Thınk tank çağı bitiyor mu? (1)
Stratejik aklın iki yüz yıllık yolculuğu
Düşünce kuruluşları (Think Tankler) yirminci yüzyılda devletlerin ve hükümetlerin vazgeçilmez fikir üretim merkezleri haline gelmiştir. Toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel, jeopolitik ve jeostratejik konularda karar vericilere yol gösteren bu kurumlar, uzun yıllar boyunca devlet aklının en önemli destek unsurlarından biri olarak görülmüştür.
Ancak bugün yeni bir soru ile karşı karşıyayız.
Yapay zekâ çağında Think Tanklerin sonu mu geliyor?
Kısa bir zaman diliminde hayatımıza giren ve her alanda insanları hem tedirgin eden hem de yaşamı önemli ölçüde kolaylaştıran yapay zekâlar artık yalnızca teknolojik bir yenilik olmanın ötesine geçmiş durumda. Karar alma süreçlerinden ekonomik planlamaya, güvenlik politikalarından akademik çalışmalara kadar birçok alanda etkisini hissettiren yapay zekâ sistemlerinin, gelecekte klasik düşünce kuruluşlarının üstlendiği bazı işlevleri yerine getirip getiremeyeceği de tartışılmaya başlandı.
Ancak bu kıyasa geçmeden önce düşünce kuruluşlarının tarihsel gelişimini ve modern devletler açısından neden önemli hale geldiklerini kısaca hatırlamakta fayda var.
Think Tanklerin tarihsel gelişimine baktığımızda ilk kuşağın 1830-1930 yılları arasında ortaya çıktığını görürüz. Bu dönem literatürde genellikle Filantropik Dönem olarak tanımlanır. Düşünce kuruluşları bu yıllarda herhangi bir siyasi ya da ekonomik çıkar gözetmeksizin insanlığın yaşam kalitesini artırmak, toplumsal sorunlara çözüm üretmek ve kamu yararına bilgi üretmek amacıyla faaliyet göstermiştir. İnsan sevgisi bilimsel yaklaşım ve toplumsal fayda anlayışı bu dönemin temel karakterini oluşturmuştur.
İkinci Dünya Savaşı ile düşünce kuruluşlarının rolü ve işlevi önemli ölçüde değişmiştir. Özellikle savaşın getirdiği güvenlik ihtiyaçları, stratejik planlama ve askeri analiz gereksinimleri nedeniyle Think Tankler devletlerin karar alma süreçlerinde daha etkin hale gelmiştir. Amerikan ordusunun strateji geliştirme çalışmalarında kullanılan ve kamuoyunda sağır odalar olarak da anılan güvenli çalışma ortamları, bu kuruluşların faaliyet alanlarını genişletmiş ve onları devlet mekanizmalarının vazgeçilmez unsurları arasına taşımıştır.
Ardından gelen Soğuk Savaş dönemi Think Tanklerin etkisini daha da artırmıştır. Bu süreçte düşünce kuruluşları yalnızca akademik araştırmalar yapan kurumlar olmaktan çıkmış, devlet bütçeleri, savunma bakanlıkları ve çeşitli kamu fonlarıyla desteklenen, hükümetlere stratejik analiz ve politika önerileri üreten profesyonel yapılar haline gelmiştir. Bir anlamda devletlerin uzun vadeli hedeflerine yön veren stratejik akıl merkezleri olarak konumlanmışlardır.
Her ne kadar bu dönem Think Tanklerin altın çağı olarak kabul edilse de 1970-1990 yılları arasında yeni bir evreye geçilmiştir. Literatürde Savunuculuk ve İdeolojik Dönemolarak adlandırılan bu süreçte düşünce kuruluşları yalnızca politika öneren kurumlar olmanın ötesine geçerek belirli siyasi, ekonomik ve ideolojik görüşlerin savunuculuğunu da üstlenmeye başlamıştır. Kamuoyu oluşturma, medya etkisi yaratma ve karar vericileri yönlendirme faaliyetleri bu dönemde daha görünür hale gelmiştir.
1990'lı yıllardan itibaren küreselleşmenin hız kazanmasıyla birlikte Think Tankler de ulusal sınırların ötesine taşarak küresel ölçekte etkili aktörlere dönüşmüştür. Uluslararası fon ağları, çok uluslu projeler, akademik iş birlikleri ve politika geliştirme mekanizmaları sayesinde yalnızca ülkelerin değil, bölgelerin ve hatta küresel sistemin geleceğine ilişkin stratejiler üreten merkezler haline gelmişlerdir. Bu süreç birçok uzman tarafından Think Tanklerin zirve dönemi olarak değerlendirilmektedir.
Ancak tarih bize hiçbir dönemin sonsuza kadar sürmediğini göstermektedir. Bugün yapay zekâ, büyük veri, makine öğrenmesi ve dijital analiz teknolojilerinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi, yaklaşık iki yüzyıldır stratejik akıl üreten düşünce kuruluşlarının geleceğini yeniden tartışmaya açmıştır.
Artık cevap aranan soru Think Tanklerin önemini kaybedip kaybetmeyeceği değil; stratejik düşüncenin üretim merkezinin insan aklından algoritmik sistemlere doğru kayıp kaymadığıdır.
İşte tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor:
Geleceğin stratejik aklını düşünce kuruluşları mı üretecek, yoksa yapay zekâ destekli algoritmalar mı?
İkinci bölümün konusu……