İbrahim Anlaşmaları normalleşme mi yeni Orta Doğu tasarımı mı?
Bir önceki yazımızda İsrail'in askeri operasyonlarında kullandığı kutsal referansların ve sembolik isimlendirmelerin yalnızca bir propaganda unsuru olmadığını, aynı zamanda devlet aklının tarihsel ve dini anlatılarla nasıl bütünleştiğini incelemiştik. Bu çerçevede İbrahim Anlaşmalarının da yalnızca diplomatik bir normalleşme girişimi olarak değerlendirilmesinin eksik kalacağını ifade etmiştik.
PEKİ GERÇEKTEN İBRAHİM ANLAŞMALARI NEDİR?
2020 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile başlayan süreç daha sonra Fas ve Sudan'ın katılımıyla genişlemiştir. Resmî söyleme göre anlaşmaların amacı İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki diplomatik ilişkileri normalleştirmek, ekonomik iş birliğini geliştirmek bölgesel istikrarı artırmak ve yeni bir diyalog zemini oluşturmaktır.
Ancak uluslararası ilişkiler tarihinde büyük dönüşümler çoğu zaman görünen amaçlarla değil, görünmeyen stratejik hedeflerle şekillenmiştir. Bu nedenle İbrahim Anlaşmalarını yalnızca diplomatik ilişkilerin kurulmasına indirgemek ortaya çıkan yeni jeopolitik tabloyu anlamakta yetersiz kalacaktır.
Her şeyden önce anlaşmanın adı dikkat çekicidir. Çünkü sürecin merkezine Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam tarafından ortak kabul edilen Hz. İbrahim yerleştirilmiştir. Böylece tarih boyunca çatışan kimlikler arasında ortak bir tarihsel ve dini meşruiyet zemini oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu durum yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda güçlü bir stratejik iletişim ve algı yönetimi faaliyetidir.
İbrahim Anlaşmalarının en önemli sonuçlarından biri, Arap dünyasında onlarca yıl boyunca hâkim olan Önce Filistin sorunu çözülsün, ardından İsrail ile normalleşme sağlansın anlayışını fiilen sona erdirmesidir.
1948'den itibaren birçok Arap devleti İsrail ile diplomatik ilişki kurulmasını Filistin meselesinin çözümüne bağlamıştı. Ancak İbrahim Anlaşmaları ile bu yaklaşım önemli ölçüde değişmiştir. İlk kez bazı Arap ülkeleri, Filistin sorunu nihai çözüme ulaşmadan İsrail ile tam diplomatik ilişki kurmuştur.
Bu durum yalnızca diplomatik bir değişiklik değil, Orta Doğu'nun siyasi önceliklerinde meydana gelen tarihsel bir kırılmadır.
Anlaşmayı imzalayan ülkelerin büyük bölümü Filistin Devleti'ni resmi olarak tanımaya devam etse de Filistin sorununun çözümünü İsrail ile ilişkilerin ön şartı olmaktan çıkarmışlardır. Böylece onlarca yıldır Arap diplomasisinin temel yaklaşımlarından biri olan önce Filistin anlayışı yerini daha pragmatik güvenlik ve ekonomi merkezli bir yaklaşıma bırakmıştır.
İbrahim Anlaşmalarının kamuoyuna yansıyan maddeleri incelendiğinde ticaret, teknoloji, enerji, turizm, ulaştırma ve yatırım alanlarında kapsamlı iş birliği öngörüldüğü görülmektedir.
Büyükelçiliklerin açılması, doğrudan uçuşların başlaması ve ekonomik entegrasyonun artırılması sürecin görünen yüzünü oluşturmaktadır.
Ancak perde arkasında çok daha geniş bir stratejik dönüşüm yaşanmaktadır.
Birçok güvenlik uzmanına göre İbrahim Anlaşmaları, Orta Doğu'da İran merkezli tehdit algısı üzerine inşa edilen yeni bir güvenlik mimarisinin temelini oluşturmaktadır.
Son yıllarda İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve bazı Körfez ülkeleri arasında radar sistemlerinin entegrasyonu, erken uyarı ağlarının kurulması, hava savunma koordinasyonu ve istihbarat paylaşımı alanlarında önemli gelişmeler yaşanmıştır.
Özellikle İsrail'in geliştirdiği Arrow, David's Sling ve Iron Dome gibi hava savunma sistemleri ile Körfez ülkelerinin erken uyarı ve radar ağlarının koordinasyonu uzun süredir güvenlik çevrelerinde tartışılmaktadır. İran'dan gelebilecek balistik füze ve insansız hava aracı tehditlerine karşı ortak savunma refleksi geliştirilmesi yönündeki girişimler, bölgesel güvenlik anlayışında yeni bir dönemin işaretleri olarak görülmektedir.
Resmi olarak ortak bir askeribirlik veya ortak ordu kurulmuş değildir. Ancak gerçekleştirilen ortak tatbikatlar, güvenlik zirveleri, füze savunma koordinasyonları ve istihbarat iş birlikleri dikkate alındığında, gelecekte daha kurumsal bir bölgesel savunma mekanizmasının oluşabileceği yönündeki değerlendirmeler güçlenmektedir.
Özellikle İran'ın balistik füze kapasitesi, insansız hava araçları programı ve bölgedeki vekil güçleri karşısında İsrail ile bazı Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarının giderek ortaklaştığı görülmektedir.
Bu nedenle birçok uzman İbrahim Anlaşmalarını yalnızca diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesini hedefleyen bir barış girişimi olarak değil, Orta Doğu'nun siyasi, ekonomik ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan uzun vadeli bir stratejik dönüşüm projesinin parçası olarak değerlendirmektedir. Çünkü anlaşmalar yalnızca devletler arasındaki diplomatik ilişkileri düzenlemekle kalmamakta; enerji hatlarından ticaret koridorlarına, savunma iş birliklerinden istihbarat paylaşımına kadar uzanan çok katmanlı bir entegrasyon sürecinin önünü açmaktadır.
Bu çerçevede ortaya çıkan yeni yapı, İsrail'in bölgesel izolasyonunu büyük ölçüde sona erdirirken, bazı Arap ülkelerini ortak ekonomik ve güvenlik ağları içerisinde bir araya getirmektedir. Böylece Orta Doğu'da uzun yıllardır devam eden geleneksel ittifak dengeleri yeniden şekillenmekte, bölgesel güç merkezleri ve tehdit algıları farklı bir zemine taşınmaktadır.
Özellikle İran'ın bölgesel nüfuzu, enerji koridorlarının kontrolü, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne karşı geliştirilen alternatif projeler ve küresel ticaret ağlarının yeniden düzenlenmesi gibi faktörler dikkate alındığında, İbrahim Anlaşmalarının yalnızca bugünün diplomatik ihtiyaçlarına cevap veren bir belge olmadığı; geleceğin Orta Doğu düzenini şekillendirmeyi hedefleyen kapsamlı bir jeopolitik vizyonun önemli yapı taşlarından biri olduğu görülmektedir.
Bu dönüşümün en somut örneklerinden biri ise Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesidir. IMEC yalnızca yeni bir ticaret güzergâhı değil, aynı zamanda Orta Doğu'nun ekonomik ve stratejik haritasını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan küresel ölçekte bir girişim olarak değerlendirilmektedir.
Hindistan'dan başlayarak Körfez ülkeleri üzerinden İsrail limanlarına ve oradan Avrupa pazarlarına ulaşması planlanan bu koridor; enerji, lojistik, teknoloji, ulaştırma ve dijital altyapıları tek bir jeostratejik eksende birleştirmeyi hedeflemektedir. Projenin hayata geçirilmesi durumunda İsrail'in yalnızca askerî gücüyle değil; enerji transferi, küresel tedarik zincirleri, liman işletmeciliği ve uluslararası ticaret ağları bakımından da bölgesel merkez ülke konumuna taşınması hedeflenmektedir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında IMEC'in, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne alternatif oluşturma, İran'ı bazı bölgesel ticaret ağlarının dışında bırakma ve İsrail'i Asya ile Avrupa arasındaki stratejik geçiş noktalarından biri haline getirme hedeflerini de bünyesinde barındırdığı değerlendirilmektedir.
Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları ile IMEC projesi birbirinden bağımsız iki girişim olarak değil, aynı jeopolitik vizyonun diplomatik ve ekonomik ayakları olarak görülmektedir. Bir başka ifadeyle İbrahim Anlaşmaları İsrail'in bölgesel meşruiyetini genişletirken, IMEC bu meşruiyetin ekonomik altyapısını inşa etmeyi amaçlamaktadır.
İran'ın anlaşmalara karşı gösterdiği sert tepkinin arkasında da büyük ölçüde bu stratejik gerçeklik bulunmaktadır.
Çünkü bugün yaşanan mücadele yalnızca İsrail ile İran arasındaki askerî rekabetten ibaret değildir. Asıl mücadele, Orta Doğu'nun gelecekte hangi siyasi, ekonomik ve güvenlik mimarisi üzerine inşa edileceği konusunda yaşanmaktadır.
Bir tarafta İsrail merkezli bölgesel entegrasyon, yeni ticaret koridorları ve ortak güvenlik ağları bulunurken, diğer tarafta İran'ın öncülük etmeye çalıştığı farklı bir bölgesel düzen anlayışı yer almaktadır.
İbrahim Anlaşmaları yalnızca diplomatik bir belge olarak değerlendirilmemelidir. Anlaşmalar; enerji hatlarından ticaret koridorlarına, istihbarat iş birliklerinden hava savunma sistemlerine kadar uzanan çok katmanlı bir stratejik dönüşümün temel taşlarından biri haline gelmiştir.
Bugün Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler dikkatle incelendiğinde, bölgedeki rekabetin artık yalnızca topraklar veya askerî güç üzerinden yürütülmediği görülmektedir. Devletler aynı zamanda yeni ittifaklar, ekonomik ağlar, teknolojik entegrasyonlar ve algı yönetimi üzerinden de mücadele etmektedir.
İbrahim Anlaşmaları, sadece İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında imzalanmış diplomatik bir mutabakat değil Orta Doğu'nun gelecekte nasıl yönetileceğine, hangi ticaret yollarının kullanılacağına, hangi güvenlik mimarisinin kurulacağına ve bölgesel güç merkezlerinin nerede şekilleneceğine ilişkin büyük stratejik rekabetin diplomatik zeminini oluşturmaktadır.