buna göre bu kesimde yer alan emekliler maaşlarını yüzde 17,76 zamlı alacak.

Yazının Devamı

Tematik AR-GE programları

Küresel ekonomide rekabetin doğası hızla değişirken, ülkelerin sadece genel Ar-GE harcamalarını artırması artık yeterli görülmüyor. Asıl mesele, bu harcamaların hangi alanlara yönlendirildiği ve nasıl bir stratejik çerçeve içinde kullanıldığıdır. İşte tam bu noktada “tematik Ar-GE programları” kavramı öne çıkıyor. Belirli sektörlere, teknolojilere ya da toplumsal ihtiyaçlara odaklanan bu programlar, dağınık kaynak kullanımını önleyerek daha güçlü ve ölçülebilir sonuçlar üretmeyi hedefliyor.

Türkiye açısından bakıldığında, son yıllarda Ar-GE yatırımlarında belirgin bir artış söz konusu. Ancak bu artışın sürdürülebilir büyümeye ve yüksek katma değerli üretime dönüşebilmesi için tematik yaklaşımın daha sistematik biçimde benimsenmesi gerekiyor. Bu çerçevede TÜBİTAK ve benzeri kurumların yürüttüğü programlar önemli bir rol oynasa da mesele yalnızca fon sağlamak değil; doğru alanlara, doğru ölçekle ve doğru iş birlikleriyle yatırım yapabilmek.

Tematik Ar-GE programlarının en önemli avantajı, sınırlı kaynakların öncelikli alanlara yönlendirilmesini sağlamasıdır. Sağlık teknolojileri, yapay zekâ, savunma sanayi, yeşil enerji ve biyoteknoloji gibi alanlar, bugün küresel ölçekte stratejik sektörler olarak kabul ediliyor. Bu alanlara yapılan yatırımlar sadece ekonomik büyüme yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda ülkelerin jeopolitik gücünü de artırıyor.

Yazının Devamı

Aşağıya doğru yarış

Küreselleşmenin hız kazandığı son kırk yılda dünya ekonomisi yalnızca mal, hizmet ve sermaye akışının artışıyla değil, aynı zamanda devletler arasında giderek keskinleşen bir rekabet biçimiyle de şekillendi. Bu rekabetin en tartışmalı boyutlarından biri ise “aşağıya doğru yarış” (race to the bottom) olarak adlandırılan süreçtir. Temel olarak ülkelerin yabancı yatırım çekebilmek, sermaye çıkışını engellemek ve küresel üretim zincirlerinde daha cazip hale gelmek amacıyla vergi oranlarını düşürmesi, işgücü standartlarını esnetmesi ve düzenleyici çerçeveleri zayıflatması anlamına gelir.

Bu süreç ilk bakışta ekonomik büyümeyi teşvik eden bir strateji gibi görünse de uzun vadede sosyal devlet yapısını zayıflatan, gelir dağılımını bozan ve ülkeler arasında yapısal eşitsizlikleri derinleştiren bir dinamik yaratmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından bu yarış, kısa vadeli yatırım kazanımları ile uzun vadeli kurumsal erozyon arasında sıkışmış bir politika alanı doğurur.

“Aşağıya doğru yarış”ın en görünür alanı vergi politikalarıdır. Çok uluslu şirketlerin üretimlerini farklı ülkelere kaydırabilme esnekliği, devletleri kurumlar vergisi oranlarını düşürmeye zorlamaktadır. Bu durum yalnızca vergi oranlarıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda vergi istisnaları, muafiyetler ve özel ekonomik bölgeler üzerinden de derinleşir.

Yazının Devamı

Vergi Politikaları

Vergi politikaları, yalnızca kamu gelirlerini artıran teknik araçlar değil; aynı zamanda ekonomik istikrarı, gelir dağılımını ve büyüme dinamiklerini doğrudan etkileyen stratejik bir politika alanıdır. Bu nedenle farklı iktisadi düşünce akımları, vergi politikalarına yalnızca farklı teorik pencerelerden bakmakla kalmaz; aynı zamanda devletin ekonomiye müdahalesinin sınırlarını da yeniden tanımlar. Günümüzde vergi politikalarının tasarımında en kritik meselelerden biri ise “seçicilik”tir: Hangi vergi nerede, ne zaman ve kim için uygulanmalıdır?

Vergi politikalarına ilişkin yaklaşımlar, iktisadi düşünce tarihindeki temel ayrımlarla yakından ilişkilidir. Örneğin Keynesyen iktisat, vergi politikalarını toplam talebi düzenlemenin temel araçlarından biri olarak görür. Bu yaklaşımda vergiler, ekonomik durgunluk dönemlerinde azaltılarak tüketim ve yatırım teşvik edilir; enflasyonist dönemlerde ise artırılarak talep baskısı düşürülür. Yani vergiler, konjonktürel dalgalanmaları yumuşatan aktif bir mali araçtır.

Buna karşılık neoklasik iktisat yaklaşımı, vergi yükünün piyasa mekanizmasını bozmayacak şekilde düşük ve sade tutulmasını savunur. Bu perspektife göre yüksek vergi oranları, bireylerin çalışma, tasarruf ve yatırım kararlarını olumsuz etkileyerek ekonomik verimliliği düşürür. Dolayısıyla vergi sisteminin basit, öngörülebilir ve düşük oranlı olması gerektiği vurgulanır.

Yazının Devamı

Ekonomide debi ve rejim

Ekonomik tartışmalar son yıllarda giderek daha teknik kavramlarla zenginleşiyor. Bu kavramlardan ikisi olan “debi” ve “rejim”, ilk bakışta fizik biliminin alanına ait gibi görünse de ekonomi politikalarının analizinde giderek daha sık kullanılan metaforlar haline gelmiştir. Debi, ekonomide para, kredi, üretim ve tüketim akışının hızını ve yoğunluğunu ifade ederken; rejim ise bu akışın gerçekleştiği yapısal çerçeveyi, yani ekonomik düzenin kurallar bütününü temsil eder. Bu iki kavram birlikte değerlendirildiğinde, bir ekonominin sadece ne kadar büyüdüğünü değil, nasıl büyüdüğünü de anlamak mümkün hale gelir.

Günümüz küresel ekonomisinde yaşanan dalgalanmalar, artık sadece büyüme oranlarıyla açıklanamamaktadır. Yüksek enflasyon dönemleri, sıkı para politikaları, finansal kırılganlıklar ve jeopolitik riskler, ekonomik debinin zaman zaman hızlanıp zaman zaman yavaşladığı, hatta bazı dönemlerde tıkandığı bir yapıyı ortaya çıkarmaktadır. Bu noktada ekonomik rejim kavramı, sistemin bu akışa nasıl izin verdiğini veya onu nasıl sınırladığını anlamak açısından kritik bir rol üstlenmektedir.

Ekonomide debi kavramı, en basit tanımıyla parasal ve reel akışların hızıdır. Para arzının piyasaya giriş hızı, kredi genişlemesi, tüketici harcamaları, yatırım iştahı ve dış ticaret akımları bu debinin temel bileşenlerini oluşturur. Yüksek debi, ekonomide canlılık ve hareketlilik anlamına gelirken; düşük debi, durgunluk ve yavaşlama sinyali verir.

Yazının Devamı

Tarım arazilerinde kayıplar

Bir ülkenin geleceği sadece fabrikalarıyla, yollarıyla ya da gökdelenleriyle ölçülmez. Asıl güç,toprağını koruyabilen ve halkının gıda ihtiyacını karşılayabilen ülkelerde bulunur. Ancak sonyıllarda dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Türkiye’de de tarım arazilerinin giderekazalması endişe verici boyutlara ulaştı. Uzmanlar, son 30 yılda milyonlarca hektarlık tarımalanının çeşitli nedenlerle üretim dışına çıktığını belirtiyor.

Tarım arazilerindeki kayıp sadece çiftçilerin sorunu değildir. Bu durum soframıza gelenekmeği, sebzeyi, meyveyi ve et ürünlerini doğrudan etkileyen bir meseledir. Çünkü tarımyapılacak alanlar azaldıkça üretim düşüyor, üretim düştükçe de fiyatlar yükseliyor.Bugün birçok bölgede bir zamanlar buğday, pamuk, ayçiçeği veya sebze yetiştirilen verimliovaların yerinde konutlar, sanayi tesisleri ve yollar bulunuyor. Şehirlerin büyümesi elbettekaçınılmazdır. Ancak plansız büyüme, verimli tarım topraklarını geri dönülmez şekilde yokediyor.

Tarım arazilerinin azalmasının en önemli nedenlerinden biri hızlı kentleşme. Nüfus arttıkçakonut ihtiyacı da artıyor. Yeni yerleşim alanları açılırken çoğu zaman tarım arazileri tercihediliyor. Çünkü bu alanlar düz, ulaşımı kolay ve altyapı yatırımlarına uygun yerler olarakgörülüyor. Ancak kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli kayıplar yaşanıyor.

Yazının Devamı

Borç stokunun millî gelire oranı

Ekonomik tartışmaların merkezinde yer alan göstergelerden biri olan borç stokunun millî gelire oranı, bir ülkenin mali sağlığına ilişkin en kritik sinyallerden birini verir. Sıklıkla kamu borcu üzerinden değerlendirilse de bu oran aslında daha geniş bir çerçevede ele alınmalıdır. Çünkü sadece devletin değil, özel sektörün ve hane halkının borçluluk düzeyi de ekonominin kırılganlığını ve sürdürülebilirliğini doğrudan etkiler.

Borç stokunun millî gelire oranı, en basit hâliyle toplam borcun gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) bölünmesiyle elde edilir. Bu oran, borcun büyüklüğünü tek başına değerlendirmek yerine, ekonominin üretim kapasitesiyle kıyaslanmasını sağlar. Örneğin, yüksek borç stokuna sahip bir ülke, eğer güçlü bir üretim kapasitesine ve yüksek gelir düzeyine sahipse bu borcu yönetilebilir seviyede tutabilir. Ancak düşük gelirli veya büyüme potansiyeli sınırlı bir ekonomide aynı borç seviyesi ciddi riskler doğurabilir.

Bu noktada önemli olan sadece borcun miktarı değil, borcun sürdürülebilirliğidir. Sürdürülebilir borç, ekonominin büyüme hızı, faiz oranları ve bütçe dengesiyle doğrudan ilişkilidir. Eğer bir ülke, borcunun faiz yükünü karşılayabilecek ve aynı zamanda ekonomik büyümesini sürdürebilecek bir yapıya sahipse borç oranı yüksek olsa bile bu durum kriz anlamına gelmeyebilir. Ancak büyüme yavaşladığında veya faizler yükseldiğinde borç oranı hızla riskli seviyelere çıkabilir.

Yazının Devamı

Eksik istihdam olgusu

Ekonomik göstergeler çoğu zaman işsizliğin seviyesine odaklanır. Oysa modern işgücü piyasalarının en derin ve en az konuşulan sorunlarından biri, işsizliğin ötesinde bir gerçekliğe işaret eder: eksik istihdam. Çalışıyor olmak, her zaman yeterince çalışıyor olmak anlamına gelmez. Gelir elde ediyor olmak da insan onuruna yakışır bir yaşam sürdürüldüğü anlamına gelmez. İşte tam bu noktada eksik istihdam, görünmeyen ama etkisi derin bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Eksik istihdam, en basit tanımıyla bireyin çalışmak istediği süre ya da nitelikte bir işte çalışamaması durumudur. Bu durum iki temel biçimde ortaya çıkar. Birincisi zamana bağlı eksik istihdamdır: kişi haftada daha fazla çalışmak ister, ancak mevcut işinde yeterli çalışma saatine ulaşamaz. İkincisi ise beceriye dayalı eksik istihdamdır: birey sahip olduğu eğitim ve yetkinliklerin çok altında bir işte çalışmak zorunda kalır. Her iki durumda da ortaya çıkan sonuç ortaktır: potansiyelin heba edilmesi.

Türkiye gibi genç nüfusu yüksek ve eğitim seviyesi giderek artan ülkelerde eksik istihdam, yapısal bir sorun haline gelmektedir. Üniversite mezunu bir gencin alanı dışında, düşük ücretli ve geçici işlerde çalışması artık istisna değil, sıradan bir tabloya dönüşmüş durumdadır. Bu tablo sadece bireysel hayal kırıklığı yaratmakla kalmaz; aynı zamanda ülkenin beşeri sermayesinin verimsiz kullanılmasına da neden olur.

Yazının Devamı

Umut ve motivasyon

Modern çağın en büyük çelişkilerinden biri, imkânların artmasına rağmen insanların kendini daha umutsuz ve motivasyonsuz hissetmesidir. Teknolojik ilerleme, küreselleşme ve bilgiye erişimin kolaylaşması hayatı teorik olarak kolaylaştırsa da bireyin ruh dünyasında aynı ölçüde bir iyileşme yaratmıyor. Tam aksine, belirsizlikler, ekonomik dalgalanmalar ve toplumsal baskılar bireylerin umut duygusunu zayıflatırken, motivasyonu da kırılgan hale getiriyor. İşte tam da bu noktada umut ve motivasyon, sadece bireysel başarı için değil, hayatta kalabilmek için bile kritik iki kavram olarak öne çıkıyor.

Umut, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavramdır. Pek çok kişi umudu pasif bir bekleyiş olarak görür. Oysa gerçek anlamda umut, bir şeylerin daha iyi olabileceğine dair aktif bir inançtır. Bu inanç, bireyi harekete geçirir, direnç kazandırır ve en zor koşullarda bile bir çıkış yolu aramaya iter. Umutsuzluk ise tam tersine, bireyin hareket kabiliyetini felç eder. İnsan, umudunu kaybettiği anda sadece hedeflerini değil, çabasını da kaybeder.

Motivasyon ise umudun eyleme dönüşmüş halidir. Umut, zihinde filizlenen bir düşünceyse, motivasyon o düşüncenin davranışa yansımasıdır. Bir başka ifadeyle, umut olmadan motivasyonun sürdürülebilir olması mümkün değildir. Kısa vadeli motivasyonlar, dışsal faktörlerle sağlanabilir; ancak kalıcı ve güçlü bir motivasyonun temelinde her zaman içsel bir umut yatar.

Yazının Devamı

OECD'den dünya ekonomisine uyarı

Dünya ekonomisi son yıllarda peş peşe gelen krizlerle mücadele ediyor. Pandeminin etkileri tam olarak silinmeden başlayan enerji krizi, yüksek enflasyon, faiz artışları, tedarik zinciri sorunları ve bölgesel savaşlar küresel ekonominin hızını önemli ölçüde düşürdü. Şimdi ise Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), yayımladığı son raporla dünya ekonomisine ilişkin yeni bir uyarıda bulundu. Örgüt, özellikle Orta Doğu'da devam eden çatışmaların etkisiyle küresel büyümenin önümüzdeki yıllarda belirgin şekilde yavaşlayacağını öngörüyor.

OECD'nin değerlendirmesine göre dünya ekonomisi 2025 yılında yüzde 3,4 büyürken, 2026 ve 2027 yıllarında bu performansın gerisinde kalacak. Küresel büyümedeki yavaşlamanın temel nedenleri arasında jeopolitik gerilimler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, ticaret savaşları ve yüksek faiz oranları yer alıyor.

Ekonomide güven, yatırım ve ticaret büyük önem taşır. Ancak savaşlar ve siyasi gerilimler bu üç unsuru da olumsuz etkiler. Özellikle Orta Doğu'da yaşanan çatışmaların enerji piyasaları üzerinde yarattığı baskı dünya genelinde maliyetleri artırıyor.

Yazının Devamı

Yanlış pozitifler

Hayatımızda neredeyse her gün karşılaştığımız testler ve kontroller, kimi zaman beklenmedik sonuçlar doğurabiliyor. Bu sonuçlardan biri de “yanlış pozitif” olarak adlandırılıyor. Peki, yanlış pozitif ne demek, nerelerde karşımıza çıkar ve hayatımızı nasıl etkiler? Gelin, konuyu hepimizin anlayabileceği bir dille açıklayalım.

Yanlış pozitif, bir testin veya kontrolün, gerçekte olumsuz olan bir durumu olumluymuş gibi göstermesidir. Örneğin, bir hastalık testi negatif çıkması gereken bir kişinin test sonucunun pozitif çıkması yanlış pozitife örnek olarak verilebilir. Başka bir deyişle, test “Var!” derken, gerçekte “Yok” tur.

Bu kavram sadece tıp alanıyla sınırlı değildir. Güvenlik taramalarında, finansal kontrollerde, yazılım hatası tespitlerinde veya hatta günlük hayatımızdaki otomatik sistemlerde de yanlış pozitiflerle karşılaşabiliriz. Örneğin, havaalanında yapılan güvenlik taramalarında bazı masum nesneler tehlikeliymiş gibi işaretlenebilir. Bu da yanlış pozitifin günlük yaşamımıza yansıyan bir örneğidir.

Yazının Devamı

Yeşil hammadde rekabeti

Dünya ekonomisi tarihsel bir dönüşümün eşiğinde bulunuyor. Fosil yakıtlara dayalı üretim modelinden düşük karbonlu ekonomiye geçiş süreci hızlandıkça, küresel rekabetin doğası da değişiyor. Bir zamanlar petrol, doğal gaz ve kömür gibi enerji kaynakları ülkelerin ekonomik ve jeopolitik gücünü belirleyen temel unsurlar olarak görülüyordu.

Bugün ise bu rolü giderek “yeşil hammaddeler” olarak adlandırılan stratejik mineraller üstlenmeye başladı. Lityum, kobalt, nikel, bakır, grafit ve nadir toprak elementleri gibi kaynaklar, temiz enerji teknolojilerinin temel girdileri haline gelmiş durumda. Bu nedenle dünya genelinde giderek sertleşen yeni bir rekabet alanı ortaya çıkıyor: Yeşil hammadde rekabeti.

Yeşil dönüşümün temelinde elektrikli araçlar, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, enerji depolama sistemleri ve akıllı şebekeler yer alıyor. Ancak bu teknolojilerin üretilebilmesi için belirli minerallerin büyük miktarlarda temin edilmesi gerekiyor.

Yazının Devamı

Tüketicinin ihtiyacının ötesinde alışveriş yapması

Günümüz ekonomilerinde tüketim, yalnızca temel ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlı bir faaliyet olmaktan çıkmış durumda. Modern toplumda alışveriş, giderek daha fazla psikolojik, sosyal ve kültürel bir davranış biçimi hâline geliyor. Özellikle dijitalleşmenin hızlanması, kredi kartı kullanımının yaygınlaşması ve yoğun reklam bombardımanı, bireylerin ihtiyaçlarının ötesinde alışveriş yapmasını kolaylaştıran önemli faktörler arasında yer alıyor. Sonuç olarak birçok tüketici, gerçek ihtiyaçları ile satın aldığı ürünler arasındaki farkı fark etmeden tüketim döngüsünün içinde yer alabiliyor.

Ekonomistler ve sosyologlar, modern tüketim toplumunda “ihtiyaç” kavramının giderek belirsizleştiğine dikkat çekiyor. Geleneksel ekonomide ihtiyaç, bireyin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan mal ve hizmetleri ifade ederken, günümüzde ihtiyaç ile arzu arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Reklamlar, sosyal medya etkisi ve moda trendleri bireylere sürekli yeni ihtiyaçlar üretirken, tüketiciler de bu ihtiyaçların gerçek olup olmadığını çoğu zaman sorgulamadan satın alma davranışına yöneliyor.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan bireyler, yoğun çalışma temposu ve stresli yaşam koşulları nedeniyle alışverişi bir tür psikolojik rahatlama aracı olarak görmeye başlayabiliyor. “Duygusal alışveriş” olarak adlandırılan bu davranış biçiminde, bireyler moral bozukluğu, stres veya yalnızlık gibi duygularla baş etmek için alışverişe yöneliyor. Kısa vadede mutluluk hissi yaratan bu durum, uzun vadede bütçe dengesinin bozulmasına ve finansal sorunlara yol açabiliyor.

Yazının Devamı

2026 Mayıs ayında açlık sınırı

Bir zamanlar insanlar ay sonunu getirebilmek için maaş gününü beklerdi. Bugün ise birçok kişi artık ay sonunu değil, haftanın sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor. Çünkü markete her gidildiğinde aynı cümle daha sık duyuluyor: “Geçen hafta aldığım ürün bu kadar değildi.”

BİSAM’ın Mayıs 2026 verileri de vatandaşın günlük hayatta yaşadığı bu hissi rakamlara döktü. Açıklanan verilere göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 34 bin 808 liraya ulaştı. Başka bir ifadeyle açlık sınırı 35 bin liraya dayanmış durumda. Toplam yoksulluk sınırı ise 114 bin 348 lira olarak hesaplandı.

Rakamlar ilk bakışta bir istatistik gibi görülebilir. Ancak bu sayıların arkasında gerçek hayatlar, gerçek sofralar ve gerçek insanlar var. Çünkü mesele yalnızca rakamların yükselmesi değil. Asıl mesele, insanların günlük yaşamlarının giderek zorlaşması.

Yazının Devamı

Hızlı ve değişen teknoloji ve dijital platformların ekonomiye etkisi

Dünya ekonomisi son yıllarda belki de tarihinin en hızlı dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. Dijital teknolojiler, veri ekonomisi ve platform temelli iş modelleri yalnızca şirketlerin çalışma biçimlerini değil, aynı zamanda ülkelerin büyüme stratejilerini de yeniden şekillendiriyor. Bir zamanlar sanayi üretimi ve fiziksel sermaye birikimi üzerinden ölçülen ekonomik güç, artık giderek daha fazla dijital altyapı, yazılım, veri yönetimi ve inovasyon kapasitesiyle tanımlanıyor. Bu değişimin merkezinde ise dijital platformlar yer alıyor.

Bugün küresel ekonomide etkili olan birçok büyük şirket, faaliyetlerini geleneksel üretim süreçlerinden ziyade dijital ağlar ve platformlar üzerinden yürütüyor. Örneğin e-ticaret ve bulut hizmetleriyle küresel ölçekte faaliyet gösteren Amazon, dijital ekonominin en önemli örneklerinden biri olarak görülüyor. Benzer şekilde teknoloji ve yazılım alanında güçlü konumda bulunan Microsoft ve mobil cihaz ekosistemini geniş bir dijital hizmet ağıyla birleştiren Apple gibi şirketler, platform ekonomisinin nasıl değer yarattığını gösteren önemli örnekler arasında yer alıyor. Arama motoru ve veri ekonomisi alanında küresel bir güç olan Google ise dijital reklamcılık ve veri analitiği üzerinden ekonomik yapının dönüşümünde kritik bir rol oynuyor.

Dijital platformların ekonomi üzerindeki etkisini anlamak için öncelikle bu sistemlerin nasıl çalıştığını değerlendirmek gerekiyor. Platform ekonomisi, temelde kullanıcılar, üreticiler ve hizmet sağlayıcıları aynı dijital ortamda bir araya getiren bir model üzerine kuruludur. Bu model, geleneksel piyasalara kıyasla daha hızlı büyüme ve ölçeklenme imkânı sunar. Bir platform büyüdükçe kullanıcı sayısı artar, kullanıcı sayısı arttıkça platformun değeri yükselir. Ekonomide buna “ağ etkisi” adı verilir ve bu durum, dijital şirketlerin kısa sürede küresel ölçekte güç kazanmasına yol açar.

Yazının Devamı