Bir çocuk artık ne kadar mümkün?
Türkiye'nin “Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi” açıklandı.
10 yıllık yol haritasında, Türkiye’nin demografik geleceği pek de iç açıcı görünmüyor.
Doğurganlık oranımız hızla düşüyor.
TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızı 1,5 seviyesinin altına inerek 1,48 çocuk olarak gerçekleşti.
Yaşlı nüfus oranı artıyor...
65 yaş üstü vatandaşlarımızın sayısı son beş yılda yüzde 20’den fazla yükseldi.
Eğer bu gidişat devam ederse, önümüzdeki yıllarda ciddi bir yaşlanma ve iş gücü azalması riskiyle karşı karşıya kalacağız.
*
Kağıt üzerinde güzel şeyler var.
Evlilik ve çok çocuklu aile yapısı desteklenecek...
Aile dostu şehirler özendirilecek..
Mayıs ayının son haftası "Milli Aile Haftası" olacak...
*
Bir zamanlar “genç nüfus” avantajımızla övünürdük.
Şimdi tablolar değişiyor.
Devlet bu gerçeğin farkında ve teşvik mekanizmaları üzerinde çalışıyor.
Peki ya gençler?
Onlar bu vizyonu duyunca ne hissediyor?
*
28 yaşında, özel sektörde çalışan, büyükşehirde tek başına yaşayan bir gencin halini düşünün.
Maaşı asgari ücretin biraz üzerinde.
Kirasını, faturalarını ödüyor, market alışverişine bakıyor...
Sonuç olarak, hesapta kalan paranın başında genellikle kocaman bir eksi işareti...
*
Para biriktirmek neredeyse imkansız...
Ev almak şöyle dursun, yuva kurmak bile uzak bir hayalken gençler bir de çocuk sahibi olma korkusu yaşıyor.
Çünkü bu devirde, yuva kurup evlat sahibi olduğunda; kreş, eğitim, sağlık ve beslenme masrafları devreye girince iş iyice ağırlaşıyor.
*
Uzun zamandır dikkatimi çekiyor:
20’li yaşlardaki gençlerin gözünde gerçekten bir gelecek kaygısı var.
Bakınca görülüyor.
Sadece para değil bu.
Bir “yetişememe” hissi.
Ne yaparsa yapsın geride kalacakmış gibi.
*
Belki ilk defa bir nesil, kendinden önceki nesilden daha yoksul hissediyor kendisini.
Daha çok okumuş, daha çok çabalamış ama daha azına ulaşabilmiş bir kuşak.
Bu da sadece ekonomik değil, psikolojik bir kırılma.
*
Anadolu’da öğretmen ya da memur olan bir çift için hayat metropole göre biraz daha mütevazı görünebilir.
Ama yeni ekonomik düzen ve teknolojinin etkisi her yere sirayet etmiş durumda.
Artık “zeytin ekmekle yolumuzu buluruz” bakış açısı bitti.
Sistem “noksansan yoksunsun” diyor.
Teknolojinin içine doğacak çocuklara yeterli bir gelecek sunamama kaygısı çok yüksek.
Ailelerinden destek almadan ne yuva kurabiliyorlar ne de evlat yetiştirebiliyorlar.
Bizden sonrakilere bir şey sahibi olamayan bireyler sıfatıyla aile desteği de verebilecek miyiz?
Buyurun, ‘nur topu’ gibi yeni bir problem…
Üstelik, doğan çocuk değil bu kez!
*
Bir de “Çocuk sahibi olursam kariyerim biter” diyenler var.
Ve onların korkusu aslında kariyer değil; işsiz kalma korkusu.
İşverenlerin bakış açısı değişti.
Ucuz ve esnek iş gücü aranıyor.
Tecrübe ikinci planda.
“Bir şekilde olsun” mantığı hakim.
İş güvencesizliği had safhada.
Ve özel şirketlerde bu güvence hiç yok...
*
Eskiden “çocuk da yaparım kariyer de” denirdi.
Şimdi mesele kariyerin yavaşlaması değil…
Tamamen bitme ihtimali.
Özellikle, özel sektörde çalışan kadınlar için bu risk çok daha gerçek.
Doğum izni sonrası geri dönemeyen, konumu kaybolan, sessizce sistem dışına itilen kaç kişi var.
Tecrübeye saygı da yok.
Gittiğin günün ertesi adını hatırlayan bile kalmıyor.
*
Bir dönem “kendi tek taşını kendi alan güçlü kadın” hikayeleri vardı.
Şimdi o hikayeler de seyrekleşti.
Çünkü o gücün arkasındaki ekonomik zemin kayıyor.
Güçlü olmak istemiyorlar değil…
O gücü sürdürecek alan daralıyor.
*
Geleceğe dair belirsizlik o kadar büyük ki, birçok genç “önce kendi hayatımı kurayım, özgürlüğümden feragat etmek istemiyorum” diyor.
Ama burada da bir yanlış okuma var.
Bu bir özgürlük tercihi değil çoğu zaman.
Bu bir mecburiyet.
Gençler özgürlüğü seçmiyor…
Baş edemeyeceklerini bildikleri için bağ kurmuyorlar.
Çünkü bir çocuğa, bir eve, bir hayata “söz verme” cesareti için önce bir zemin lazım.
O zemin yoksa, o karar da gelmiyor.
*
“Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonuna baktığımda sıraladığım bu bazı sorunların tespitinde yalnız olmadığımı da gördüm.
Sağlıklı bir yaklaşım...
Teşvikler, destekler üzerinde çalışılmış...
Ama...
Sadece rapor ve genelgeyle bu mesele çözülmüyor.
*
Konut fiyatları astronomik seviyede, faizler ve taksitler gençleri baştan caydırıyor.
Lütfen önümüze şansa bağlanan TOKİ gelmesin...
Sistem ve teşvik yöntemleri kökten değişmeli.
Çocukların güvenliği ve ekonomisi içeriden düşünülmeli.
Çünkü çocuk artık sokaklarda kendi kendine büyümüyor...
Devlet okulunda masrafsız okumuyor...
Tencerede pişen bir aşla herkes karnını doyurmuyor.
O devir bitti, kabul edelim.
*
Diğer yandan elbette devletin çocuk ve nesil isteme hakkı var.
Nüfus yaşlanıyor, emekli sayısı artıyor, genç iş gücü azalıyor.
Mecburen teşvik ve güvence vermek zorunda kalınıyor.
Ama gençler de haklı:
“Önce yuva kurabileceğimiz bir güvence hissedelim, sonra evlat sahibi olmayı düşünelim” diyorlar.
Bu paradoks çözülmezse çalışanı olmayan, tüm vatandaşlarının emekli olduğu "tonton" bir ülke olacağız.
*
Ben kendi 20’li yaşlarımı hatırlıyorum.
Çalışır, gezer, yorulurdum ama bugünkü gençlerdeki o derin kaygı bende yoktu.
Paramız hem kahve içmeye, hem yemeğe, hem yola, hem de ufak bir alışverişe yetiyordu.
Paranın bir bereketi, bir anlamı vardı.
Hayaller kurardık, plan yapardık.
Yuva kurup evlat sahibi olmak fikri bu kadar uzak ve zor görünmezdi.
Belki zengin değildik ama bu kadar tedirgin de değildik.
*
Bugün ise gençler daha yolun başında yorulmuş gibi.
20’li yaşlarımdaki o bereketli kaygısızlığı bugünün gençleri için maalesef neredeyse imkansız görüyorum.
Keşke onlara da o umudu, o inancı biraz geri verebilsek.
Çünkü yuva kurup evlat sahibi olmak sadece nüfus meselesi değil.
O inanç yoksa, ne yuva kuruluyor ne de gelecek.
Yeni doğum teşvikleri Türkiye'nin nüfus krizini çözecek mi?Güncel
Türkiye'de yeni dönem: 2026-2035 "Aile ve Nüfus On Yılı" ilan edildiGüncel