Ankara'da kışın ortasında öğrencilik
Kış, Ankara’ya hep biraz erken çöker. Sokaklara sinen o soğuk hava, kestane kokusuyla karışan puslu akşamlar ve sabahın ayazı… Hepsi bir araya geldiğinde öğrencilik denen yolculuğun ayrı bir yüzünü hatırlatır bana. Çünkü öğrencilik, aslında mevsimlerin ruhunu en çok içinde taşıyan dönemdir.
Kış aylarında insanın iç sesi daha yüksek çıkar. Kütüphanenin sessizliği daha derin, kahve bardaklarının buharı daha anlamlı olur. Ankara’nın soğuğu insanın yüzüne çarpar ama nedense içimizdeki sıcaklığı daha çok fark ettirir. Belki de öğrenciliğin en sahici tarafı budur: En zorlandığın anda bile hayata tutunduğunu hissedersin.
Sabahın erken saatlerinde ders koşturmasına ayaz eşlik ederken, içimde hep aynı düşünce belirir: “Bu soğuğu ileride özleyeceğim.”
O zaman fark ediyorum ki öğrencilik biraz da geleceğe saklanan anılar biriktirmekmiş. Bir kafede saatlerce ders çalışırken dışarıda kar yağmaya başlaması, kampüs yolundaki adımların karın üzerinde çıkardığı o tıkırtı, final haftasında sınıfça birbirimize yaptığımız küçük moral konuşmaları… Hepsi aslında yaşarken fark edilmeyen ama yıllar sonra insanın içini ısıtan detaylar.
Kış mevsimi bazen içimizi üşütse de öğrenciliğin dayanışmasını daha görünür kılar. Arkadaşlarla paylaşılan çorba, eve dönerken aynı şemsiyenin altına sıkışmak, üşümemek için hızlı hızlı kampüsten koşarak geçmek… Bunların hepsi aslında “biz bu günleri beraber atlattık” demenin başka bir yolu.
Belki de kışı bu yüzden seviyorum. Çünkü her soğuk günün içinde, öğrenciliğe ait sıcak bir an saklı. Ve biliyorum ki bir gün bu günleri hatırladığımda, Ankara’nın ayazı bile yüzümü güldürecek.