Mekke’de tarihi imza! Yeni güvenlik denkleminin şifreleri
Uluslararası siyasette bazı anlaşmalar imzalandığı günün gündemidir bazıları ise imzalandığı günün ötesine geçerek yeni bir dönemin habercisi olur. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması'nı ben ikinci kategori içerisinde değerlendiriyorum.
Çünkü burada yalnızca üç ülkenin savunma alanındaki iş birliğinden söz etmiyoruz. Türkiye'nin savunma sanayii ve askeri tecrübesi, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeopolitik ağırlığı aynı güvenlik denkleminde buluşuyor.
Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi ise taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne yönelik yapılmış kabul edilmesi. Anlaşma aynı zamanda savunma iş birliğinin farklı boyutlarda geliştirilmesini ve kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesini öngörüyor.
Bu noktada hemen bir soru ortaya çıkıyor:
Mekke Anlaşması neden şimdi?
Çünkü Ortadoğu'nun güvenlik mimarisi uzun zamandır değişiyor.
ARTIK TEK MERKEZLİ BİR GÜVENLİK SİSTEMİ YOK
Soğuk Savaş sonrasında özellikle Körfez bölgesinde güvenlik denkleminin temel aktörlerinden biri Amerika Birleşik Devletleri oldu. Bölge ülkelerinin önemli bir bölümü güvenlik ihtiyaçlarını ABD'nin askeri kapasitesi, üsleri ve ittifakları üzerinden şekillendirdi.
Ancak son yıllarda bölge ülkelerinde önemli bir zihinsel değişim yaşanıyor.
Artık soru yalnızca bizi kim koruyacak değil.
Kendi güvenliğimizi hangi ortaklıklarla ve hangi kapasiteyle kendimiz oluşturabiliriz?
Mekke Anlaşması'nın asıl stratejik anlamı bana göre burada ortaya çıkıyor.
Bu anlaşma ABD'nin bölgedeki varlığını bir gecede ortadan kaldırmaz. Avrupa'nın etkisini de bitirmez. Fakat güvenlik alanındaki tek merkezli yapının karşısına yeni bir bölgesel kapasite koyar. Yani mesele Amerika'nın bölgeden çıkarılması değildir.
Mesele, bölgenin güvenliğinin artık yalnızca Amerika'ya emanet edilmemesidir.
Mekke'nin seçilmesi tesadüf mü?
Anlaşmanın nerede imzalandığı da en az anlaşmanın kendisi kadar önemlidir. Mekke, İslam dünyasının en kutsal şehridir. Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın ortak savunma anlaşmasını Mekke'de imzalaması, metnin askerî boyutuna dini ve sembolik bir anlam da kazandırıyor.
Bu anlamın tarihi bir arka planı da var.
Hicaz, Osmanlı döneminde yalnızca bir coğrafya değil; Haremeyn'in güvenliği, hac yollarının korunması ve İslam dünyasına karşı taşıdığı sorumluluk nedeniyle özel bir anlam taşıyordu. Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Hicaz'ın Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle birlikte Mekke ve Medine'nin güvenliği devletin en hassas alanlarından biri haline geldi.
Bugün Mekke'de imzalanan anlaşmayı elbette Osmanlı'nın yeniden kurulması veya geçmişteki siyasi düzenin tekrarı olarak değerlendiremeyiz.
Ancak ortak tarih ve inanç hafızasının, modern devletler arasındaki stratejik ilişkiler için hâlâ güçlü bir psikolojik zemin oluşturduğunu da görmezden gelemeyiz.
Bu nedenle Mekke'deki imza bana göre yalnızca askerî değil, aynı zamanda tarihî hafızaya dayanan sembolik bir mesajdır.
Anadolu'dan Hicaz'a, Hicaz'dan Güney Asya'ya uzanan ortaklık fikri, modern jeopolitiğin diliyle yeniden kurulmaktadır.
Mekke anlaşması İsrail’in bölgesel hesaplarını değiştirir mi?
İşte asıl tartışılması gereken konu budur. İsrail uzun süredir Arap ülkeleriyle diplomatik, ekonomik ve güvenlik ilişkilerini geliştiren bir bölgesel normalleşme mimarisi oluşturuyor. 2020'de başlayan İbrahim Anlaşmaları bunun en önemli araçlarından biri oldu. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn'in ardından Fas ve Sudan da bu normalleşme sürecine dahil oldu.
İsrail açısından Suudi Arabistan'ın bu yapıya katılması ise hâlâ stratejik bir hedef olarak görülüyor. İsrail Başbakanlık Ofisi, Temmuz 2026'da Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşmalarına katılmasını Ortadoğu barışı açısından tarihî bir adım olarak nitelendirdi.
Tam da bu noktada Mekke Anlaşması farklı bir tablo ortaya çıkarıyor.
Suudi Arabistan bir taraftan İsrail'in normalleşme mimarisinin potansiyel parçası olarak görülürken diğer taraftan Türkiye ve Pakistan ile ortak savunma mekanizması kuruyor.
Bu iki yapı birbirinin birebir karşılığı değildir.
İbrahim Anlaşmaları, normalleşme, diplomasi, ekonomi ve bölgesel entegrasyon ağıdır.
Mekke Anlaşması ise savunma, caydırıcılık ve ortak güvenlik kapasitesi üzerine kuruludur.
Fakat stratejik sonuç bakımından aralarında bir rekabet alanı oluşabilir.
Çünkü mesele artık Suudi Arabistan'ın kiminle ilişki kurduğu değil, hangi güvenlik mimarisinin içerisinde nasıl bir rol üstleneceğidir.
İsrail'in Türkiye’ye karşı kurduğu denge ne olacak?
İsrail'in Türkiye ile ilişkilerinin bitmesinden sonra Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden geliştirdiği Doğu Akdeniz ilişkileri de ayrı bir başlık.
İsrail-Yunanistan ilişkileri savunma, enerji, teknoloji ve bölgesel güvenlik alanlarında giderek kurumsallaşıyor. İsrail Savunma Bakanlığı da Yunanistan'la savunma sanayii ve stratejik iş birliğinin geliştirilmesini açıkça vurguluyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki denklem sadece Doğu Akdeniz'den ibaret değil.
İşte Mekke Anlaşması burada Türkiye'nin jeopolitik hareket alanını genişleten bir unsur haline gelebilir.
Bir tarafta:
Türkiye – Doğu Akdeniz – Kıbrıs – Yunanistan diğer tarafta:
Türkiye – Suudi Arabistan – Körfez – Pakistan – Hint Okyanusu şeklinde iki farklı coğrafi hat ortaya çıkıyor.
Bu, Türkiye'nin stratejik ağırlığının yalnızca Akdeniz'deki askerî kapasitesiyle değerlendirilmemesi gerektiği anlamına geliyor.
Türkiye artık aynı zamanda Körfez'e, Kızıldeniz'e ve Güney Asya'ya uzanan daha geniş bir güvenlik denkleminde yer alıyor.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın Türkiye açısından önemi sadece üç ülke savunma anlaşması imzaladı cümlesiyle açıklanamaz.
Türkiye'nin stratejik derinliği genişliyor.
Pakistan'ın denkleme girmesi neden önemli?
Çünkü Pakistan sıradan bir askerî ortak değil. Pakistan'ın sahip olduğu nükleer caydırıcılık, büyük askerî kapasitesi ve Güney Asya'daki konumu anlaşmaya farklı bir boyut kazandırıyor.
Suudi Arabistan ekonomik gücü ve enerji merkezindeki konumuyla, Türkiye savunma sanayii, NATO tecrübesi ve bölgesel operasyon kabiliyetiyle, Pakistan ise Güney Asya'daki askerî ve nükleer caydırıcılığıyla farklı alanlarda ağırlık taşıyor.
Bu üç kapasitenin aynı güvenlik çerçevesinde buluşması, anlaşmanın coğrafi etkisini Mekke'den çok daha uzağa taşıyor. Körfez'den Hint Okyanusu'na, Doğu Akdeniz'den Güney Asya'ya uzanan bir jeopolitik hat ortaya çıkıyor.
Fakat burada önemli bir sınır çizmek gerekiyor:
Mekke Anlaşması'nın Pakistan'ın nükleer kapasitesini diğer ülkelere tahsis eden bir mekanizma olduğu söylenemez.
Anlaşmanın kamuoyuna açıklanan çerçevesi savunma ve kolektif caydırıcılık üzerine kurulu.
Bu anlaşma israil'e karşı mı?
Hayır.
En azından anlaşmanın resmî açıklamalarında böyle bir hedef bulunmuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını, kolektif caydırıcılığı ve bölgesel istikrarı esas aldığını açıkladı. Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar da anlaşmanın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve herhangi bir ülkenin hedef alınmadığını özellikle vurguladı.
Fakat uluslararası ilişkilerde bir anlaşmanın yalnızca niyetine değil, ortaya çıkardığı güç dengesine de bakılır.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması İsrail karşıtı bir askerî blok olarak tanımlanamaz.
Ama İsrail'in bölgesel güvenlik hesaplarını yeniden değerlendirmesine neden olabilecek bir gelişmedir.
Çünkü İsrail'in bölgesel mimarisinde önemli bir hedef Suudi Arabistan'ın normalleşme sürecine dahil edilmesiyken, Suudi Arabistan aynı zamanda Türkiye ve Pakistan'la kendi savunma kapasitesini güçlendiren yeni bir hat kurmaktadır.
Bu bir bloklaşmadan ziyade seçeneklerin çoğalmasıdır.
ABD'nin bölgedeki hegemonyası kırılıyor mu?
Bence “kırılıyor” demek henüz erken.
ABD'nin askerî, ekonomik, teknolojik ve diplomatik kapasitesi hâlâ çok büyük.
Fakat başka bir gerçek de var:
ABD'nin bölgedeki güvenlik tekeli zayıflıyor.
Aradaki fark çok önemli.
Bölge ülkeleri artık güvenliklerini tek bir aktöre bağlamak yerine farklı ortaklıklar kuruyor.
Türkiye NATO üyesi olmasına rağmen aynı zamanda Rusya, Körfez ülkeleri, Pakistan, Orta Asya ve diğer bölgesel aktörlerle farklı güvenlik ve ekonomik ilişkiler geliştirebiliyor. Pakistan ABD ile ilişkilerini korurken Çin'le stratejik ortaklığını da sürdürüyor.
Suudi Arabistan ise ABD ile güvenlik ilişkilerini devam ettirirken Türkiye, Pakistan ve diğer bölge ülkeleriyle savunma ve ekonomik iş birliklerini çeşitlendiriyor. Bu nedenle yeni dönem ABD gitti, başkaları geldi dönemi değildir.
Yeni dönem, tek merkezli güvenlik mimarisinden çok merkezli güvenlik mimarisine geçiş dönemidir.
MEKKE'NİN ASIL MESAJI
Bence Mekke Anlaşması'nın en önemli tarafı, üç ülkenin askerî kapasitesinden bile önce ortaya koyduğu siyasi iradedir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan şunu söylüyor:
Bölgemizin güvenliği konusunda yalnızca dışarıdan gelecek çözümleri beklemek zorunda değiliz.
Bu, Ortadoğu açısından yeni bir düşünce değildir. Fakat bugün bunu hayata geçirecek askerî, ekonomik ve teknolojik kapasite geçmişe göre çok daha güçlüdür. Üstelik anlaşmanın kapısı diğer bölge ülkelerine de tamamen kapatılmış değil. Pakistan Dışişleri Bakanı Dar, anlaşmanın temel ilkelerini benimsemeye hazır bölge ülkelerine açık olduğunu ifade etti. Bu nedenle bugün üç ülkeyle başlayan yapının yarın daha geniş bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek.
Ancak şimdiden bir şey söylemek mümkün:
Mekke'de sadece bir anlaşma imzalanmadı; bölgesel güvenlik konusunda yeni bir irade ortaya konuldu.
Yeni denge nasıl kurulacak?
Ortadoğu'nun geleceği artık sadece Washington, Moskova, Pekin veya Brüksel'deki masalarda şekillenmeyecek. Ankara, Riyad, İslamabad, Doha, Kahire ve bölgenin diğer başkentleri de kendi güvenlik geleceklerini belirlemek istiyor. Mekke Anlaşması bu nedenle yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın anlaşması değildir.
Doğru okunursa, bölgesel sahiplenme anlayışının yeni bir adımıdır. İsrail'in İbrahim Anlaşmaları üzerinden kurmaya çalıştığı normalleşme ve entegrasyon ağı kendi başına önemli bir gelişmedir. Ancak bunun karşısında bölge ülkelerinin kendi güvenlik ve caydırıcılık mekanizmalarını geliştirmesi, Ortadoğu'daki güç dengelerini daha karmaşık hale getirecektir.
Türkiye açısından ise mesele daha da önemlidir.
Çünkü Türkiye artık yalnızca kendisini savunan bir ülke değil, çevresindeki güvenlik mimarisinin oluşumunda söz sahibi olan bir aktör olma iddiasındadır.
Mekke Anlaşması'nın gerçek başarısı, imzaların atılmasıyla değil bu iradenin ortak savunma kapasitesine, ortak teknolojiye, ortak istihbarata, ortak caydırıcılığa ve bölgesel istikrara dönüştürülmesiyle ölçülecektir. Bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Ortadoğu'nun güvenliğini bundan sonra kim sağlayacak?
Dışarıdan gelen güçler mi?
Yoksa kendi güvenlik mimarisini kurmayı öğrenen bölge ülkeleri mi?
Mekke'de atılan imza, ikinci seçeneğin artık ciddi biçimde masada olduğunu gösteriyor.
Çünkü mesele ABD'nin bölgeden çıkarılması değil, bölgenin güvenliğinin artık yalnızca ABD'ye emanet edilmemesidir.