Kağıt uçaktan çelik kanatlara
1974 yılı…
Kıbrıs Barış Harekatı sürerken Türkiye sahada yalnızca düşmanla değil, kendi eksikleriyle de yüzleşiyordu.
Telsizler çalışmıyor…
Koordinasyon kopuyor…
Ve tarihe kara bir acı olarak geçen o korkunç hata yaşanıyordu.
Kendi savaş uçaklarımız, koordinasyon kopukluğu yüzünden kendi Kocatepe gemimizi vuruyordu…
54 denizcimiz şehit düştü.
O gün aslında yalnızca bir askeri kriz yaşanmadı.
Türkiye, bağımlılığın bedelini gördü.
Ardından ambargolar geldi.
“Müttefik” dediğimiz ülkeler silah kapısını kapattı.
Yedek parça yok…
Elektronik sistem yok…
Mühimmat yok…
İşte tam da o günlerde bu ülke bir gerçekle karşı karşıya kaldı.
"Bağımlı bir orduyla bağımsız bir devlet olunmaz"
Şimdilerde gökyüzünde gördüğümüz o çelik kanatların hikayesi, aslında biraz da o “telsizsizlik ve iletişimsizlik imtihanıyla” başladı.
Türkiye savunma sanayinin modern hikayesi, sanıldığı gibi dev hangarlarda değil; küçücük odalarda, imkansızlıkların içinde yazıldı.
1975’te ASELSAN kurulduğunda ortada ne büyük tesisler ne de yüksek bütçeler vardı.
Bugünkü dev teknoloji üsleri hayaldi.
Ankara’da bir apartman dairesinde çalışan dört idealist mühendis vardı.
Ama bir şey daha vardı...
"İnanç ve millet iradesi"
Vatandaşlar bağış yaptı…
Sanatçılar konser verdi…
İnsanlar “bir daha aynı çaresizliği yaşamayalım” diye elini taşın altına koydu.
Çünkü mesele yalnızca savunma değildi.
Mesele onur meselesiydi.
ASELSAN önce telsiz yaptı.
Sonra elektronik harp sistemleri…
Radarlar…
Elektro-optikler…
Bugün ise yapay zeka destekli sistemlerden kuantum radar çalışmalarına kadar dünyanın dikkatle izlediği bir teknoloji gücüne dönüştü.
Bir apartman dairesinden çıkan hikaye, bugün küresel savunma ligine yazılıyor.
Ardından ROKETSAN geldi.
Türkiye artık yalnızca silah kullanan değil, füze teknolojisi geliştiren bir ülkeye dönüşüyordu...
TUSAŞ ise havacılığın omurgasını kurdu.
F-16 ortak üretimiyle başlayan süreç zamanla millileşti.
Ve bugün…
KAAN…
HÜRJET…
ANKA…
AKSUNGUR…
Artık bunlar yalnızca savunma projeleri değil...
Türkiye’nin gökyüzüne attığı imzalar.
Bir dönem başkasının verdiği platformlarla ayakta kalmaya çalışan Türkiye, bugün kendi 5. nesil savaş uçağını konuşuyor.
Ve elbette Baykar…
Özdemir Bayraktar’ın model uçak tutkusu, yıllar sonra bambaşka bir noktaya ulaştı.
Selçuk Bayraktar’ın öncülüğünde geliştirilen TB2, AKINCI ve KIZILELMA artık yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın konuştuğu sistemler haline geldi.
Karabağ’da…
Libya’da…
Ukrayna’da…
Savaş sahasında yeni bir dönem açıldı.
Eskiden savaşın kaderini tank sayısı belirliyordu.
Şimdi ise ekran başındaki operatörler, yapay zeka destekli sistemler ve görünmeden vurabilen platformlar belirliyor.
Türkiye de tam bu dönüşümün merkezine yerleşti.
KIZILELMA’nın seri üretim süreci ise yalnızca teknik bir gelişme değil; insanlı savaş doktrininden dijital savaş çağına geçişin sembollerinden biri.
Rakamlar da bu dönüşümün ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.
2002’de yaklaşık 56 firma vardı.
62 proje yürütülüyordu.
Dışa bağımlılık yüzde 70-80 seviyesindeydi.
Savunma ihracatı ise birkaç yüz milyon doları ancak buluyordu.
Bugün ise bu durum tamamen değişti.
3 bin 500’den fazla firma…
1400’ün üzerinde proje…
Yüzde 80’i aşan yerlilik oranı…
Savunma ve havacılık ihracatı 2025’te 10 milyar doları geçti.
Bir dönem ambargo listelerinde adı geçen Türkiye, bugün birçok ülkenin savunma tedarik listesinde üst sıralarda yer alıyor.
Bu yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil; stratejik güç değişimi.
Ve hikaye hala büyüyor.
SAHA Expo 2026’da sergilenen YILDIRIMHAN bunun en dikkat çekici örneklerinden biri oldu.
Yaklaşık 6 bin kilometre menzilli, hipersonik özellikler taşıyan kıtalararası balistik füze sistemi!
Bir zamanlar kağıttan uçak yapan çocukların ülkesi, bugün kıtalararası caydırıcılık konuşuyor.
Adını Yıldırım Beyazıt’tan alan bu sistem, aslında Türkiye’nin geldiği yeni aşamanın da sembolü.
Ve çok iddialı...
Artık yalnızca füze yapmıyoruz, “Ben de buradayım” diyoruz.
Elbette her şey tamamlandı demek mümkün değil.
Mikroçip teknolojileri…
Jet motorları…
İleri kompozit malzemeler…
Hala dışa bağımlı olduğumuz alanlar var.
Ama Türkiye bu eksikleri kapatabilecek bir ekosistem kurmuş durumda.
KOBİ’lerden üniversitelere, özel sektörden genç girişimcilere kadar genişleyen yeni bir savunma zinciri oluşuyor.
Ve artık ülkemizin geleceğini yalnızca asker sayısı değil, yetişmiş insan gücü belirliyor.
Bugüne kadar ambargolar Türkiye’yi zorladı ama...
Türkiye'yi uyandırdı!
Bundan sonra, önümüzde istikameti belli olan uzun bir yol var.
Ama artık Türkiye yalnızca satın alan değil; geliştiren, üreten ve oyun kuran ülkelerden biri olma iddiası taşıyor.
Bu, sadece savunma sanayinin değil…
Bir milletin “kendi ayakları üzerinde durma” hikayesi...