Fetö’de örgüt sadakati

Salih Aydemir

Salih Aydemir

Güvenlik ve Terör Uzmanı
Tüm Yazıları

Bu yazıyı yaklaşık iki yıl önce kaleme almıştım. Aradan geçen iki yıl, Türkiye’nin güvenlik gündeminde ve FETÖ terör örgütüyle mücadelede önemli gelişmelere sahne oldu. Ancak bugün geriye dönüp baktığımda, o gün ortaya koyduğum bazı tespitlerin yalnızca dönemin şartlarını anlatmadığını, örgütün çalışma mantığını ve en önemli unsurlarından biri olan örgütsel sadakat anlayışını anlamak açısından hâlâ önem taşıdığını görüyorum.

İki yıl önce yazdığım bu değerlendirmeyi bugün yeniden gündeme getirmenin amacı geçmişi tekrar etmek değil; geçmişte ortaya konulan tespitlerin bugün geldiğimiz noktada ne ifade ettiğini yeniden sorgulamaktır.

Çünkü terör örgütleri yalnızca kadrolarıyla değil, mensuplarının zihninde oluşturdukları bağlılık ve itaat mekanizmalarıyla varlıklarını sürdürürler. FETÖ açısından bakıldığında ise örgütsel sadakat meselesi, mücadelenin en kritik başlıklarından biri olmaya devam etmektedir.

Bu nedenle, iki yıl önce kaleme aldığım “FETÖ’de Örgüt Sadakati” başlıklı yazımı, aradan geçen zamanın ışığında yeniden okuyucunun dikkatine sunuyorum.

FETÖ terör örgütü mensubu ve sempatizanı örgüt üyelerinin hiçbir zaman örgüte olan sadakatlerini bırakmayacakları;

ÜLÜ’L-EMR’E İTAAT

Ülü’l-emr’e itaatin kelime anlamı olarak Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde “emir sahipleri” manasına geldiği, ayrıca “İslam toplumunda üst yöneticileri ve toplumsal otorite sahibi kimseleri anlatan bir tabir” olduğu belirtilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçen Ülü’l-emr’e itaat, En-Nisâ 4/59 ve En-Nisâ 4/83 ayetlerinde geçmektedir. Bu emrin ilk ayete bağlı olarak, devlet başkanının yanında üst yöneticilerden ve devlet yetkisi kullanan kamu görevlilerinden kastedildiği görülmektedir.

Ayette bu şekilde Ülü’l-emr geçse de FETÖ terör örgütü tarafından nasıl kullanıldığına bakalım:

Şakirdin, müridin, örgüt üyesinin → örgüt abisine itaati → örgüt abisinin bölge abisine itaati → bölge abisinin il abisine itaati → il abisinin Türkiye abisine itaati → Türkiye abisinin kıta abisine itaati → kıta abisinin FETÖ istişare (Yüceler Grubu’na) itaati → örgüt lideri Fetullah Gülen’e itaat → Allah’a itaat.

Yani FETÖ örgütünde, örgüt abisine itaat edersen dolayısıyla ve sinsice Fetullah Gülen’e itaat etmiş olursun.

En-Nisâ Suresi’nin 4/59. ayetinde Yüce Allah, “Allah’a, Peygamber’e ve Ülü’l-emr’e itaat” edilmesini emretmektedir. Burada çok hassas bir nokta vardır ki FETÖ örgütü lideri, Ülü’l-emr’e itaati doğrudan kendisine yönelterek, isteyerek kendisini peygamber yerine koymuştur.

Şimdi gelelim Ülü’l-emr’e itaatin zamanımızdaki karşılığına.

FETÖ terör örgütünün yayın organlarından olan Çağlayan Aylık İlim ve Kültür Dergisi’nin Mayıs 2018 yılında yayımlanan sayısında Mehmet Canpolat isimli kişi tarafından kaleme alınan bir yazıda, Yahudi-Alman asıllı toplum bilimci ve yazar Eric Hoffer’in Kesin İnançlılar (Kitle Hareketlerinin Anatomisi) kitabından örnekleme yapılarak şunlar yazılmıştır:

“Eric Hoffer, hayali vaatlerle fanatikleşen yığınların diğer insanlara her türlü kötülüğü yapabileceklerini altını çizer. Kitle ruh haletine teslim olanlar için ‘intihar komandosu’ olma normal hale gelir. Nefret ve ölüm kitlelerinin içindeki bu insanlar genellikle kendi kimliklerini bütünüyle kaybeder. Kişiler o kadar yozlaşır ki en ağır suçları intihap ederken bile vicdan azabı duymazlar.”

FETÖ örgütünün yayın organı olan Çağlayan Dergisi’nde Eric Hoffer’dan alınan bu alıntının derginin sayfasının tam ortasına kabartma puntolarla yazılmasının tek bir anlamı olabilir. FETÖ terör örgütü üyelerinden, zamanı ve şartları geldiğinde “intihar komandosu” olma algısı yarattığı ve onları bu yönde şartlandırdığı açıkça görülmektedir.

Eric Hoffer’in kitabının aynı zamanda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ankara TEM Şube Müdürlüğü’nce hazırlanan FETÖ Çatı İddianamesinde kullanıldığını da söylememiz gerekir.

Çağlayan Dergisi’nin 2018 yılında yayımlanan sayısında Mehmet Canpolat’ın yazısının tamamını incelediğimizde; olumsuzluklardan, kötü yönetimden, rüşvetten, yolsuzluktan ve nefretten bahsedildikten sonra, kitle ruh halinin izahı içerisinde FETÖ terör örgütü mensuplarının bilinçaltına verilen bir mesaj olduğu görülmektedir.

Independent Türkçe’de Can Bursalı’nın haberinde basına yansıyan raporun bölümleri hakkında şunlar söylenebilir:

Raporu hazırlayan kişinin, “İhraçların tamamını FETÖ’cü kabul etmek hukuka da dinimize de uygun değildir.” sözüne karşılık olarak aşağıdakiler net bir şekilde söylenebilir:

17-25 Aralık FETÖ kumpas olaylarından sonra devlet kurumları kendi içlerini temizlemeye başlamıştır. FETÖ terör örgütü tarafından 1980 yılında başlatılan 1. Huruç Hareketi (kuşatılan bir kale kumandanının süvari birliğiyle aniden kaleden çıkıp düşman üzerine hızlı bir taarruz yapıp kaleye geri gelmesidir) ile devlet kadrolarına sızan FETÖ örgüt üyeleri, 1990’lı yılların başında 2. Huruç Hareketi’ni başlatmışlardır.

2.Huruç hareketinin temelinde; Askerî Okullara, Emniyet Teşkilatına ve Millî İstihbarat gibi önemi yüksek devlet kurumlarına sızmalar başlamıştır. Aynı dönemde FETÖ örgütü ilk mahrem yapılanması olan “Mülkiye”yi kurmuştur. Mülkiye mahrem yapılanması örgütün asker, polis ve adliye yapısını kapsamıştır.

Planlı yapılan bu sızma (kripto) hareketleri 17/25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimine kadar sürmüştür. Hatta bugün bu yazıyı yazarken bile devlet kurumlarında kripto FETÖ unsurlarının varlığı tehdit içermektedir.

RAPORDA YAZILDIĞI ŞEKLİYLE “DİNİMİZE DE UYGUN DEĞİLDİR” SÖZÜ İLE BAŞLAYALIM

İslam dininin temeli adalet üzerine kurulmuştur. Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetler ve dinî hadislerden anlaşılacağı gibi İslamiyet, adalet anlayışını esas alan bir dindir.

Kur’an-ı Kerim’de ayetler vahiy olduktan sonra kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesinden kadın haklarına, devlet adamlarının davranışlarından toplum düzenine kadar geniş bir adalet anlayışı getirilmiş; en önemlisi de kul hakkının yenmemesine büyük önem verilmiştir.

FETÖ terör örgütünün yediği kul haklarını sıralamak gerekirse:

KPSS Sınavları: Çaldıkları sorular ile milyonlarca masum gencin kul hakkına giren örgüt üyeleri, şu an KHK ile atıldıkları kadrolara yerleşmişlerdir.

Askerî Okullardan Atılan Öğrenciler: FETÖ örgütü üyesi olmayan askerî öğrencilere uyguladıkları fiziksel ve manevi baskılar ve işkenceler sonucu atılan masum gençlerin kul haklarını nasıl açıklayacaklar?

Kadına İftira: FETÖ örgütü tarafından TSK içindeki genç bayan subaylara yapılan pis kumpaslar ile TSK’dan ihraçlar sağlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar dünya ve ahirette lanetlenmiştir. Yapmış oldukları dilleri, elleri ve ayaklarının aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük azap vardır” denilmektedir.

Peki, gencecik ömrünün baharında intihar eden kadınların kul hakları ne olacak? Saydıklarınız sadece ilk aklımıza gelenlerdir.

FETÖ terör örgütünün devlet ihalelerinden aldığı komisyonlar, rüşvetler, FETÖ örgüt üyelerine iş imkânı yaratmak için kurulan devlet kurumları (TKDK – Tarımsal Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu, sadece bir örnek), vatandaşın vergileriyle kurulan kurumlarda işe gelmeden alınan maaşlar, hatta ve hatta son zamanlarda Ankara’daki pavyonlardan ve hayat kadınlarından örgüt adına alınan haraçların, dinen bu örgütün yaptıklarının en iyi açıklaması olsa gerek.

Yapılanlara baktığınız zaman FETÖ terör örgütünün dindar bir cemaat olmadığı, İslamiyet’le yakından ilişkisi olmadığı ve ülkeyi ele geçirmek için kurulmuş bir terör örgütü olduğu anlaşılmaktadır.

HUKUK KISMINA GELİRSEK

Örgütle iltisaklı tüm örgüt üyeleri hakkında 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminden sonra yapılan adli işlemlerin tamamı hukuk kurallarına uygundur.

15 Temmuz gibi bir olay, Türk tarihi ve Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hainlik girişimiydi. Dünyanın en gelişmiş herhangi bir ülkesinde bu olaylar olmuş olsaydı, daha sert bir tepkiyle karşılaşırlar ve yargılanmadan infazları yapılırdı.

Altı yüz yıllık Türk geleneğinden gelen adalet anlayışıyla FETÖ’cü hainlerin yargılanmadan hüküm verilmediğini herkes gördü. Çağdaş hukuka güzel bir örnek olmuş, hem de İslami değerlerdeki adalet anlayışına uygun bir uygulama olmuştur.

Yani adı geçen raporu yazan kişinin din konusunda FETÖ örgütünün algısını yaptığı görülmektedir.

SONUÇ OLARAK

Rapor, FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz 2016 tarihinden önceki söylemlerine çok uymaktadır.

Şu bilinmelidir ki FETÖ terör örgütü üyesi Akın İpek’in annesi Melek İpek tarafından dile getirilen “Bu kavga kardeş kavgasıdır.” sözü üzerinden hareketle şunu açıkça belirtmek gerekir: Bu ihanet asla ve asla bir kardeş kavgası değildir.

Başka yazarların, akademisyenlerin ve iş adamlarının dile getirmeye çalıştıkları “iyi çocuklar”, “dindar” şeklindeki beyanlar ile hâlâ FETÖ örgüt lideri Fetullah Gülen Deccal’ına “Hoca Efendi” yakıştırması yapanlar bilsinler ki FETÖ örgütüne hizmet etmek için çaba sarf ediyorlar.

FETÖ terör örgütü üyeleri ve militanlarının yaptığı şeylerin başında masum rolü oynamayı iyi becermeleri gelmektedir.

Şunu unutmayalım: Yüz kişilik bir devlet kurumuna iki FETÖ’cü bırakırsanız, bir yıl sonra o kurumda yirmi tane FETÖ’cü bulursunuz.

Devlet yetkilileri ve yöneticilerinin unutmaması gereken şudur:

FETÖ terör örgütü üyeleri hiçbir zaman inançlarından ve ideolojilerinden vazgeçmezler. Kendilerini en iyi şekilde kamufle ederler. Bazen başka bir cemaat içinde, bazen aşırı sol görüşü savunan bir kişi, bazen iyi bir ülkücü, bazen dinsiz veya ateist gibi kendilerini gösterirler. Lakin her zaman FETÖ’cü kalırlar.

FETÖ terör örgütünün mantığında Ülü’l-emr’e itaat vardır. Zamanı geldiğinde kendi dergilerinde yazdıkları gibi “intihar komandosu” olmaktan hiç çekinmezler.

Bu nedenle iki yıl önce kaleme aldığım bu yazının sonunda bugün de aynı uyarıyı yapmak gerekiyor: FETÖ terör örgütü bitmiş değildir. Örgütün kadroları, yapılanması, yöntemleri ve mensuplarının kendilerini gizleme biçimleri zaman içerisinde değişebilir. Ancak örgütsel sadakat ve bağlılık anlayışının tamamen ortadan kalktığını düşünmek büyük bir yanılgı olur.

Devletin güvenliği açısından rehavete yer yoktur. FETÖ konusunda olduğu kadar, devletin anayasal düzenini ve millî güvenliğini hedef alan diğer tüm terör ve suç örgütleri karşısında da aynı dikkat, kararlılık ve istihbarat hassasiyeti sürdürülmelidir.

Çünkü örgütler isimlerini, yöntemlerini, söylemlerini veya kullandıkları insanları değiştirebilirler. Değişmeyen ise devletin güvenliğine yönelik tehdittir.

Unutulmamalıdır: Terör örgütleri yalnızca silahla değil, insan zihnine yerleştirdikleri itaat, sadakat ve bağlılık mekanizmalarıyla da varlıklarını sürdürürler. Bu nedenle mücadele sadece örgüt mensuplarına karşı değil, örgütlerin yeniden kadro ve taban oluşturmasını sağlayan mekanizmalara karşı da yürütülmelidir.

İki yıl önce yaptığım tespit bugün de geçerliliğini koruyor: Devlet, hiçbir örgütü “artık bitti” diyerek tamamen gözden çıkarmamalı; her zaman hazırlıklı, dikkatli ve uyanık olmalıdır.