Sağ–sol bitti, mevziler başladı
"Dün ne dediğinin önemi yok, bugün nerede durduğunun önemi var."
Biz ne ara ilkeleri, ideolojileri ve o uğruna bedeller ödenen "dava"ları bir kenara bıraktık?
Bugün eleştirdiğimizi yarın hiçbir mahcubiyet duymadan şapır şupur öper hale geldik?
*
Aslında her şey, hayatımıza 18. yüzyıl Fransız Devrimi’yle giren o basit oturma düzeniyle başladı.
Kralın sağında oturanlar statükocu "Sağ", solunda oturanlar değişimci "Sol" idi.
Bu uydurmasyon ideoloji gün geldi Türkiye'ye yerleşti.
Türkiye bu ithal kavram uğruna yarım asırdan fazla bir vakti, en dinamik gençlerini ve enerjisini feda etti.
Ama bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki; ne sağ sağda kaldı, ne sol solda.
*
Kutuplaşmanın her türlüsünü gördük.
Toplumun hafızasına kazınan o "irtica geliyor" korkusunun nasıl inşa edildiğini unutmadık.
Erbakan'ın başbakanlığı döneminde, dine karşı kompleksli tavrı yani 28 Şubat sürecinde dindar insanları öcü gibi göstermek için ekranlara sürülen Müslüm Gündüz’leri, Fadime Şahin’leri hatırlayın.
Sarıkların ve cübbelerin altına gizlenen o kurgu ilişkilerle, bu ülkenin dindar insanları "potansiyel suçlu" ilan edildi.
O günlerde laikliği koruma bahanesiyle kurulan bu tezgahlar, aslında din ile bilimi birbirinden koparmak için atılmış en büyük çelmeydi.
*
Keşke laikliği bir yasaklama refleksiyle değil, bir özgürlük zemini olarak inşa edebilseydik…
Belki bugün din ile bilimi yan yana koyan binlerce İbn-i Sina’mız, Farabi’miz olurdu.
Ne yazık ki biz enerjimizi "başörtüsü" ve "irtica" ve kimlik kavgalarına harcadık.
Bilim, teknoloji, üretim trenini çoktan kaçırdık.
O GÖMLEK ARTIK O GÖMLEK DEĞİL...
Türkiye siyaseti 2001 yılında, AK Parti’nin kuruluşuyla yeni bir evreye girdi.
Recep Tayyip Erdoğan o meşhur "Milli Görüş gömleğini çıkardık" cümlesini kurduğunda, aslında Türkiye siyasetinde yarım asırlık bir din-devlet dengesi de yeniden tanımlanıyordu.
AK Parti, ilk yıllarında liberal-muhafazakar bir sentezle "merkez"e yerleşti.
Ancak bugün siyasetin geldiği noktada aranan şey artık "millete hizmet"ten ziyade "mevzi koruma" haline geldi.
*
İdeolojiler bitti, yerini "ittifak matematiği" aldı.
Aradan geçen yıllar, toplumu farklı iki zıt kutba daha itti.
Aşırı dinciler ve aşırı özgürlükçüler.
Din artık bir inanç meselesinden ziyade bir "siyasi kimlik" kartı haline geldi.
Bir taraf dini her alanda tek belirleyici kılmak istedi...
Diğer taraf bu baskıya tepki olarak her türlü manevi değerden uzaklaşan bir "hiper-özgürlük" alanına kaçtı.
Sonuçta ortada ne dinin sahici derinliği kaldı ne de özgürlüğün insanı çoğaltan anlamı…
DÜNÜN HASMI BUGÜNÜN "VAZGEÇİLMEZİ" OLUNCA...
Siyasetteki savrulmayı anlamak için isimlere bakmak yeterli.
Numan Kurtulmuş, dün AK Parti'nin ekonomi politikalarını en sert eleştiren isimdi, bugün Meclis Başkanı...
Süleyman Soylu'nun DP Genel Başkanı iken Başbakan Erdoğan için kurduğu cümleler hala arşivlerde...
Soylu, sonrasında AK Parti’nin "en vazgeçilmez" bakanı olmuştu.
MHP’den ihraç edildikten sonra DP’ye geçen ve şimdilerde CHP'li olan Cemal Enginyurt örneğini de bu tabloya ekleyebiliriz.
*
Bu pozisyon değiştirme refleksi, yalnızca iktidar cephesiyle sınırlı değil.
Son dönemde İYİ Parti’den AK Parti’ye geçen, İdris Nebi Hatipoğlu, Dursun Ataş ve Seyithan İzsiz gibi isimler, particiliğin bir “dava”dan çok, güvenli bir liman arayışına dönüştüğünü gösteriyor.
O zaman sormak gerekir:
Neden 50 yılımızı bu sağ-sol kavgasına verdik?
PARTİCİLİK BİTİYOR, KİŞİSEL MARKALAR VE MEVZİLER KALIYOR
Çünkü ideolojiler, halkı konsolide etmenin en kolay yoluydu.
Kutuplaştırıcı kavramların yok olması aslında bir "özgürleşme"dir.
Şimdilerde bu boşluğu ilke ve liyakat değil, ilkesiz pragmatizm dolduruyor.
*
Particilik, yerini "kişisel markalara" bırakıyor.
Siyasetçiler artık partilerini birer "araç", ideolojileri ise birer "gösteriş objesi" olarak görüyor.
Dün eleştirdiği kapılara bugün "devletin bekası" veya "hizmetin devamı" kılıfıyla gidiyorlar.
Haliyle, sadece yeni pozisyonlarını "meşrulaştırıyorlar."
*
Biz yarım asırdan fazlasını bu sağ-sol, ilerici-gerici oyunlarına feda ettik.
Dayatılan her fikir, aslında bu ülkenin potansiyelinden çalınmış birer yıldı.
Particilik bitiyor mu?
Belki.
Ama bu boşluğu liyakat değil de güç odaklı manevralar doldurmaya devam ederse,
Türkiye siyaseti daha çok bir gecede değişen saflara ve hızla kurulan yeni mevzilere tanıklık eder.